“PKK sömürge bir halkın partisi olarak doğdu”

“PKK sömürge bir halkın partisi olarak doğdu”

PKK meclis üyesi Ali Haydar Kaytan ile PKK’nin doğuş koşullarını, Türk devletinin politikalarını, şiddet ve devlet olgularına nasıl baktıklarını, PKK’nin Kürt halkı ve bölge nasıl bir rol oynadığını konuştuk.

Ali Haydar Kaytan

Sayın Kaytan PKK nasıl bir ortamda doğdu?

Tabi 1970’ler ortamı gerçekten de Türkiye’de fırtınalı bir ortamdı denilebilir. Zaten 1971 12 Mart’ında gerçekleşen bir darbe hareketi vardı. Darbenin hedefi Türkiye’de yükselen devrimci gençlik hareketiydi. Tabi gerçekleştirilen Balyoz Hareketiyle gençlik hareketine ciddi bir darbe vuruldu. Apocu Hareket ve dolayısıyla aslında PKK çekirdek olarak bu sürecin içinden doğdu denilebilir. Yani PKK’yi, PKK hareketini, onun doğuşunu devrimci gençlik hareketinden ayırmak mümkün değil. Aslında aynı gelenek üzerinde yani Türkiye devrimci gençlik hareketi geleneği üzerinde vücut bulan bir hareket olarak gelişti demek lazım.

 

Mayalanma sürecini Ankara’da yaşadı. 1973 Mart sonu Nisan başında resmi bir gurup olarak kendisini belli bir yapılanmaya kavuşturdu. 1975’e kadar olan süreç Ankara’da belli bir ideolojik hazırlık süreciydi. 1975 yılından itibaren gurup varlığını Kürdistan’a taşırdı. 1975 sonu ağırlıklı olarak 1976 başıyla birlikte Ankara’daki deneyimin Kürdistan koşullarına aktarılması biçiminde bir gelişim yaşandı. Tabi bu süreçte belki de Kürt sorununu en çarpıcı biçimde dillendirenler. Türkiye gençlik hareketinin önderleri olmuştu. Mahir Çayan tutuklanmadan önce yaptığı toplantılarda, İbrahim Kaypakkaya yazdığı broşürlerde, Deniz Gezmiş ve arkadaşları idam sehpalarında Kürt gerçekliğini, Kürt toplumunu dile getirmişlerdi. Özellikle de halkların kardeşliğine vurgu yapmışlardı.

Türk devletinin Kürtlere yaklaşımı nasıldı?

Devlet gerçekliğinde, devletin sistematiği içinde Kürt diye bir şey yoktu. Kürtler yok sayılıyordu. Zaten yürürlükte olan sistemin adını biz o zamanda çok çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyorduk. Bir inkâr ve imha sistemi yürürlükteydi. Ağırlıklı olarak 1925-1940 yılları arasındaki süreçte Kürdistan’da yaşanan inkâr ve imhaya dayalı bir sömürgeleştirme süreci olarak değerlendirmek mümkün. Zaten devlet daha 1930’larda Ağrı Direnişi’ni ezdiğinde Kürt sorunu bitmiştir demiştir. Dolayısıyla “hayali Kürdistan burada meftundur”, mezara yatırılmıştır biçiminde aslında bir tür görüş belirtiyordu. Kuşkusuzyaşayan bir halk gerçekliği vardı. Benzetme yerindeyse Kürtler bir mezara yatırılmış ve üzerine de bir beton tabakasıyla örtülmüştü.

Apocu Hareketin mücadelenizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Apocu Hareketin çıkışını, Kürtlerin bu betonu çatlatarak ayağa kalkışı anlamına geliyordu. 1976 ağırlıklı, 76 yılından başlayarak Kürdistan’da gelişen pratik, yaklaşık 2 yıllık Kürdistan pratiği, Kürdistan toplumunun özgürlük düşüncelerine susadığını çok net bir biçimde ortaya koyuyordu. Apocu düşünceler toplumda, özellikle de başlangıçta gençlik kesiminde önemli bir yankı buluyordu. Yani bu deneyim toplumun özgürlüğüne sahip çıkmaya, daha doğrusu kendi kimliği ve kültürünün özgürleştirilmesi için mücadele vermeye hazır olduğunu ortaya koyuyordu. Devlet sistematiği açısından ele alındığında ise inkar ve imha sistemi tabi katı bir biçimde varlığını sürdürüyordu. Zaten anayasada, ceza yasalarında bile Kürt gerçekliğini, Kürt gerçekliğiyle ilişkili her tür davranışın ve eylemin karşılığı idamdı. Yani ölüm dayatılıyordu. Zaten devlet bu tutumunuda 1977 18 Mayıs’ın da açık bir biçimde ortaya koydu. Haki Karer arkadaşımızı Antep’te katletti.

Haki Karer’inkatledilmesiyle size nasıl bir mesaj verilmek istendi?

Tabi bu şu anlama da geliyordu: yani yol yakınken dönün. Girdiğiniz yolda devam ederseniz sonunuz böyle olur demek istiyordu. Fakat PKK bu çerçeve de aslında şehidin anısına bağlı bir hareket olarak doğdu. Bir hareket olarak gelişti. Bu şehidin anısına bağlılık PKK’yi vareden esas gerçeklik oldu. Yani belki de şöyle denilebilir. Haki Arkadaş şehit düşmeseydi acaba PKK Hareketi Apocu Hareket hızla partileşebilirmiydi? Süreç hızla partileşmeye götürürmüydü? Bu gerçekten önemli bir sorudur. Ve bu soruya yüzde yüz olumlu cevap vermek mümkün görünmüyor. Tabi şunu açık bir biçimde söylemekte yarar var. Yani Türkiye sistemi halkların gelişen devrimci muhalefeti temelinde önemli bir bunalım sürecine girmişti. Darbe bunalımın açık bir göstergesiydi. 1973’lerden itibaren Türkiye’de devrimci hareket yeniden bir gelişme doğrultusuna girdi. Buna birde Kürdistan ayağı eklenince, kuşkusuz Türkiye daha güçlü bir halklar muhalefetiyle karşı karşıya geldi. Tabi parti kongresine aslında bu temelde gidildi. Aslında tabi kuşkusuz burada belirleyici olan Önderlik gerçeğiydi. Onun süreci, tarihsel gelişmeyi doğru anlayan ve ona anında, zaman geçirmeksizin karşılık veren yaklaşımının ürünüydü. Şu söylenebilir. Yani biz PKK devrimciliğini ana cevap veren devrimcilik olarak tanımlarız ama bu ana cevap veren yani zamanın en kısa parçasının bile gerektirdiklerini yerine getiren yaklaşımın sahibi esas itibariyle Önderlik gerçeğimizdi. Önder Apo’ydu.

PKK Kongresine nasıl gittiniz?

Kongre basit yani sade bir bileşimle oldu. 23 kişilik bir bileşimle oldu. Mehmet Karasungur arkadaş dışarıdaydı. Yani kongre delegesiydi ama pratik sorunlar vardı. Onun için pratikten kopmadı. İki tane kadın arkadaş delegemiz vardı. Şimdi atılan adımın tarihselliğinin bilinci büyük önem taşıyordu. Bu bilinç belli bir arkadaş kesiminde gerçekten ciddi olarak yaşanıyordu denilebilir. Mazlumlar, Hayriler bunun zirveleşmiş ifadesini temsil ediyorlardı. Önderlik gerçekliğiyle birlikte aslında deyim yerindeyse hareketin çelik çekirdeğini oluşturuyorlardı. Partileşme tabi ciddi bir iddiaydı. Aslında herkes biraz bunun farkındaydı.

Neden o dönemde birçok örgüt gibi dernek kurmadınız da, parti kurdunuz?

Kürdistan’da örgütlenme nasıl olmalı sorusu ciddi bir biçimde tartışılıyordu. Partileşme belki de en uzak durulan örgütlenme modeliydi. Çünkü parti adı işiten her kulağın sahibini titreten, onu ciddi bir görev ve sorumlulukla karşı karşıya kaldığını hatırlatan önemli bir durumdu. Bu nedenle parti yerine daha değişik örgütlenme modelleri ortaya çıkıyordu. Bu bir cephe olabiliyordu, bu bir ordu tarzı yapılanma olabilirdi. Türkiye aslında örgütlenmeye gitmemiz konusunda aslında bize ışık tutuyordu. THKPC örneği vardı. THKO örneği, TKPML-TİKKO örneği vardı. Bütün bu örnekler aslında önümüze örgütlenmenin modeli konusunda seçenekler sunuyordu. Ama partileşme çok ağır geliyordu. Zaten Önder Apo’da ‘’belki kendimize parti adını yakıştırırız, kendimizi parti olarak tanımlarız ama gereklerini yerine getirmediğimiz zamanda herkesi kendimize güldürecek bir palyaçoya döneriz’’ diyordu. Tabi riskli bir durumdu. Yani gerçekten de kadro gerektiriyordu. Tabi kongre bir anlamı ortaya koydu. Bu anlamın bir yapılanmaya kavuşması gerekiyordu. Anlam ve yapılanma ilişkilenmesi çok büyük bir önem taşıyordu. Yapılanmayı anlamı yapıya kavuşturacak, onu bedene kavuşturacak olanda kadro oluyordu. Tabi kadro sorunu en önemli sorundu. Önderliğimizin de zaten kongre de ağırlıklı olarak üzerinde durduğu kadro gerçekliğiydi. Yani Kürdistan’da nasıl kadro olunacak, nasıl militan olunacak en önemli olan da buydu. Buna dediğim gibi 1973’ten başlamak üzere ağırlıklı olarak 1975’ten kongreye gelinceye kadarki süreçte değişik arkadaşların geliştirdiği pratikler başarılı militan kişiliğin nasıl olduğunu somut olarak da bize göstermişti. Ki bunun somut örnekleri vardı. Yani isimleri boşuna vermedim. Mazlum’la, Hayri gerçekten de bu temelde aslında doğru militanlık, Önderlikle doğru yoldaşlık, Önderliğe doğru bağlılık, halkın davasına sağlam bağlılık konusunda gerçekten de örnek kişiliklerdi. PKK militanlığının cisimleşmiş halleriydi.

Parti ismini nasıl belirlediniz?

Elazığ’da gerçekleştirdiğimiz bir toplantı vardı. Orda nasıl örgütlenme konusu netleştirilmek istenmişti ve ulaşılan bazı sonuçlar vardı. Bizim örgüt olarak kendimiz için uygun gördüğümüz Kürdistan’ın kurtuluşu için mücadele birliğiydi. Ad böyle olacaktı. Hatta kongre de bile çok net olarak aslında açık bir biçimde isim konusu tartışılmadı. Daha sonraki süreçte kuruluş bildirgesi yayınlandığı süreçte kuruluş bildirgesinin altına PartiyaKarkerenKürdistan adı bizzat Önderlik tarafından verilen talimatla geçirildi. Yani parti adı böyle doğdu. Herkeste kadrolarda dönemin ağırlığı da vardı.

Bu dönemde Kürt halkının durumu nasıldı?

Şimdi tabi Kürtler sadece varlığı inkâr edilmekle kalmayan bunun ötesinde aynı zamanda dilinin yasaklanması karşısında bile tepki gösteremeyecek ölçüde zayıf bir konuma düşürülen, toplum olmaktan önemli ölçüde çıkmış, çıkarılmış bir gerçekliği yaşıyordu. Ogünün koşullarında yani Apocu Hareketin doğuşundan önce, Kürt toplumuna toplum demek bile pek fazla mümkün değildi. Belki her şeyi düşman gerçekliğine bağlamakta doğru değil. Ama düşman politikalarının da bunda gerçekten de çok önemli bir rolü var. Kürdistan’da izlenen tam bir vahşettir. Kürt gerçekliğini, olgusunu tarihten silmek isteyen ve pratiğini de bu doğrultuda gerçekleştirmek isteyen bir egemenlik sistemiyle karşı karşıyaydı Kürt halkı. Tabi daha sonrasında sizinde ifade ettiğiniz üzere işte Kürtlerin aslında aslen Türk olduğu, hem de öz Türk olduğu dile getiriliyordu. Başka yerde Türkler Türk’tü ama Kürtler özTürk’tü. Parçalanmış, lime lime edilmiş bir toplum gerçekliğini yansıtıyordu denilebilir.

Herkesin soruduğu bir soru var. PKK bu kadar saldırı karşısında nasıl ayakta duruyor?

Şu rahatlıkla söylenebilir. Yani bu gün mücadelemiz 39. Yılını geride bırakıyor ve 40. Yılına giriyor.  Bu küçümsenecek bir tarih değil. Gerçekten de içinde geçen mücadelenin yoğunluğu dikkate alınırsa çok kapsamlı ve büyük bir tarihtir. Bu tarihsel süreç içerisinde Kürtler deyim yerindeyse sıfırın altında eksi dereceden kalkarak bu gün özgürlükte sonuna kadar kararlı bir halk gerçekliği durumuna geldiler. Buna yol açan öncelikle Kürtlerin kendi özgüçlerine dayanmalarıydı. Yani PKK Kürtleri kendi özgüçlerine dayandıran bir hareketti. Şu rahatlıkla söylenebilir. Mesela bizi hareket olarak ortaya çıktığımızda en çok etkileyen mücadelelerden biri Vietnam’ın Amerikan işgaline karşı ulusal Kurtuluş savaşıydı. Onurlu bir savaştı gerçekten. 30 milyonluk Vietnam küresel sistemin hegemonya gücünü askeri alanda da yenilgiye uğrattı.  Ve 1974 yılında da Vietnam’dan çekilmek zorunda bıraktı. Ama Vietnam’ın arkasında, deyim yerindeyse bütün insanlık vardı. En başından Sovyetler Birliği ve onun etrafında oluşmuş sosyalist sistem vardı. Her türlü desteği sunuyorlardı. Aslında Kürdistan’ın konumunun uluslar arası sömürge olduğu çok iyi kavranmak zorundadır. Küresel kapitalist sistemin bölüp parçaladığı, sömürgeleştirdiği, imhayı ve inkarı dayattığı bir ülke ve halk gerçekliği durumundadır. Bu açıdan Kürdistan’daki mücadele aslında daha başından beri sisteme karşı gelişen bir mücadeleydi. Daha başından itibaren gerçekten de uluslararası sömürge olmak konumuyla küresel kapitalizmin hedef almak zorunda olan ve onu karşısında bulan bir mücadeleydi.

Kürdistan için uluslar arası sömürge diyorsunuz. Burada Türk devletinin rolü nedir?

Türkiye’nin konumu Kürtler açısından işini gardiyanlığını yapmaktan öteye bir rol atfetmiyor. Bu günde somutta Türk sömürgeciliğine karşı mücadele eder gibi görünüyoruz. Ama gerçekte ise, bütün bir sistemle mücadele halindeyiz. Bu durum kürdü gerçekten de pişirdi. Deyim yerindeyse farklı türden bir halk gerçekliğini ortaya çıkardı. Kendi yağıyla kavrulan bir halkı doğurdu. Buda kendine özgüveni geliştirdi. Tabi bu halk kendiliğinden fedakârlık yapacaktı. Her türlü fedakarlığı göze alacaktı. Ya onuruyla yaşacaktı, bunun içinde özgürlüğü uğruna sonuna kadar mücadele edecekti. Yada yok olup gidecekti. Ama halkımız ilkini tercih etti. Bu mücadelenin zorluğunu bilerek bu işin içine girdi. Şu söylenebilir: Yani Kürtler için bir felsefe durumuna geldi. Kürtlerin aslında şöyle bir kararlılığı var, halk olarak Kürtler diyorlar ki ‘’bizi öldürmeyen bir şey bizi sadece güçlendirir. Ya bizi yok edersiniz. Ya da ne kadar baskı uygularsanız, uygulayın bıçağa sürülmüş masat rolünü oynarsınız. Daha keskinleştirirsiniz. Ve gerçekten de aslında hem uluslar arası sistem hem onların jandarması olarak Türk sömürgeciliği kürdün kinini, öfkesini bileyen bir masat rolünü oynadı.

PKK, Kürt Kadınında nasıl bir değişim ortaya çıkartı?

Belkide çok daha önemli bir gerçeklik olarak Kürtlerde kadının mücadele de öne çıkışı. Geçmiş hiçbir ulusal kurtuluş mücadelesinde bu denli yoğun kadının katılımını ve onun silahlı mücadeleye katılımını görmek mümkün değildi. Yiğitliğin belki de gerçekten en insanlığa parmak ısırtanını sergileyen bir kadın militanlığı ortaya çıkarıldı. Aslında deyim yerindeyse kürdün kurtuluşuyla kadının kurtuluşunun birbirine bağlı olduğunu, ikisinin kaderinin özünde aynı olduğunu, özgürleşen kadının özgürleşen Kürt olduğunu,  Kürdistan özgürleştirilmek isteniyorsa öncelikle bunun yolunun Kürt ile birlikte kadın özgürleşmesinden geçtiği kanıtlandı.  Şunu rahatlıkla belirtebilirim: Bu çerçeve de bakıldığında Kürt uluslaşması kadın özgürlüğünden geçen bir uluslaşma oldu.  Biz buna bu açıdan da demokratik uluslaşma adını veriyoruz. Ve demokratik uluslaşmamızında en önemli kriterlerden biri gerçekten de kendi varlığını, kendi özgürleşmesini kadın özgürleşmesine dayandırmasıdır.

Günümüzde PKK nasıl bir rol oynuyor?

Yani anne bak kral çıplak hikâyesindeki çocuk gibiydi.  Aslında bölgede her biri birer krallık anlamına gelen tüm ulus devletlerin çıplaklıklarını ortaya koydu. Onların çıplak gerçekliklerini halkların gözü önüne serdi denilebilir. Bölgede aslında dört temel ulus var. Araplar, Farslar, Türkler ve Kürtler. Üçü bölgenin zaten en kadim halklarıdır. Türklerin, Ortadoğu’daki varlıkları son bin yıla kadardır. Ama yine de bir bölge halkı kuşkusuz. Yani sadece Araplar bile 23 tane devlete bölünmüş durumdalar. Bunlara herhalde yenileri de eklenecek. Nitekim Libya’daki durumlar, başka yerlerdeki durumlarda bu Araplardaki bölünme ve parçalanmanın daha da gelişeceğini gösteriyor. Bölünme ve parçalanma zaten Kürdistan’da var. Kürdistan’ı da bölen zaten bölgenin diğer uluslarıdır. Şimdi ulusdevletin ne olduğunu Apocu Hareket gözler önüne serdi. Yani çıplak gerçeklerini bölge devletinin olduğu kadar özellikle Türk Devleti’nin gerçek yüzünü halkların gözleri önüne serdi.

PKK olarak nasıl bir sistemi hedefliyorsunuz?

Kürtler sistemden ayrılışı, çıkışı bir kopuşu, bir karşıtlığı çok net olarak yaşıyorlar. Devlet zora dayanarak sadece aslında birliği tutuyor. Kürtler şu an sistemin yozlaşılmasından ciddi bir kaçışı yaşayor. Ama kaçış aynı zamanda kendi sistemini oluşturarak kendini savunma biçimini alıyor. Kürtler bu temelde aslında hem sistemden kopuyorlar. Hem de sistemden kendilerini korumaya çalışıyorlar. Bu temelde aslında halklar arasında birlik ve dayanışmanın temellerini de döşüyorlar. Mücadeleleriyle başka halklara da umut ışığı oluyorlar. Türkiye’de de bunun yansımaları var. Yani devletin her şeye böyle hükmetmeye çalışması, konuşmak isteyen dillere böyle fermuar çekmektedir. Türk devletinin yapısından farklı olarak Türk halkının ırkçı,şoven birkarakteristiği yoktur. Türkiye halkınında Kürt halkıyla birlikte özgürce, Kürt halkının haklarına saygı temelinde, haklarına kavuşması temelinde, özgür doğacak bir demokratik Cumhuriyette birlik içerisinde yaşamayı düşünüyor. Kesinlikle gelişen süreç budur. Zaten AKP’de aslında halkların bu özlemlerini kullanarak iktidar oldu. Ama sonradan geliştirdiği ise bununla tümüyle çelişen yeşil Türkçü faşizmi Türkiye’ye tümüyle egemen kıldı. AKP’nin yeşil Türkçü faşizmi, onun ırkçı faşist yüzü çok net olarak ortaya çıkmıştır. Bunun en erkenden kendi bu biçimde ortaya çıkışı Tayyip Erdoğan’ın Tansu çiller’i bile geride bırakan karakterinin halklarının gözleri önüne serilişi gerçekten de Türkiye halkları içinde, bölge halkları içinde en önemli bir kazanımdır.

Eğer bir tanımla yaparsanız PKK’yi nasıl tanımlarsınız?

PKK, sömürge bir halkın öncüsü olmak isteyen bir halkın partisiydi. Ve tüm sömürge uluslarında aslında geliştirdikleri mücadele deneyimleri vardı. Bunlar uzun süreli halk savaşı yöntemiyle geliştirdikleri mücadelelerle ulus devlet biçimindeki bir yapılanmaya kavuşmuşlardı. Yani bu mücadeleler başarılı sonuç vermişlerdi. Ve PKK’de aslında biraz da bu mücadeleleri örnek alarak ortaya çıktı. Tabi PKK kuşkusuz kendisini daha ilk çıkışında sosyalist bir hareket olarak tanımladı. Bu tanım değildi sadece sosyalizme de sahip çıktı. Çünkü sosyalizmin toplumla olan bağını çok iyi biliyordu. Sosyalizm toplumsallıktı, toplumsallığın bilimi demekti. Sosyal ve toplumsal zaten aynı kavramlar oluyor. Önderliğimiz bu açıdan belki de daha baştan sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır. Onun toplumsal gerçekliğinde ısrardır dedi. Bu önemliydi. Sosyalizmde ısrar, sosyalizme bağlılık tabi sosyalizmin özünü de kavramaya götürüyordu.

PKK devlet olgusuna nasıl bakıyor? PKK’de nasıl bir değişim yaşanıyor?

Başlangıçta belki dogmatik yanlar vardı. PKK’nin pratik içerisinde yer alan bir hareket olması pratiği dogmatizme karşı bir panzehir haline getirdi. Bizi en çok zorlayan şeylerden bir tanesi kuşkusuz mevcut bir devlet sisteminden kopup bir ulus, farklı tarzda bir devletin sahibi olmaktı. İlle de bir Kürt devleti olması şart değildi. Türkiye halkıyla birlikte Kürt halkının da ortaklaşa bir devleti olacaktı. Bunun Kürt devleti ya da ortaklaşa bir devlet olması çok fazla sonucu değiştirmiyordu. Önemli olan PKK’nin de devlet ve iktidarı hedefleyen bir hareket olarak ortaya çıkmasıydı. Birde bu amaçlarına ulaşması için savaşı bir yöntem olarak seçmesiydi. Yani kurtuluşa kadar savaş tezi, ulusal kurtuluş tezi bu anlama geliyordu ki fakat bütün buda çıkmazını kanıtlamıştı. Çünkü aradan 70 yıla yakın bir süre geçtiği halde bu silahlarla özgürlüğün kazanılmadığı, aslında bu silahlarla devletçi uygarlık sisteminden kopmanında çok mümkün olmadığı net olarak ortaya çıkıyordu. Önderliğimizin bu temelde gerçekten de son derece ciddi arayışları oldu. Öncelikle sosyalizmle devletin bağdaşmadığı, sosyalizmle aslında saldırı savaşının bile aslında uygunluk arzeden özellikler taşımadığı aslında bir düşünsel eğilim olarak gelişme gösteriyordu. Fakat aslında Önderliğimizi köklü bir biçimde düşünce sistematiğini sorgulamaya zorlayan 15 Şubat komplosu ve İmralı’da yaşadığı esaret oldu. Aslında şunu söylemekte yarar var. Şimdi özgürlük tabi ki hakikati meydana getiriyor. Sonuçta tüm insanlık tabi ki özgür yaşam peşinde koşuyor. Özgür yaşamı mümkün kılan nedir? Devlet özgür yaşamı gerçekleştirmenin bir aracı olabilir mi? İki özgürlük amaçları kadar araçlarının da temiz olmasını gerektirir. Özgürlük gerçekten de temiz amaçları gerektirir ama bu amaçları gerçekleştirmek için temiz araçlar gereklidir. Peki devlet temiz bir araçmıdır? Şimdi şu ortaya çıktı. Yani devlet özgürleştirmez, sadece köleliği derinleştirir. Ve bu açıdan da devletin alternatifi sadece demokrasidir. Bu açıdan Önder Apo demokrasi üzerinde yoğunlaştı. Demokratik bir ulus yaratma gerçekliği üzerinde yoğunlaştı. Yaşanan aslında köklü bir paradigma değişimiydi. Eskinin o düz tarihsel gelişmeye yaklaşımının somut gerçekliği ifade etmeye yetmediği aslında yaşanan bu toplumların hiçte böyle düz çizgisel bir gelişme yolunu izlemediği, bunun dinlerde dile gelen kaderci yaklaşımın aslında sosyal bilime yansıyan bir biçimi olduğu ortaya çıktı. Şimdi biz bunu somut olarak pratiğe uygularsak Apocu hareket, PKK, Önder Apo tabi Kürdistan’ın Kürt halkının özgürlüğünü istiyor. Bu özgürlük ancak demokratik bir zeminde somut yapılanma olarak da demokratik özerklik temelinde gerçekleştirilebileceğini belirtiyor. Yani Kürt halkı devletleşmeden iktidara yönelmeden, iktidarı esas almadan kendi kendisini yönetebilir bir duruma gelebilir. İktidar ve devlet baskı ve sömürü aygıtlarıdır. Ve özgürlükle bağdaşmaz. Ama demokrasi halkların temel yaşam biçimi ve yönetim gerçekliğidir.

PKK olarak şiddete nasıl bakıyorsunuz?

Çok daha önemli bir unsur tabiî ki savaş konusu. Şimdi kesinlikle Apocu hareketin şiddeti bir halkı özgürlüğe kavuşturma aracı olarak görmediği kesin. Şiddet bizim için ancak bir savunma aracı olarak rol oynar. Savunma aracı olarak savaşın bir anlamı olabilir. Yani saldırı savaşından yana değiliz. Ve durum bizi aynı zamanda devlet karşısında da çok önemli bir şeye getiriyor. Şimdi devletin yıkan veya yıkmayı esas alan bir güç değiliz. Önder Apo bunu çok net olarak ortaya koydu. Biz Anti-devlet değiliz dedi. Yani a-devletiz dedi. A-devlet, devlet olmayan bir konum. Yoksa bir devleti yıkıp yerine devletsiz bir ortam yaratmayı veya yerine kendi devletini kurmaya dayanan bir biçim aslında Apocu hareketin benimsediği bir şey değil. Ve bu anlamda Apocu Hareket gerçekten de çok köklü bir değişim ve dönüşüm yaşadı. Apocu Hareketin yaşadığı değişim ve dönüşüm tüm insanlığı etkileyecek boyutlardadır.Değişim ve dönüşümü hiç yaşamayan, değişim ve dönüşüm istemelerinin üzerine konan ve bunun üzerinde iktidar olan bunları belli bir süre içinde kullanan AKP iktidarıdır.Ama sözüm ona işte demokratik açılım iddialarıyla ortaya çıkan ama, açılımı işte deyim yerindeyse cehennemin kapılarının açılması biçiminde halklar için bir açılıma götüren bir iktidar gerçekliğiyle yüz yüzeyiz. Değişim ve dönüşümü yaşaması gereken gerçekten de devlettir. Zaten istenende bizim mücadelemizin esas amacı da devletin demokrasiye duyarlı hale gelmesidir. Kürt gerçekliği karşısında duyarlılık gösteren bir konuma gelebilmesidir. Bizim amacımız budur. Biz farklı bir şey istemiyoruz. Elbette bu halk kendi kendini yönetecek. Bu bir gerçek. Yani devlet ve demokrasi alan paylaşacaklar. Bu sadece Kürtler için değil Türkiye’de yaşayan bütün halklar için geçerli.  Onlarda elbette kendi demokratik yapılanmalarını yaratacaklar. Devletle alan paylaşacaklar. Her şeyi devlete vermeyecekler.

Silah bırakma tartışmalarına nasıl bakıyorsunuz?

Yani örnek veriliyor değil mi? Bask, ETA silah bıraktı deniliyor. Siz BASK halkının sahip olduğu bütün haklarını verin, hatta onun yarısını tanıyın Apocu Hareket, PKK silah bırakır. Bask’ınparlamentosuvar mı? Var. Kendi eğitim sistemi var mı? Yerel hükümeti, özel polis gücü var mı? Var. Kendi içinde tümüyle özgür mü? Özgür. Aynı zamanda ortak parlamentodatemsilliyet var mı? Var. Sizde bunları yapın. O zamanPKK silah bırakmazsa bütün halklar PKK’ye karşı ayaklansın. Şimdi istenen şey budur. Yani işin bir yanını gösteriyorlar. ETA silah bırakmışda hiç bir şey talep etmiyormuş. Yani şu anda da Apocu Harekete dayatılan esas itibariyle budur. Apocu Hareket ateşkes ilan etsin. Derlerya geçti Boru pazarı sür eşeğini Niğde’ye. Adım atmadıkça niye ateşkes ilan edilsin. Defalarca ateşkes ilan edildi. Bunların sonuçları ne oldu. Apocu Hareketi deyim yerindeyse eşek yerine koymak istiyorlar yani.  Yani hiçbir pratik adım yoktur. Yani şunu söylemek gerekir bu ülkede demokrasi adına atılan yegane adım Bülent Ecevit’in başında bulunduğu hükümetin attığı idamın kaldırılması kararının alınması adımıdır. Başkaca tek bir adım bile yoktur. Kaldıki Erdoğan onu bile geri almak istedi. Dedi ki ben o zaman başbakan olsaydım Apo’yu idam ederdim. Demekki demokrasi doğrultusunda atılan bu adıma bu adamın karşı olduğunu bu adamın tepeden tırnağa faşist bir ruhla dopdolu olduğunu bunu da pratik yaklaşımlarıyla tavrıyla, polisiyle, ordusuyla net olarak ortaya koyduğunu açık bir biçimde gösteriyor.

34. yıllına girerken nasıl bir süreçten geçiyorsunuz?

Şimdi tabi gerçekten de son derece zor bir süreçten geçiyoruz. 1990’ların Çiller dönemini bile gerçekten de geri de bırakan, onu bile aratır duruma getiren bir iktidar olgusuyla karşı karşıyayız. Apocu Hareket ortaya çıktığı zamanda hiçbir zaman özgürlüğün kolay kazanılacağını söylemedi. Hiç kimseye rahatlık vadetmedi. Her şeyin büyük fedakârlıklarla gerçekleşeceğini, özgürlüğün ancak bedeller ödenerek yaşanabileceğini net bir biçimde ortaya koydu. Gelinen aşama tabi görünürde karanlığın en çok yoğunlaştığı dönem olarak düşünülebilir. Ama bu tür dönemler aynı zamanda güneşin en çok yoğunlaştığı anlar olabilir. Yani karanlığın en yoğunlaştığı an aslında aydınlanmanın da başladığı andır demek lazım. Biz özgürlüğün eşindeyiz. Gerçekten de özgürlüğe her zamankinden daha yakınız. Bu hükümet gerçekten de ancak şiddet yöntemleriyle ayakta durmaya çalışıyor. Öylesine güçsüz, çaresiz ve zavallıdır ki legal bir partinin akademisinde ders veren bir üniversite öğretim üyesini bile tutuklayacak kadar yoldan çıkmıştır. Şiddete tapınır duruma gelmiştir. Bu şiddetle bu yönetim bir hayvanı bile ağılda tutamaz.Buaçıdan da şiddetin dozunun artışı sadece ve sadece onun çöküşünün çok yakın olduğunu ortaya koyar. AKP’nin gerçek yüzünün bu denli ortaya çıkışı da bizim en büyük başarımızdır. En büyük başarımız onun demokratik açılımının saçmalığını, onun o açılımının aslında kendi iktidarını sağlamlaştırmak, eskinin beyaz Türkçü Faşizmi yerine yeşil Türkçü faşizmini egemen kılmak olduğunu net bir biçimde gözler önüne serdik. Şehitler veriyoruz bunlar da normal. Aslında şehitler veremediğimiz, şehit verme gücümüzün olmadığı zaman tehlike altındayız. Şehitler ordusuna yenileri katılıyor. Bunlar bizim mücadelemizin gerçekten de en temel itici güçleri, gerçek komuta güçleridir. Bunlara büyük bir bağlılıkla, şehitler ordusu etrafında kilitlenerek kenetlenerek Önder Apo’yu her şeyden önce sahiplenerek, onun üzerindeki tecritte karşı mücadele ederek bu günü karşılamak, her yerde partinin kuruluş yıldönümünde başarı ve zafer çizgisinde yürüyen bir duruşu ortaya çıkarmak, bir mücadele gerçekliğini yaratmak durumundayız. Ben bu çerçevede birkez daha Önderliğimizin, tüm halklarımızın ve halkların bu gün vesilesiyle halklarımızın bayramını kutluyorum.