1990 Konsepti Uygulanmaktadır – Cemil BAYIK

688

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözülmesi ancak AKP hükümetine karşı mücadeleyle gerçekleşebilir. Bunun dışında AKP hükümetinden Kürt sorununun çözümünü beklemek sadece kendini kandırmak anlamına gelir.

Cemil BAYIK

Türk devleti şu anda 1992 yılındaki kirli savaşın ve imha konseptinin yeni versiyonunu uyguluyor. Amaç, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini boğmak. Bu konuda yeni derin devlet, yani yeşil Ergenekon ne pahasına olursa olsun Özgürlük Hareketi’ni ezme kararı almıştır. Koşullara göre kimi yöntem değişiklikleriyle bu amaca ulaşmak için her şey mubah görülmektedir. 1992’de alınan kararın aynısı şimdi de alınmıştır. Tek farkı, Kürtlerin daha bilinçli ve örgütlü hale gelmesiyle bölgesel ve uluslararası durumda yaşanan değişikliklerdir. 1992 konsepti bu değişikliklere göre yeniden dizayn edilmiştir. Bu anlaşılmadan bugünkü AKP politikaları da anlaşılamaz.

1990’lı yılların başında Türk devleti ABD ve Avrupa’nın da sessiz kalmasını sağlayarak; içeride de herkesi susturarak ya da sessizlikle onayını alarak “faili meçhul” cinayetlerle Kürt toplumunu sindirmeye yönelmiştir. Ancak bugün siyasi cinayetler için kendisine destek yoktur. Türk devleti bu tür cinayetlere sessiz kalınamayacağını görmektedir.

Kuşkusuz AKP döneminde de demokratik gösterilerde ya da Roboski’de olduğu gibi kimi saldırılarda yüzlerce Kürt çocuğu, kadını ve yaşlısı katledilmiştir. Ancak ABD ve Avrupa 1990’lı yıllardaki gibi cinayetlere sessiz kalmayacağını hissettirmiştir. Öte yandan Kürt kamuoyu ve Türkiye kamuoyu da bu tür cinayetlere karşı duyarlıdır ve sert tepki verme konumundadır. İşte bu ortamda AKP hükümeti toplumu sindirmek için yapamadığı cinayetlerin yerine bilinçli ve duyarlı tüm Kürtleri tutuklamayla Kürt toplumunu sindirmek istiyor.

1990’lı yıllarda hukukun elvermediğini hukuk dışı yolla yapıyorlardı. 1990’lı yıllarda bugünkü gibi uyduruk delillerle insanlar zindana atılmazdı. Atılsa bile kısa sürede bırakılırdı. Şimdi AKP döneminde çıkarılan terörle mücadele yasası bir tür faili meçhul cinayetler gibi mevcut hukukun elvermediği uygulamaları hiçbir yerde görülmeyen hukukla uygulanmasıdır. Gerçekten de dünyada böyle bir yasaya rastlamak mümkün değildir. Ya da faşist ve despot ülkelerdeki keyfi uygulamanın yasal bir kılıfa sokulması vardır.

Faşist ülkelerde olduğu gibi önüne geleni toplama ve zindanlara atma yetmeyince şimdi de doğrudan BDP milletvekilleri hedef alınıyor. Zaten şimdiye kadar sadece BDP milletvekillerini öldürme ve zindana atmama kalmıştı. Öldürme şu anda kullanılacak yöntem değildir; geriye zindana atmak kalmıştı. Şimdi bu tehdit ve şantaj da yapılıyor. Herkes de bilir ki tehdit ve şantaj altında olanlar milletvekilliği yapamazlar. Dolayısıyla tehdit ve şantajla milletvekilliği yapmaları engelleniyor. Zaten şimdiye kadar milletvekili muamelesi görmedikleri gibi, milletvekili olmaktan kaynaklı birçok çalışmaları da engellenmiştir. Hiçbir AKP, CHP ve MHP milletvekiline yapılmayan baskı ve kısıtlamalar BDP’lilere yapılmaktadır.

Türk devleti Kürtleri tanımadığı için Kürtleri temsil eden milletvekillerini de tanımıyor. Nitekim bir polis bile BDP’lilere “siz Kürtleri temsil etmiyorsunuz” diyebiliyor. Hem de yüzde 65 oy alınan Amed’de. Kalan yüzde 35’in yarısının da polis, subay ve devlet memuru olduğu biliniyor.

AKP hükümetinin zihniyeti demokratik değildir. Çünkü ciddi bir demokrasi mücadelesi sonucu iktidar olmadılar. Sol güçlerin, radikal demokratların yürüttüğü demokrasi mücadelesinin yarattığı ortamı istismar ederek iktidar oldular. Bu nedenle hiçbir faşist sömürgeci gücün yapamadığını yaparak askerlere oy verme hakkı getirdiler. Bunu demokratik zihniyetle değil, Kürdistan’a yığdığı askerlerin oyuyla sömürgeci partilerin oyunu arttırıp “BDP Kürtleri temsil etmiyor” demek için yapmıştır. Türkiye’de Kürtlere yönelik her türlü hukuksuzluk normal görüldüğü için bu değişikliğe de ciddi bir ses çıkarılmamıştır. AKP sadece gerillayı değil, demokratik siyaseti ezmeyi de önüne koymuştur. Gerillaya gücümüz yetmese de demokratik siyasete gücümüz yeter, diyor. Zaten halka her gün kan kusturmaktadır.

AKP, kara Türkçü faşizmin yerini alan yeşil Türkçü faşizmdir. Hatta kara Türkçü faşizmin başaramadığı Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme hedefini ben gerçekleştirir, böylece Kürtleri kültürel soykırıma uğratma amacını ben tamamlarım iddiasındadır. Zaten bu nedenle iktidar benim hakkımdır, diyor.

AKP iktidarının Kürt sorununda bir çözüm politikası olmadığı daha iyi anlaşılmıştır. Kürt Halk Önderi açlık grevlerini bıraktırarak hükümete bir şans daha tanımıştı. Ancak AKP hükümeti bunu da kendi dar politik çıkarı için kullanmıştır. Oyalama ve günü kurtarma politikasını bir daha gözler önüne sermiştir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözülmesi ancak AKP hükümetine karşı mücadeleyle gerçekleşebilir. Bunun dışında AKP hükümetinden Kürt sorununun çözümünü beklemek sadece kendini kandırmak anlamına gelir.

 Bu yazi PKK ONLINE sitesinden alinmiştir

Cemil Bayık: Halkımız Tüm Gücüyle Ayağa Kalkmalı

ANF

07 Ekim 2012

Haber Merkezi – KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik 9 Ekim1998 komplo sürecini değerlendirdi. Bayık, bu komplonun NATO’nun en önemli operasyonu olduğunu belirtirken, halkı komplonun yıldönümünü “nihai hesaplaşmanın bir gerekçesi yaparak, ulusal onuruna ve önderliğine sahip çıkmaya, mücadeledeki kararlı ve inatçı tutumunu geliştirmeye ve tüm gücüyle ayağa kalkmaya” çağırdı.

Bayık’ın 9 Ekim komplosunu değerlendiren yazısı PKK internet sitesinde ( http://www.pkkonline.com/ ) yayınlandı. Bayık’ın yazısı şöyle:

“9 Ekim komplosunu PKK internet sitesinde değerlen Uluslararası komplonun üzerinden tam on üç yıl geçti. 9 Ekim 1998 komplosunun ise on dördüncü yılına girmekteyiz. Uluslararası komplo bir halkın kaderini belirleyecek ve tarihin yönünü değiştirecek önemde bir olaydır. 9 Ekim halkımız ve partimiz için kara bir gün, insanlık için bir utanç günü, uluslararası zalim hegemonik güçler içinse acımasızlık, zulüm ve zorbalıkta sınır tanımadıklarını gösteren bir gündür. Bu vesileyle Reber Apo’yu en derin duygularımla bir kez daha saygıyla selamlarken halkımızın özgürlük mücadelesinde hiçbir şeyini esirgemeden kahramanca şehit düşen tüm yoldaşların anısı önünde saygıyla eğiliyor; bu günü bizlere, halkımıza ve insanlığa yaşatan tüm güçleri lanetliyorum.

Bilindiği üzere halkların tarihinde şerefle ve gururla anılan günler vardır. Gelecek bu tür günler üzerinde bina edilir. Tabi nefretle anılan ve hiçbir zaman unutulmayacak kara günler de vardır. Böylesi günler de yüksek bir mücadele azmiyle anılır. 9 Ekim Komplosu partimizin, Kürdistan halkının ve insanlıktan yana olan hiç kimsenin hiçbir zaman unutamayacağı bir gündür. Çünkü 9 Ekim komplosuyla Önder Apo’nun şahsında Kürdistan halkının geleceği karartılarak halkımız bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülmek istenmiştir. Bu büyük bir tehlikeydi ve o büyüklükte onursal bir direniş ve tutum gerektirmekteydi. Nitekim gerek zindanlarda gerek dağlarda gerek Kürdistan’ın dört parçasında ve yurt dışında onlarca değerli parti militanı ve yurtsever insanımız tarihte benzeri olmayan bir direniş örneği sergileyerek bedenlerini cayır cayır ateşe verdi. “Güneşimizi Karartamazsınız” diyerek isyanlarını insan üstü bir kararlılıkla ortaya koyarak şahadete ulaştı.

Kapitalist modernite hempası TC sömürgeciliği ve Kürt işbirlikçilerinin işbirliğiyle Önder Apo 15 Şubat 1999 gününde insanlık dışı bir biçimde esir alınırken, özgürlük mücadelesinin artık sonunun geldiğini ve partimizin bir kez daha belini doğrultamayacağını düşünüyorlardı. Doğrusu kendi mantık silsilelerine göre bunda pek haksız da sayılmazlardı. Zira sözkonusu olan halkımızın iradesi, yaşamı, mücadelesi ve geleceğini temsil eden Önder Apo’ydu. Uluslararası komplo şüphesiz ki partimizi, halkımızı ve insanlığı derinden vurmuştu. Öyle ki kendimizi üç ay beş ay sonrasını göremeyecek kadar büyük bir karanlık içinde görüyorduk. Özgürlük mücadelesinde iddialı olan PKK hareketi gibi bir hareketin yani bizlerin böylesine önünü göremeyecek bir duruma düşmesi büyük tehlike ve belirsizlikler demektir. Böylesi bir durumda olmaktan daha acı, zor ve kötü başka hiçbir şey olamaz. Komplocular hareketimize altı aylık bir ömür biçmişlerdi. Bu süre içerisinde “Ya istediklerimizi yerine getirirsiniz yada bitersiniz” mesajları iletiyorlardı. Gerçekten inanılmaz bir süreçti. Fakat sonraki gelişmelerde de görüldüğü gibi Önder Apo’nun şahsında partimiz yine herkesi şaşırtacak düzeyde geliştirdiği hamlelerle büyük zorluklar, tehlikeler ve ihanetler pahasına da olsa mücadelesine süreklilik kazandırmasını bildi. Çok iyi hatırlıyorum; halkımız yediden yetmişe Önder Apo’nun etrafında ölümüne kenetlenirken zamanın ABD dışişleri bakanı “Ben Kürtlerin Abdullah Öcalan’a bu kadar bağlı olduğunu bilmiyordum, şaşırdım” demekten kendisini alamamış ve gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştı. Önder Apo’nun olağanüstü kişiliği, büyüklüğü ve Kürt halkıyla bütünleşmesi de burada ortaya çıkmıştı. Öyle bir parti, yoldaşlar topluluğu ve direnen bir halk yaratmıştı ki tarihin o uğursuz yönü Kürdistan’da kendisini artık tekerrür edemeyecekti. İlk kez uluslararası bir komplo Kürdistan tarihinde komployu boşa çıkarmanın, gelişme ve başarının gerekçesine dönüştürülmüştü. Çok iyi bilinir Kürdistan’da tarihte gelişen tüm isyanlarda isyan liderlerinin şehit edilmesi tutuklanması ya da sürgün edilmesinin ardından geriye hiçbir şey kalmamıştır. Sömürgeciler halkın üzerinden buldozer gibi geçmiş, acımasız katliamlar geliştirip, kimisini darağaçlarına çekerken, kimisini sürgün yollarında katletmiş, geriye kalanları da beyaz katliamdan geçirerek inanılmaz bir zulümle sindirip sonuç almışlardır. Aynı şekilde neredeyse direnen hiçbir isyan lideri yaşatılmamış, bir şekilde mutlaka ya teslim alınmış ya darağacına çekilmiş ya da sürgüne yollanmış ve ardından asimilasyon ve kültürel soykırım bütün yöntemler kullanılarak sınırsız geliştirilmiştir.

PKK gerçekliğine baktığımızda bu iki durum Önder Apo’nun belirleyici duruşuyla ters yüz edilmiştir. Yani sömürgeciler ne tarihteki gibi halkımızın üzerinden buldozer gibi geçerek sonuç alabilmişler ne de Önder Apo’nun yaşamına son vermeyi göze alabilmişlerdir. Aksine mücadele artan bir kararlılık ve önemle süreklilik kazanmış, Önder Apo ise kendi deyimiyle İmralı’da üçüncü doğuşunu gerçekleştirerek halkımıza ve insanlığa yön verme rolünü inanılmaz bir yaratıcılıkla, en zor ve tehlikeli koşullarda yerine getirmiştir. Bu tarihsel önemdedir. Şimdi özgürlük mücadelesinin tek hedefi Önder Apo’nun özgürlüğüyle birlikte halkımızın örgütlüğü olmaktadır. Geldiğimiz nokta budur ve bunu herkes çok iyi anlamalıdır. Bu amaçla 4. Stratejik Dönem içerisine girilmiş, Demokratik Özerklik ilan edilmiş, Demokratik Özerkliğin inşasının geliştirilmesi ve korunması, bu temelde KCK sisteminin örgütlendirilmesi ve yetkinleştirilmesi Önder Apo ve Kürdistan halkının özgürleştirilmesi, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi amaçlanmıştır.

Şüphesiz bu noktaya kolay gelinmemiştir. Hareket ve halk olarak çok büyük zorluklar ve acılar yaşanmıştır. Çok büyük emek ve çabalar sarf edilmiş, çok büyük bedeller ödenmiştir. Çok büyük direnilmiş ve savaşılmış, çok büyük değerler yaratılmıştır. Bütün bunların sonucunda özgürlük hak edilmiştir. Şimdi yürek ve beyinlerimizi ayağa kaldırarak, yüklenerek kararlılık ve cesaretle bunu gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Sahte dostlar, yetersiz yoldaşlar, büyük ihanetler, kaçkınlar, kararsızlar en çok bu süreçte ortaya çıkmıştır. Fakat Önder Apo’nun yarattığı PKK ve halk gerçeği bütün bu hain, kararsız, kaçkın, inançsız ve ikircikli anlayış ve tutumlara karşı yine ilkeli ve kararlı bir biçimde Önder Apo’ya sadakatle bağlı kalarak mücadele etmiş ve başarmıştır.

Açıktır ki uluslararası komplonun gelişim nedenleri bilinmeden mücadelemizin geçmişini, bugününü ve geleceğini doğru anlamak, Önderlik Gerçeği, şehitler ve süreç karşısında rolümüzü yeterince ve doğru temelde oynamak mümkün değildir. Bu nedenle PKK’li her militan, onur sahibi her Kürt ve Kürdistanlı, uluslararası komplonun iç yüzünü, hedef ve amaçlarını mutlaka anlamak durumundadır. Bu olmazsa bırakalım düşmana karşı başarılı bir mücadele sahibi olmayı, partililik ve yurtseverlik adına onurlu bir yaşam bile kesinlikle mümkün değildir.

9 EKİM NATO’NUN EN ÖNEMLİ OPERASYON

Önderlik 9 Ekim sürecini NATO tarihinin en önemli operasyonu olarak değerlendirmektedir. Peki neden? Bu soru önemlidir ve doğru yanıtlanmayı gerektirir.

PKK’nin sadece ulusal ve bölgesel hedefler içeren bir hareket olmadığı bilinmektedir. PKK en büyük savaşımı demokratik modernite çizgisinde kapitalist moderniteye karşı yürütmüştür, yürütmektedir. Bu savaşım ideolojik, politik, ahlaki, kültürel yaşamsal ve sistemsel tüm alanlarda sürmüştür, sürmektedir. Günümüz dünyasında kapitalist moderniteye karşı bu büyüklükte ve bu kapsamda sistem mücadelesi veren tek hareketin PKK olması, kapitalist modernitenin Önder Apo şahsında partimize ve halkımıza karşı niçin böyle uluslararası düzeyde çok yönlü bir saldırı ve komplo içerisine girdiğini ve bunu sürdürmeye çalıştığını yeterince ortaya koymaktadır.

Önder Apo’da bu gezegende yaşayan bir dünyalıydı. Fakat zalimler dünyası yani uluslararası hegomonik sistem Önder Apo’yu reddetmişti. Yeri gelmişken şunu da belirtmeliyim ki Önder Apo’da buna karşı “madem bu dünya yani kapitalist modernite beni reddetti o zaman ben de bu dünyayı yani kapitalist moderniteyi kökten çözümlemeliyim” dedi. Tarihi yeniden ele alarak insanlığın gelişimini inceledi ve kapitalist modernitenin alternatifi olarak Demokratik Uygarlık Sistemine ulaştı. Bu büyük bir mücadeleydi, büyük bir yoğunlaşma ve direnme temelinde gelişti. Kapitalist modernitenin Önder Apo şahsında partimize ve halkımıza karşı geliştirdiği komplo ve savaşın nedeni anlaşılacağı gibi hareketimizin sömürgeciliğe karşı sadece silahlı mücadele geliştirmesi ya da Kürdistan halkının özgürlüğünü savunması değildir. PKK’nin uluslararası hegemonik sisteme karşı geliştirdiği demokratik konfederalizm, alternatif yaşam sistemidir. Bu anlamda kapitalist modernist güçler için yürüttüğümüz silahlı mücadele, hatta Kürt halkının özgürlüğü bile tali planda kalmaktadır. Saldırının esas nedeni Önder Apo’nun geliştirdiği sistemsel çıkış; ideolojik, politik ve ahlaki duruştur.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI

Uluslararası komplonun hiç kuşkusuz bölgesel nedenleri de bulunmaktadır. Yaşanan gelişmelere dikkatlice bakıldığında Irak’ın işgal senaryosunun bile uluslararası komployla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu görülecektir. Irak’ın işgali aslında Önder Apo’ya yönelik operasyonla başlatılmıştır. Aynı husus Afganistan’ın işgali için de geçerlidir. Önder Apo bu konuda “Daha doğrusu büyük Ortadoğu projesinin hayata geçirilişinin kilit adımlarından biri ve ilki bana yönelik operasyondu. Ecevit’in Öcalan’ın niçin teslim edildiğini bir türlü anlamadım demesi boşuna değildi. Birinci dünya savaşı nasıl Avusturya veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından vurulmasıyla başlatıldıysa, bir nevi üçüncü dünya savaşı da bana yönelik operasyonla başlatılmıştı” demektedir. Önder Apo uluslararası komplonun bölgesel nedenlerini bir de bu boyutuyla izah etmektedir. Yani Önder Apo ve partimiz ABD’nin Ortadoğu projesi önünde büyük bir engel teşkil ediyordu. ABD, Ortadoğu projesinden ve çıkarlarını Ortadoğu’da yeniden tesis etmekten vazgeçmeyecekse bunun yolu PKK hareketinin tasfiye edilmesinden geçiyordu. Bunun için de her şeyden önce Önder Apo etkisizleştirilmeliydi ki PKK de darbelenebilsin ve kapitalist modernist sistem politikalarını rahatlıkla uygulayabilsin.

Özetle PKK, Ortadoğu dengelerini alt üst ediyordu. PKK, sistem içine çekilerek özümsenemeyeceğine göre geriye kalan tek seçenek tasfiye edilmesiydi. Bölge üzerinde bu kadar etkili olan PKK ne olursa olsun sorun olmaktan çıkarılmalıydı. İşte Önder Apo’ya karşı geliştirilen komplonun böylesine önemli bölgesel nedenleri bulunuyordu.

WASHİNGTON ANLAŞMASI

Uluslararası komplonun Türk sömürgeciliğini çok yakından ve derinden etkileyen boyutlarıyla birlikte; başta geliştirdiğimiz mücadelenin ulaştığı düzey olmak üzere ulusal nedenlerinin de olduğu kesindir. TC sömürgeciliği hareketimize karşı kural ve ahlak dışı, acımasız ve zalim her türlü özel savaş yöntemini sınır tanımaz bir biçimde uygulamaktaydı. Fakat buna rağmen hiçbir sonuç elde edemediği gibi oldukça zorlanan bir duruma gelmişti. Gelinen noktada ya hareketimizin iradesini kabul ederek bir çözüm noktasına gelecek yada benzeri olmayan uluslararası bir komploda bin bir taviz karşılığında ABD’nin politikalarına teslim olacaktı. TC sömürgeciliğinin o koşullarda hareketimizin iradesini kabul edip, çözüm noktasına gelmesi mümkün değildi. Bu nedenle uluslararası politikalara teslim olup, komplodaki komisyoncu rolünü yerine getirmişti. Uluslararası komployu geliştirmek isteyen güçler de Kürt sorununun Önder Apo ve PKK öncülüğünde çözümünün kapitalist modernist sistemin çıkarlarını tehdit ettiği için karşıydılar. Ancak en önemlisi komploda yer alan sözüm ona Kürt hareketlerinin duruşuydu. Burada kastettiğimiz hiç kuşkusuz KDP ve YNK olmaktadır. Bu güçlerin 1998 yılında Amerika’da Washington Anlaşmasıyla PKK’nin tasfiyesi amacıyla zorla bir araya getirilerek barıştırıldıklarını herkes bilmektedir. Bununla birlikte bunların koltuklarının altına konulan ve PKK’yi terörist gösteren sahte dosyalarla Avrupa’nın kapılarını nasıl aşındırdıklarını, nasıl uğursuz bir rol oynadıklarını da çok iyi biliyoruz. Komplo süreciyle birlikte çok iyi görüldü ki aslında bunların Washington’da bir araya getirilip, barıştırılmalarının yine koltuklarının altında sahte dosyalarla uluslararası komploda yer almalarının temel nedeni sahte bir Kürt ulusal çizgi ve önderliği öne çıkarmaktı. Bunu herkese kabul ettirmek ve bir bütün Kürdistan ve Kürtleri kapitalist modernist sistemin hizmetine çekmekti. Çünkü Önder Apo, PKK ve yarattığı özgür Kürt bu konuda büyük bir engeldi. Önder Apo’nun Türklere teslim edilmesiyle birlikte sahte önderliklerin önü açılacak işbirlikçi ve teslim alınmış Kürt, egemen kılınacak böylece kapitalist modernitenin Kürdistan üzerindeki kirli hesap ve çıkarları bir kez daha yeniden tesis edilecekti.

Ne var ki, ne uluslararası hegemonik güçler, ne TC sömürgeciliği ne de ulusal önderliğe oynayan sahte Kürt kişilikler ve örgütlenmeleri amaçlarına ulaşamadılar. Komplonun ulusal, uluslararası, bölgesel ve hatta içimizde bile dayanakları olmasına rağmen başarılı olamadılar. Özellikle ABD, TC-AKP ve Güneyli güçlerin özel gayretiyle partimizin içinde bir işbirlikçi ve ihanetçi eğilimi örgütlemek için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Ferhat-Botan çeteci ve tasfiyeciliği üzerinden hareketi içten çözme ve çökertmeyi esas aldılar. Yoğun bir psikolojik bombardıman geliştirerek, sahte vaatler ve aldatıcı çözüm arayışlarını öne çıkarıp, bunu uygulayacak ve temsil edecek bir örgüt olsun istediler. İnanılmaz vaatlerde bulundular. İnançsız ve zafiyet sahibi kişiliklere sürekli hitap ederek partiyi kanser gibi sarmalayıp Önderlik çizgisinden koparmaya ve imha etmeye çalıştılar. Önderliğin yeni paradigma geliştirmesini fırsat bilerek ve içini boşaltıp tersyüz ederek tasfiye amaçları için “ideolojilerin ve partilerin dönemi bitti” dediler. Parti ve direnen herkesi Önderliğin paradigmasını kavramamaları ve gereklerini yerine getirmemeleri için liberalizmin kuşatmasına alarak kişilikten düşürmeye, onursuzlaştırmaya ve baştan çıkarmaya çalıştılar. Böylece amaçlarına ulaşmak istediler.

TASFİYECİLİK VE İHANET

Kolay bir dönem değildi tabi. Önderliğe yoldaş olmak, ilkelerde ısrar etmek, ikirciksiz ve kararlı tutum sahibi olmak, tam da bu dönemlerde gerekliydi. Böyle olmayanlar kendilerini adeta satılığa çıkardı ve bir kısım da buna alet edilerek büyük ihaneti yaşadı. İman ve inanç gücüyle yürüyenler ve Önderliğe sadakatle bağlı olanlar ise tarih, önderlik, halk ve şehitler gerçekliği karşısında ant içerek, tarihle hesaplaşmanın kararlılığından hiçbir şey yitirmeden mücadeleye devam ettiler. Her şeyin tartışıldığı ve her şeyin eritilmek istendiği, ilkelerin, dokunulmaz değerlerin bile gölgelenmeye çalışıldığı bir ortamda yüksek kararlılık düzeyi ve inanç kadar büyük bir ideolojik güç sahibi olmanın ne kadar hayati önemde olduğu gerçeğini yaşayarak bir kez daha gördük.

Bu ortamda Önderliğin henüz yeni geliştirdiği, daha doğrusu daha önce olup da tam bir paradigma haline dönüşmeyen görüşlerini derinliğine kavrama durumunda değildik. Deyim yerindeyse birçokları adeta bir boşluğa düşmüştü. Bizler ise inançla ve sadakatle yürümeyi esas almıştık, biraz da paradigmayı anlayarak sürece cevap olmaya çalışıyorduk. Esasen Ferhat ve Botan şahsında gelişen çeteci tasfiyeciliğin ve ihanetin panzehiri Önderliğimizin hazırlayıp sunmuş olduğu yeni paradigması oldu. Önderliği anlamakla inanç ve karar düzeyimizi birleştirdiğimiz ölçüde her türlü parti ve ahlak dışı yaklaşımla yine ideolojimizle ve yaşam gerçekliğimizle, ilkelerimizle ve değerlerimizle oynayan buna ters düşen ve ihanet eden anlayış, tutum, kişi ve güçlere karşı daha bilinçli ve daha kararlı bir mücadele geliştirerek, Önder Apo’nun çizgisini tekrar egemen kılmayı başardık. PKK’nin feshedilmesini adeta bir bayram gibi karşılayan böylece parti yaşamı ve parti iradesi yerine kendi yaşamımı ve iradesini esas alan kişilikler her şeyin artık bittiğini savunan bir noktaya gelmişlerdi. Gerçekten partisizliğin yaşamımızda nelere mal olduğuna, büyük acılar, sorunlar, tahribatlar ve kayıplar yaşayarak tanıklık ettik. PKK’nin yeniden inşası ve tarihsel 1 Haziran 2004 hamlesiyle birlikte partimiz yeniden doğrultusunu kazanmış, kararlı ve görkemli bir mücadele sürecini başlatmıştır. Önder Apo esaret koşullarında neredeyse günlük olarak verdiği perspektif ve doğrultuyla hareketi yeniden toparlamıştır. Önderliğe bağlı kadroların ve halkın birlikte çeteci tasfiyeciliğe ve ihanete karşı kararlı mücadelesiyle çeteci tasfiyecilik ve ihanet boşa çıkarılmış ve PKK gerçek kökleri üzerinde bir kez daha büyüme ivmesini kazanmıştır.

Gelinen noktada uluslararası komplonun boşa çıkarıldığını söylemek rahatlıkla mümkündür. Komplo boşa çıkarılmış ve fakat tam olarak tasfiye edilip, yok edilememiştir. Kapitalist modernite bir sistem olarak var oldukça yine TC sömürgeciliği niteliğini korudukça ve en önemlisi de önderliğimiz esaret koşullarında tutuldukça komplo her zaman bir biçimiyle varolacaktır. Komplodan anladığımız Önderliği etkisizleştirme, hatta başarabilirlerse tasfiye etme ve hareketimizi çözme, çökertme ve çözüm gücü olmaktan çıkarmadır. Bunun için görülen ve görülmeyen boyutta, açık ve sinsi birçok mücadele yöntemiyle üzerimize gelecekleri kesindir. Bu bazen ideolojik, ahlaki, politik, diplomatik ve propaganda boyutuyla bazen fiziki tasfiye amacıyla, bazen de her türlü özel ve psikolojik savaş yöntemiyle devam edecektir. Önemli olan şudur: Önder Apo’nun duruşunda ve çizgisinde kırk yıllık mücadelemizde kanıtlandığı gibi her zaman başarı ve zafer vardır. Dolayısıyla komplonun, Önder Apo’nun çizgisi ve duruşu karşısında başarı şansı hiçbir zaman olmayacaktır. Bu tamamen Önder Apo’yu anlamak, yaşamak ve her düzeyde temsil etmekle mümkündür. Uluslararası komplo ideolojik, psikolojik ve de siyasi olarak çökertilmiş ve geriletilmiştir. Buna tamamen son vermek Önder Apo’nun özgürlüğüyle mümkün olacaktır. Bunun içindir ki bugün temel sorunumuz ve mücadelemizin esas hedefi Önderliğimizin özgürlüğü ekseninde gelişmektedir. Dolayısıyla geriletilen komplonun tamamen bertaraf edilmesi ve Önderliğimizin özgürlüğü gündemimizdedir. Bütün alanlarda çalışma ve mücadelenin bu amaç temelinde gerçekleştirilmesi bizim için esastır.

Aslında mücadele dolu her günümüz ve anımız aynı zamanda uluslararası komplodan ve onun her türlü dayanaklarından bir intikam alma biçiminde geçmektedir. TC sömürgeciliği ise, Önderliğimizin üzerinde ideolojik, siyasi, diplomatik, ahlaki, hukuki ve insanlık dışı bir tecrit ve izolasyon geliştirmektedir. Partimizin ve halkımızın Önderliğimizin yaşayıp yaşamadığından bile bihaber olması hepimiz için hem büyük bir acı hem de inanılmaz düzeyde mücadeleyi yükseltmenin gerekçesi olmaktadır. Önderliğimizin üzerinde tecrit uygulayarak sözüm ona taviz koparmak istediler. Fakat Önderliğimizin buna karşı gösterdiği yüksek direniş tutumu gözler önündedir. Yine Kürt legal siyasetine ve halkımıza karşı her türden soykırım politikalarını uygulayarak, binlerce demokratik siyasetçiyi zindanlara atarak, gerilla üzerinde her türlü imha silahını sınırsız kullanarak Önderliğimize, hareketimize ve halkımıza karşı bir tutum dayatmasını geliştirmek istediler. Gerek halkımızın gerekse Kürt legal siyasetinin boyun eğmeyen direnişçi tutumu onların bu konuda da sonuç almasını boşa çıkarmıştır. AKP devleti tüm imkanlarını seferber ederek gerilla güçlerimizi Sri Lanka örneğinde görüldüğü gibi kuşatarak imha etmeyi önüne koymuştu. Ancak gerillanın geliştirdiği yüksek fedai ruhu, kararlı direnişi ve yaratıcı mücadele tarzı AKP’nin tüm hesaplarını alt üst etmeye yetmiştir.

GÖRKEMLİ MÜCADELE SÜRECİ

Şimdi görkemli bir mücadele sürecindeyiz. Bölgedeki gelişmelerle birlikte halkımızın gösterdiği onurlu direniş ve mücadelemizin ulaşmış olduğu düzey zafer ruhuyla gelişmektedir. Bu ruh gücünü Önder Apo’nun tarihte eşine çok az rastlanan büyük direnişinden almaktadır. Gerillanın Zagros ve Botan’da gösterdiği kahramanlık TC sömürgeciliğini şimdiden şoke etmiştir. İşgalci ordunun savaş iradesi büyük ölçüde kırılmıştır. Mücadele ülke sathında büyük bir kararlılıkla her gün yeni ivmeler kazanarak gelişmektedir. Halkımızın AKP sömürgeciliğine karşı tam bir psikolojik, siyasi ve ulusal kopuşu geliştirerek süreçte daha kararlı rol oynamasıyla birlikte gerçek bir devrimci halk savaşını geliştireceğimiz kesindir. Bu amaçla hareketimizin yönetiminin tüm halkımıza yönelik geliştirdiği Devlet dairelerinde Türkçe konuşmayın, Asimilasyon kurumları olan okullara eğitime gitmeyin, Sömürgeci orduya askerlik yapmayın, Sömürgeci mahkemelere gitmeyin ve Vergi vermeyin çağrılarını oldukça güçlü bir biçimde pratikleştirerek geliştirmek tarihi bir görevdir. Devrimci halk savaşının gelişmesiyle TC sömürgeciliğinin iradesi kırılacak, bu temelde Önderliğimizin özgürlüğüyle birlikte, halkımızın özgürlüğü de gerçekleşecektir.

Kuzey Kürdistan’daki bu gelişmelerle birlikte Batı Kürdistan’da da özgürlük devriminin adım adım gelişmesi büyük heyecan veriyor. Çalışma, savaş ve başarma istem ve arzusunu oldukça güçlendiriyor. Kürdistan’daki bu gelişmeler sömürgeciliği, Kürt işbirlikçiliğini ve arkasındaki sistemi oldukça sıkıştırmış bulunuyor. Bu sıkışıklıktan çıkmak ve tehlike yaşamamak için söz konusu güçler büyük bir çaba içerisindedir. Bunlara fırsat tanımamak, tarihin, Önder Apo, şehitler ve halkın istemini yerine getirmek için büyük bir kararlılıkla özgürlük devrimini başarıya götürmek, bu amaçla Devrimci Halk Savaşını daha da ileriye taşımak gerekiyor. Bütün enerji, yetenek ve olanakların bulunulan bütün alanlarda bu amaçla harekete geçirilmesi gerekiyor. Bu başarılırsa Önder Apo ve halkımızın özgürlüğü gerçekleştirilecektir.

Belirttiğimiz gibi uluslararası komplo boşa çıkartılmış olmakla birlikte tümden yenilgiye uğratılamamıştır. Uluslararası komplocu güçler mücadelemiz sonucunda eskisi gibi kararlı davranamamaktadırlar. Ancak sömürgeci Türk faşizmi ve işbirlikçi-teslimiyetçi Kürtlerle birlikte komployu yeni bir biçimde örgütleyip yürütmek için büyük bir çaba içerisinde bulunmaktadırlar. Özellikle Batı Kürdistan’daki Kürt statüsünün özgür Kürt’le değil de işbirlikçi teslimiyetçi Kürt’le geliştirilmesi, işbirlikçi, teslimiyetçi Kürdün bütün Kürdistan parçalarında egemen kılınması için çabaladıklarını görüyoruz. Faşist Türk sömürgeciliğinin denetiminde olan muhalefet ve kapitalist modernist sistemin öncülüğünü yapan güçler birlikte Rojava özgürlük devrimini boğarak sonuç almaya çalışıyorlar. Kapitalist modernist sistem ve onun çıkarlarını savunmakla görevli olan NATO Siyasi İslam stratejisiyle bir bütün Ortadoğu’yu ve Kürdistan’ı çıkarları temelinde yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Bu amaçla bu stratejiyi Kürdistan’da uygulayacak AKP, Fetullah gülen ve sahte Kürt İslam’ı görünümünde parti ve örgütler geliştirilmektedir. Bunlarla Kürdistan’ı çıkarlarına göre şekillendirmek istemekte bu temelde Önder Apo ve PKK’ye karşı mücadele geliştirmektedir. Önder Apo ve PKK’yi Kürt sorununda çözüm gücü olmaktan çıkarmak amacıyla faşist Türk sömürgeciliğine ve Kürt işbirlikçi-teslimiyetçi güçlerine her türlü desteği sağlamaktadır. Ama Önder Apo öncülüğünde ve çizgisi temelinde geliştirilen mücadele bu strateji ve güçleri oldukça sıkıştırmış, yer yer etkisiz hale getirmiş bulunuyor. Sorun Kürdistan’da özgür Kürdün mü, işbirlikçi-teslimiyetçi Kürdün mü egemen olacağı sorununun çözümüne odaklanmış bulunuyor.

KOMPLOCULAR MUTLAKA BUNUN ALTINDA KALMALI

Yürütülen mücadeleyle siyasi ve askeri inisiyatif ele geçirilmiştir. Eğer ele geçirilen inisiyatif doğru değerlendirilirse uluslararası komplonun yeniden diriltilmesi ve başarı elde etmesi çok zordur. Özgürlük Hareketinin sonuç alması çok büyük bir olasılık haline gelmiştir. Bunun sonucunu belirleyecek olan kadronun görev ve sorumluluklarının hakkını zamanında ve eksiksiz vermesidir.

Uluslararası komplonun yıl dönümünü yaşadığımız bu günlerde tüm halkımız komplonun yıldönümünü AKP’nin şahsında Siyasi İslam Stratejisiyle kesin ve nihai hesaplaşmanın bir gerekçesi yaparak, ulusal onuruna ve önderliğine sahip çıkmalı, mücadeledeki kararlı ve inatçı tutumunu geliştirmeli ve tüm gücüyle ayağa kalkmalıdır.

9 Ekimi partimize ve halkımıza yaşatanlar, mutlaka bunun altında kalmalıdır.

9 Ekim her Kürdistanlı için en başta kendini sorgulayarak mücadele azmini yükseltme günüdür.

9 Ekimle halkımızın geleceğini karartmak isteyenler ne kadar büyük oynadılarsa ancak o büyüklükte bir direnişle karşılaştıklarında yenilgiye uğrayacaklardır.

Tüm kadrolarımızı, tüm yoldaşları ve yiğit halkımızı bu temelde Önderlik etrafında bir kez daha kenetlenerek AN AZADİ AN AZADİ şiarıyla mücadeleye çağırıyor ve Önder Apo’nun özgürlüğüyle birlikte halk olarak özgürlüğümüzü kazanacağımıza dair inancımızı bir kez daha yineliyoruz. Bu temelde yürüyor ve başarıyoruz.”

 

 

 

Cemil Bayık: Savaş şehirlere yayılacak

Cemil Bayık: Savaş şehirlere yayılacak

ANF

05 Şubat 2012

 

Behdinan – Artık AKP’den beklenti duyan bir pozisyonu değil, kesintisiz direnişi ortaya koyacaklarını duyuran KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık, ‘’Artık bunun dağı, şehri, metropolü kalmayacak, savaş her alana yayılacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi devletin askeri güçlerine, polis ve kontrgerilla güçlerine, bu savaşın merkezinde yer alan idari ve siyasi güçlere yönelecektir. Savaş geçmiş dönemden farklı sürecektir’’ dedi.

AKP’nin, Kürtlerin demokratik özerklik projesine tutuklama ve saldırılarla karşılık verdiğini hatırlatan Bayık, devletin Roboski katliamını bilinçli olarak, gözdağı amacıyla gerçekleştirdiğini dile getirdi.

AKP Hükümeti’nin KDP üzerinde baskı kurarak PKK’ye saldırmayı deneyeceğini belirten Bayık, önümüzdeki sürece ilişkin açıklamalarda bulundu.

* Şubat ayıyla birlikte yeni bir hamlenin başlayacağını açıkladınız. Bu konuda bilgi verebilir misiniz? 

- Her şeyden önce hem siyasal, hem askeri, hem de ideolojik alanda yedi aydır büyük bir mücadele sürmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi geçen yıl hem siyasi, hem askeri, hem de ideolojik alanda başarılı olmuştur. Belki hedeflerinin tümüne ulaşamamıştır, ama siyasi olarak başarı kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi’nindir. Bütün devlet imkanları kullanılmasına rağmen, 12 Haziran seçimlerinde en başarılı parti BDP ve Kürt demokratik hareketi olmuştur. Esas başarı AKP’nin değil, Kürt demokratik hareketinindir. Kürdistan’ın genelinde Kürt demokratik hareketi kazanmıştır. Kürdistan’da AKP’nin daha fazla oy aldığı iddia ediliyor, ama bu doğru değildir, psikolojik savaşın gerçeği çarpıtmasıdır. Bu bilerek yapılıyor, “Oyların fazlasını AKP alıyor, bu nedenle BDP Kürtleri temsil etmez” denilmek isteniyor. Gerçek bu değildir. Kaldı ki yüz yıllık asimilasyon, Türkleştirme ve inkâr politikası yok muydu? Bunu zaman zaman kendileri de söylemiyorlar mı? Yeri gelince psikolojik savaş propagandası gereği AKP’nin farklı olduğunu göstermek için “geçmişte şunlar yapıldı, bunlar yapıldı” denilmiyor mu? Bunun sonucunda belirli kesimler Kürtlüğünden uzaklaşmış olabilir, halk olarak en demokratik taleplerini isteme durumundan çıkarılmış olabilir. Özellikle Türkiye’yle sınır bölgelerde özel savaş politikaları uygulanmıştır. Bir Şark Islahat Planı vardır. Daha o zaman bile Dersim’in nasıl boşaltılacağı planlanmıştır. Bugün Dersim’den, Sivas’tan, Malatya’dan, Maraş’tan Alevi Kürtler Avrupa’ya göçertilmiştir.

Kaldı ki, BDP Kürdistan genelinde Kürtlerin oyunun yüzde 70’inden fazlasını almaktadır. Yine Türk devleti özel savaşla, psikolojik savaş yöntemleriyle Araplar, Mahalmi denilen topluluklar ve Türkmenleri Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kışkırtmış olabilir. Onların oyları genelde AKP’ye gitmektedir. Ama bu durum Kürdistan genelinde Kürt halkının oylarının çoğunluğunu Kürt demokratik hareketinin aldığı gerçeğini değiştirmez. Kürtlerin oylarının esas olarak ne olduğunu gösterecek birkaç büyük şehir vardır. Bunlar Diyarbakır’dır, Van’dır, Batman’dır. Bunlar Kürdistan’da Urfa dışındaki en büyük şehirlerdir. Buralarda BDP’nin açık ara oy aldığı açıktır. Özcesi, siyasal alanda Kürt demokratik hareketi başarılı olmuştur.

‘ASKER VE POLİSİ YAZ AYINDA ÇARESİZ HALE GETİRDİK’

Türk devleti Önder Apo’nun ve hareketimizin demokratik siyaset yoluyla sorunu çözme yaklaşımlarına olumlu cevap vermeyince, Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin oyalama, aldatma ve zamana yayıp tasfiye etme politikalarına ‘dur’ demiştir. AKP’nin bu politikalarına karşı gerilla direnişinin nasıl etkili olduğunu yaz boyu gördük. Askerin ve polisin nasıl hareket edemez hale geldiğini, çaresiz kaldığını bizzat kendileri kabul ettiler. “10-15 aylık askerlerle savaşılmaz, özel ordu lazım, özel kuvvet lazım” denilmemiş miydi? Sürekli bunun propagandası yapılmamış mıydı? Eğer bu ordu gerilla karşısında başarılı ve etkili olsaydı, bu tür tartışmalar özellikle geçen yaz fazlasıyla yapılır mıydı? Açıktır ki, gerilla da önemli bir direniş göstermiştir. Karşısındakini küçümseme ve tedbirsizlikler nedeniyle bazı kayıplar vermiş olması bu gerçeği değiştirmez.

‘KÜRT HAREKETİ AKP’NİN DEMOKRAT OLMADIĞINI GÖSTERDİ’

Öte yandan ideolojik alanda da AKP başarısız kalmıştır, kendine demokrat, kendine Müslüman maskesi düşmüştür. Bugün fazlasıyla eleştirilmektedir. Kendinden yana olan kesimler bile artık AKP politikalarının otoriter olduğunu, AKP’nin Ankaralılaştığını, sistemle bütünleştiğini söylemektedir. Bu aslında AKP’nin ideolojik olarak yenilgisini ifade etmektedir. AKP’nin en güçlü dayanağı kendine demokrat, kendine Müslüman maskesiyle toplumu aldatmasıydı. Gücünü buradan alıyordu. Bu maskenin düşmesiyle birlikte gücü tükenmiş, güçsüzleşmiştir. AKP’nin kendine demokrat, kendine Müslüman yüzü açığa çıkmıştır. Bu nedenle artık daha fazla milliyetçi söylemlere sarılıyor, milliyetçiliğin öncülüğünü şimdi AKP yapıyor. Zayıfladığı için milliyetçiliğe sarılarak ayakta kalkmaya çalışıyor. AKP açısından bu bir eksen kaymasıdır; bugüne kadar dokuz yıldır kendisini ayakta tutan ideolojik ve siyasal dayanaklarını kaybetmesidir. Özgürlük Hareketi’nin son aylardaki mücadelesiyle deyim yerindeyse AKP Aşil Topuğundan vurulmuştur. Artık öyle kitleleri kendine demokrat, kendine Müslüman maskesiyle kandırabilecek durumda değildir. Özgürlükçü demokratik bir alternatif ortaya çıktığında AKP’nin pabucu artık dama atılacaktır. AKP zaten bunu gördüğü için bu kadar öfkeleniyor, hırçınlaşıyor, saldırıyor. Kürt demokratik hareketine bu kadar saldırmasının nedeni de budur.

Kürt Özgürlük Hareketi bu direnişiyle AKP’nin maskesini düşürerek en büyük başarıyı gerçekleştirmiştir. Tabii siyasi olarak başarı elde etmiş, askeri olarak önemli darbeler vurmuş, orduyu ve polisi çok zor duruma sokmuştur. Ancak önümüzdeki dönemde esas olarak mücadelenin sonucunu belirleyecek olan AKP’nin maskesinin düşürülmüş olmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin bu maskesini düşürerek mücadele zeminini güçlendirmiştir. Bugün binlerce siyasetçi tutukludur. Kürt toplumu bunu değerlendirmekte ve tutum almaktadır. Bu öyle demagojiyle üstü örtülecek bir durum değildir. AKP’nin yaz boyu sürdürdüğü saldırılar Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek soykırımın önündeki engelleri kaldırmaya yöneliktir.

‘ROBOSKİ KATLİAMI GÖZDAĞI ANLAMI TAŞIYOR’

Roboski’de gerçekleşen büyük katliam Türk devletinin yürüttüğü savaşın hangi boyutlara ulaştığının kanıtıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için artık her yol ve yöntem mubahtır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda her yol ve yöntem mubah sayıldıysa şimdi de aynı durum geçerlidir. Kuşkusuz çok deşifre olmuş yöntemler yerine yeni yöntemler ve yollar deneniyor. Örneğin hiçbir dönemde görülmedik ölçüde hukuk faşizmi, hukuk terörü estiriliyor. Roboski gibi açıkça vuruluyor, ama kaza oldu deniliyor. Ya da “devlet içindeki bir kesim ile PKK ittifak yapmış, Roboski olayını gerçekleştirmiş” denilerek işin içinden sıyrılmaya çalışılıyor. Sanki çocuk kandırıyorlar. Bu söylemlere en çok da Roboski halkı öfkelenmektedir. Roboski halkı biliyor ki, bu katliamın ne PKK ile uzaktan yakından ilişkisi vardır ne de yanlışlıkla yapılmıştır. Bu katliamın tek amacı vardır, o da halka gözdağı vermektir. O kadar bilinen korucu köyü olacak, ama yanlışlıkla vurulacak! Buna kim inanır, zaten inanmıyor da. Bu öyle devlet içindeki derin bir gücün AKP’ye yaptığı bir komplo da değildir. Artık olumsuzlukları devlet içinde bir yerlere bağlayarak AKP’nin kendini bu işten sıyırması mümkün değildir.

‘AKP’DEN BEKLENTİ DUYMAK YERİNE; KESİNTİSİZ BİR DİRENİŞ KARARI VERDİK’

Son altı ayda ciddi bir savaş yaşandı. Şimdi kış süreci olduğundan çatışmalar azalmıştır. Ancak bu kış ne askeri alanda çatışmalar bitmiş, ne de demokratik siyasal mücadele durmuştur. Halk sürekli hareket halinde olmuştur. BDP’ye sahip çıkma eylemlerinde halk demokratik mücadele gücünü defalarca göstermiştir. Roboski katliamını protesto etmek için halk her alanda ayağa kalkmıştır. İşte böyle bir siyasal süreç yaşadık. AKP açıkça “tasfiye edeceğim, bitireceğim” diyor, “sonuna kadar bu işi böyle yürüteceğim” diyor. Bizden buna karşı ne yapmamız beklenebilir? Tabii ki bir devrimci hamlenin geliştirilmesi, bir devrimci direnişin ve devrimci savaşın yürütülmesi gerekiyor. İdeolojik, siyasi ve askeri olarak bu kadar saldırının yürütüldüğü bir ortamda toplanan PKK Parti Meclisi de durumu değerlendirmiş, 2012 yılının büyük bir mücadele yılı olacağını öngörmüş, AKP’nin politikalarını boşa çıkarma açısından direnişi yükseltme kararı almıştır. Binlerce siyasetçinin tutuklu olduğu, Önder Apo üzerinde tehdit ve şantaj politikasının izlendiği, AKP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda bir projesinin olmadığı ve demokratik özerklik talebini kabul etmeyeceğini açıkça dillendirdiği bir ortamda direnmekten başka seçenek olmadığı ortaya konulmuştur. AKP’nin politikalarına karşı beklentili ve tereddütlü yaklaşmanın bu politikaların başarısına zemin sunacağı tespit edilerek, AKP Kürt sorununda somut ve net adımlar atmadığı takdirde direnişin kesintisiz geliştirilmesi gerektiği kararına ulaşılmıştır.

Zaten halkımız 15 Şubat’ın yıldönümüyle birlikte her yıl olduğu gibi bu yıl da Önderliğe sahip çıkacaktır. Zaten savaşın odaklandığı yer İmralı’dır. İmralı merkezli bir mücadele sürmektedir. Bu bakımdan bu defa da 15 Şubat komplosunun yıldönümü gelirken, Önderlik etrafında İmralı odaklı bir direniş hamlesi gelişecektir. Önder Apo da zaten görüşe çıkmayarak bu tutumunu açıkça ortaya koymuştur.

* Hareketinizin sık sık dile getirdiği Devrimci Halk Savaşından bugüne kadar yürütülen mücadele göz önüne alınırsa, kapsamı, niteliği ve hedefleri açısından neyi anlamak gerekiyor? Bu mücadelenin temel aktörleri, yürütücüleri kimler olacak ve kullanacağı silahlar neler olacak? 

- Devrimci halk savaşı bizim literatürümüzde yeni bir şey değildir. Biz başından itibaren devrimci bir halk savaşı yürütmek için örgütlenmiş bir hareketiz. Hareketimizin, mücadelemizin özü devrimci karakterdedir. İnkârcılığı ve sömürgeciliği devrimci halk savaşıyla yenilgiye ve başarısızlığa uğratma hedefimiz vardı. Kuşkusuz devrimci halk savaşımız geçmişte klasik halk savaşı biçimindeydi. Uzun süreli halk savaşı olarak da tarif ediliyordu. Ancak daha sonra savunma, denge ve saldırı biçimindeki uzun süreli halk savaşı yerine yeni bir yaklaşım benimsendi; gerilla direnişi ile serhıldanların iç içe olduğu bir mücadele biçiminde ele alındı. 1990 yılından bu yana mücadele böyle yürütülmektedir. 2000’li yıllardan sonra demokratik siyasal mücadele de, halkın mücadelesi de devrimci halk savaşında gerilla kadar önemli bir boyut haline geldi. Bu yönüyle mücadele daha karmaşık, çok boyutlu bir karaktere kavuştu. Taktikleri daha da zenginleşti. Özellikle Önder Apo 1993’ten bu yana demokratik siyasal çözüm yöntemlerini sürekli denedi. Dirilişin tamamlandığını, demokratik siyasal çözümün artık mümkün hale geldiğini belirtti. Bu doğrultuda 18-19 yıl demokratik siyasal çözüm için çaba gösterdi. Geçen süreçte bu yönlü çabalar daha da arttırıldı. Dünya koşulları, Kürt halkının örgütlenme ve bilinç düzeyi, Kürt sorununun çok net biçimde açığa çıkmış olması, bu konuda Türkiye toplumunun da belirli düzeyde bilinçlenmesi gibi etkenler bir araya getirildiğinde, Önder Apo ve hareketimiz demokratik siyasal mücadele ve demokratik çözüm imkân dahiline girdiğinde bunun denenmesi gerektiği biçiminde bir yaklaşımı benimsedi. Bu yönüyle ille de savaşalım, savaşarak Türk devletini ve ordusunu yenilgiye uğratalım, bu sorun sadece savaşla çözülür, başka türlü çözüm gelmez gibi bir yaklaşım içinde olmadık.

Ancak bütün çabalarımıza rağmen, Türk devleti demokratik siyasal çözüm niyetini ortaya koymadı. Bunun için adımlar atmadı. AKP hep Kürt sorununu çözeceğinden söz etti, ama bu çözümün esas faktörü olan Kürtlerin bir ulus, bir ulusal toplum, bir topluluk olarak kabul edilmesi, demokratik siyasal iradesinin tanınması, dolayısıyla kendi kendisini yönetmesinin kabul edilmesi konusunda olumlu bir tutum içinde olmadı. Anadilde eğitim, Kürtçenin kamusal alanda kullanılması, dil, kimlik ve kültür özgürlüğünün tanınması yaklaşımlarını ciddiye almadı. Kendine göre bazı kırıntılar vererek bu sorunu bitireceğini düşündü. Sorunun esasına dokunmadı. Bu sorunun ne olduğunu anlamak istemedi. Sorunu olduğu gibi çözümü de kendilerine göre anladı. Çözüm dediği şey de gerçek bir çözüm değil, daha çok eski amaç ve politikaların yeni koşullarda sürdürülmesi biçimindeydi. Demokratik siyasal çözüm konusundaki çabalarımız ve gösterdiğimiz fedakârlıklar boşa çıkınca, mücadeleyi geliştirmek kaçınılmaz hale geldi. Zaten hareketimiz hem demokratik siyasal çözüm seçeneğine önem vermiş, hem de AKP’nin ciddiyetsiz ve samimi olmayan tutumlarını görerek tedbirlerini almıştır. Demokratik siyasal çözüm seçeneğini kabul etmezse, bu tutuma karşı devrimci halk savaşını geliştirerek AKP’nin çözüme zorlanması, Kürt sorununun demokratik çözümünün hedeflenmesi, bu da olmuyorsa Kürt halkının kendi demokratik siyasal çözümünü kendisinin yaratması biçiminde bir yaklaşımı benimsemiştir.

‘AKP, ÖZERKLİK İLANINA TUTUKLAMA VE SALDIRILARLA KARŞILIK VERDİ’

AKP Hükümetinin demokratik çözüm yaklaşımı olmadığı için DTK’nin demokratik özerklik yaklaşımına çok sert tepki verdi. Bu bile onun bir çözüm politikasına sahip olmadığının açıkça ilanıydı. Yoksa DTK’nin, böyle bir sivil toplum örgütünün “Demokrasi içinde toplumun örgütlenmesini, kendi kendini yönetmesini fiili olarak gerçekleştireceğiz, bu temelde demokratik özerkliği inşa edeceğiz” yaklaşımına çok sert tepki gösterilmezdi. AKP’nin demokratik özerklik ilanına sert tepki göstermesi, AKP’nin zihniyetinin, amacının ve bu amaç doğrultusunda yürüteceği politikanın ne olacağını gözler önüne serdi. AKP’nin bu yaklaşımı mücadelenin çok sert zeminde gelişmesini beraberinde getirdi. Demokratik özerkliğin ilanıyla birlikte, AKP yürüttüğü siyasi soykırım saldırılarını BDP’yi tümden tasfiye etme saldırısına dönüştürdü. Öyle bir hukuk terörü estirdi ki, halkın demokratik mücadelesini, Kürt halkının harekete geçerek demokratik çözüm istemesini şiddetle ezeceğini ortaya koydu. Bu saldırılarla halkın kendi demokratik sistemini kurmasını ve bu temelde demokratik siyasal çözümü dayatmasını engellemeye çalıştı. Bu yönüyle faşist bir saldırı içine girdi. Öyle söylenildiği şekliyle bu siyasi soykırım operasyonlarıyla devrimci halk savaşının engellenmesi gibi bir durum yoktur. Devrimci halk savaşı yürüdü. Esas olarak da hem kırsal alanda hem de şehirlerde gerilla devrimci halk savaşını yürüttü. Halkın demokratik siyasal mücadelesi, kendini demokratik toplum haline getirme örgütlenmesi ve çabası tüm engellemelere rağmen durmadı.

Devrimci halk savaşının halk boyutunda bazı yetersizlikler ortaya çıkmış olabilir. Bu kadar baskının yoğun olduğu bir ortamda kimi yetersizliklerin çıkmış olması anlaşılırdır. Bu da esas olarak şuradan kaynaklandı: Geçen dönem yumuşak geçtiği için –ki o zaman görüşmeler oluyordu- toplumda bir beklenti oluştu. Acaba bir çözüm olabilir mi beklentisinin olduğu bir ortamda başlangıçta bir ölçüde gevşek bir yaklaşım görüldü. Hareketimiz her ne kadar bu konuda toplumu uyarsa ve AKP’nin politikalarını teşhir etse de, ilk önce saldırıların bu düzeyde olacağı beklenmedi. AKP’nin her alanda böylesi şiddetli bir saldırı yürüteceği öngörülmedi. Kuşkusuz bu tür yaklaşımlar AKP’yi doğru değerlendirememeden kaynaklanıyordu. Bu yönüyle AKP bu ortamda her gün operasyonlar yaparak halkı sindirmeye, halkın demokratik mücadelesini kendine göre ezmeye çalıştı. Bir sindirme ve ezme harekâtı yürüttü.

Politikaları ve buna karşı gösterilen direniş dikkate alındığında, AKP’nin bu faşist saldırıları hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü AKP’nin bir çözüm politikası yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi direnişe geçince mücadelenin sertleşmesi de gündeme gelecekti. Ya AKP’nin politikalarına teslim olunacak, ya da bu oyalama ve tasfiye politikalarına karşı tavır alındığında AKP Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilgili olsun veya olmasın, sempatizan veya taraftar herkese saldıracaktı. Kürt demokratik hareketine ve kurumlarına saldırarak Kürt halkının, demokratik kişi ve çevrelerin iradesini kırmayı hedefleyecekti. Halkın ve demokratik siyasetçilerin AKP’den bu kadar saldırı beklememesi bir yönüyle de anlaşılırdı. Çünkü 1980’li ve 1990’lı yıllarda bile demokratik siyasetçilere ve Kürt yurtseverlere bu düzeyde bir yönelim olmamıştı. Şimdi kadro ya da sempatizan olup olmadığına bakmadan AKP yargısı önüne gelen herkesi tutukluyor.

AKP’nin 12 Eylül rejimi gibi Kürt Özgürlük Hareketi’nin kökünü kazıma politikası bu tür uygulamaları ortaya çıkardı. Bu savaş sürüyor ve daha da keskinleşerek sürmesi gündemdedir. Artık gelinen aşamada AKP’nin politikaları netleştiği, toplum da bu konuda aydınlandığı ve kimse AKP’den bir çözüm yaklaşımı beklemediği için, önümüzdeki dönemde devrimci halk savaşı daha geniş kesimleri kapsayarak sürecektir. AKP istediği kadar baskı uygulasın, istediği kadar tutuklama yapsın, bu savaş durdurulamayacak, hatta bu hukuk terörü ve faşizmi ters tepecektir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi birkaç günlük ekonomik mücadele ya da hak mücadelesi ortamında şekillenmemiştir. Bu mücadele herhangi bir hak mücadelesi değildir; bir halkın ulusal varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesidir, bin yılların özlemine kavuşma mücadelesidir. Yüz yıllık büyük baskı ortamından kurtulup ulusal varlığını tehdit eden saldırıyı püskürtme sorunudur. Özcesi burada varlık sorunu söz konusudur, bir var olup olmama savaşı vardır. Bu bakımdan önümüzdeki dönemde bu mücadele her türlü zorluklara rağmen sürdürülecektir.

‘ARTIK DAĞ, ŞEHİR, METROPOL AYRIMI YOK; SAVAŞ HER ALANA YAYILACAK!’

Önümüzdeki süreçte gerilla mücadelesi de daha etkili bir biçimde yürütülecektir. Artık bunun dağı, şehri, metropolü kalmayacak, savaş her alana yayılacaktır. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir topyekûn savaş yürütüyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi de devletin askeri güçlerine, polis ve kontrgerilla güçlerine, bu savaşın merkezinde yer alan idari ve siyasi güçlere yönelecektir. AKP her gün demokratik siyasetçileri tutuklayacak, avukatları içeri alacak, memurları, işçileri ve gençleri tutuklayacak, gazetecileri içeri atacaksa, o zaman Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu devletin askeri, siyasi, hukuki ve idari saldırıları içinde yer alan görevlileri tutuklaması da meşrulaşır. AKP Kürdistan’da siyaseti işlemez hale getirirse, öğrencileri ve öğretmenleri tutuklarsa, bu tutuklamalarda sınır tanımazsa, buna karşı Kürt Özgürlük Hareketi’nin de vereceği cevap olacaktır. Bu yönüyle savaş geçmiş dönemden farklı sürecektir. AKP savaşı yaygınlaştırdıysa ve her kesimi savaş mağduru haline getirdiyse, o zaman Kürt Özgürlük Hareketi de mücadeleyi yaygınlaştıracaktır. Tabii ki savaş kurallarına uyacak, savaşla ilgisi olmayan sivillere yönelik herhangi bir eylem içinde bulunmayacaktır. Ama Türkiye’deki siyasi, idari ve kültürel sömürgeciliği de felç edecektir. AKP’nin dizginsiz faşist saldırıları karşısında böyle kapsamlı bir mücadeleyi sürdürmenin meşruiyeti de vardır.

Türk devleti kültürel soykırım ve tasfiye politikasından vazgeçmediği ve demokratik siyasal çözüme yanaşmadığı müddetçe bu mücadele sürecektir. Bir halkın özgürlüğü ve demokratik yaşamı için bu kadar istekli olduğu ve fedakârlık yaptığı koşullarda, Türk devleti hâlâ sözüm ona bireysel bazı haklar vererek bu işi kotarırım diyorsa, Kürt halkı da buna karşı direnişini sonuna kadar sürdürecektir. Kürtler herhalde başka halklardan daha aşağı bir halk değildir. Başka halkların özgürlük ve demokratik yaşamı, kendi kimliği, kendi kültürü ve diliyle özgür ve demokratik yaşama hakkı varsa Kürtlerin de vardır. Daha aşağısına razı olun demek Kürtlere büyük bir hakarettir. Hele bu kadar ağır bedeller ödendikten sonra Kürt halkının özgürlük mücadelesinden vazgeçirilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin kuruluşunu sağlayan savaşta bile ölenlerin sayısı on binin altındadır. Kürtler yüzyıldır ulusal varlığını korumanın peşindeler. Esas olarak Kürt’ün ulusal varlığı reddediliyor, yok sayılıyor. Ulusal varlığı kabul edilseydi, bu sorun bir günde çözülürdü. Dünyada farklı ulusal varlıkların, toplulukların sorunları nasıl çözülüyorsa, Kürtlerinki de öyle çözülürdü. Kuşkusuz Türkiye’deki çözümün özgün yanları olabilir. Ama bu bunun evrensel çözümlerden çok farklı olacağını söylemek doğru değildir. Kaldı ki Türkiye’deki çözümün farklılığını hareketimiz ortaya koymuş, bunu demokratik özerklik olarak tanımlamıştır. Demokrasi içinde özerklikten söz ediyoruz. Bu özerklik talebi bir iktidar istemi değildir. Tam tersine PKK iktidardan kaçıyor. Ama toplumun örgütlenmesini ve güç olmasını istiyor. Kürt toplumunun da örgütlü toplum olmasını istiyor, siyasi iradesinin olmasını istiyor, en temel demokratik haklarını istiyor. PKK öyle devlet olalım, şöyle sınırlarımız olsun yaklaşımı içinde değildir.

‘SAVAŞ ÖLÜMLER GETİRİYOR DİYE KÖLECE YAŞAM KABUL EDİLEMEZ…’

Buna rağmen Kürtlerin bu makul, mütevazı ve kabul edilebilir talepleri reddediliyorsa, bunun karşısında yapılacak tek yol direnmektir. Öyle kölece yaşam kabul edilemez. Savaşmayalım, savaşta ölümler oluyor, o zaman kölece yaşamı kabul edelim denilemez. Kürtler böyle bir yaşamı kabul etmiyorlar. Kürt halkı kölece yaşamaktansa özgürlük için direnerek bedeller ödemeyi kabul eden bir halktır. Eğer özgürlük bedel ödemeden olmuyorsa, bu bedeli ödemeye hazırdır. Kuşkusuz savaş ve ölümler olmadan çözümü tercih ediyor, ama olmuyorsa bedelini de ödeyecektir. Bu yanlış bir yaklaşım değildir. PKK Hareketi kölece yaşamaktansa onurluca ölmeyi tercih ederek bu direnişi sürdüren, özgürlük ve demokrasi mücadelesini bu noktaya getiren bir harekettir.

Diyarbakır zindanı deniyor. Diyarbakır Zindanı nesiyle ünlüdür? Direnişiyle ünlüdür. Bu direnişin sembolü nedir? Birincisi, son nefesinde “mezarıma halkımıza borçludur diye yazın” diyen bir özgür yaşam kararlılığı; ikincisi, “Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyen onurlu direnişçiliğidir. Yani yaşamı uğruna ölecek kadar sevmektir. Uğruna ölünecek bir yaşam için, güzel bir yaşam için bedel vermeyi göze almaktır. Biz hiçbir şeyi bir kişinin yaşamına değişmeyiz demek demagojidir, esas olarak da teslimiyeti teorileştirmek ve bir halkın var olma hakkından feragat etmesini istemektir. Devrimci halk savaşımız dün olduğu gibi bugün de Hayri’lerin, Kemal’lerin mücadele ve yaşam felsefesiyle sürdürülecektir. Bu konuda geri adım atma, teslim olma gibi yaklaşımlar bu hareketin genlerinde yoktur. Kimse Kürt Özgürlük Hareketi’ne teslimiyeti dayatamaz. Bunu Türk devleti de, başka güçler de böyle bilmelidir!

Öyle herkes özgürlüğü ve demokrasisiyle yaşayacak, kendi kimliği ve kültürüyle yaşayacak, ama Kürtlere bu haklar layık görülmeyecek! Daha Kürdistan sözünün söylenmesine bile tahammül edilmiyor. Çünkü Kürtler toplum olarak kabul edilmiyor. Kürtler için buna karşı direnmekten, devrimci halk savaşını yükseltmekten başka yol yoktur. Önümüze bu seçenek konmuştur. Önceden de bu seçenek zorunlu olarak önümüze getirilmişti, şimdi de zorunlu olarak önümüze gelmektedir. Kürtlerin haklarını tanıyan bir irade ortaya çıkmış da biz yok mu demişiz? Tam tersine yalvarırcasına Kürtlerin temel hakları isteniyor, ama buna rağmen vermeyiz deniliyor. Siz toplum ve ulus değilsiniz, ülkeniz yok, size kendi kendinizi yönetme fırsatı tanımayız deniliyor. Kendi kendini yönetme hakkını istemek iktidar alanı istemektir, devlete götürür, denilerek reddediliyor. Buna karşı ne yapılır? Buna karşı tabii ki devrimci halk savaşı yükseltilir.

* Daha önceki bir açıklamanızda 2012’nin uluslararası güçlerin daha fazla devreye gireceği bir yıl olacağını söylemiştiniz. Bununla tam olarak neyi kastettiniz? 

- Ortadoğu’daki herhangi bir sorun her zaman belirli düzeyde uluslararası karakter taşır. Uluslararası güçler şöyle veya böyle işin içinde olur. Eğer Ortadoğu dünya dengelerinin kurulduğu en önemli yerlerden biriyse, buradaki gelişmeler özellikle uluslararası düzeyde etkin olmak isteyen devletler tarafından yakından takip edilir. Biz hareket olarak 30-40 yıldır Ortadoğu’da mücadele ediyoruz. Bu mücadelenin karargâhı Avrupa değil Ortadoğu oldu. Ortadoğu’da bütün yaşananları tüm sıcaklığıyla yakından hissettik. Dış güçlerin Ortadoğu’daki gelişmelere nasıl ilgi gösterdiğine bizzat tanık olduk. Uluslararası komployla bunu yaşadık. Sürekli dış güçlerin baskısıyla karşılaştık. Sadece Türk devletiyle değil uluslararası güçlerle mücadele ettik, bölgedeki güçlerle mücadele ettik. Bu yönüyle Kürdistan özgürlük mücadelesinin uluslararası gelişmelerden nasıl etkilendiğini günlük olarak yaşayarak gördük. Bu yönüyle hareketimiz politik ve diplomatik olarak tecrübelidir. Bölge güçlerinin hangi konuda nasıl politika izlediğini, yine uluslararası güçlerin hangi politikaları izlediğini yakından takip ediyoruz. Bu konuda belki de Ortadoğu’nun en tecrübeli hareketlerinden biriyiz. Kuşkusuz devletlerin de tecrübeli bürokratları vardır. Ama kim ne kadar zorlu mücadele verirse, zorluklar yaşarsa, bu zorlukların içinde daha fazla tecrübe ve birikim edinir. Gerçekler zorluklar içinde daha iyi görülür. Biz bunu gören bir hareketiz.

Zaten kırk yıldır Ortadoğu’da varlığımızı sürdürmemiz, herhangi bir gücün kontrolü veya etkisi altına girmeden halkımızın çıkarları doğrultusunda bir politika yürütmemiz bu karakterimizi ortaya koymaktadır. Biz her zaman bölge halkları ve ülkeleriyle sorunu çözmek istedik. Dış güçler Kürt sorununa fazla müdahil olmadan sorunların çözülmesini istedik. Yaklaşımımız hep bu oldu. Çünkü uluslararası güçler bütün sorunlara ekonomik ve siyasi çıkarları gereği bakar, adımlarını bu yönlü atarlar. Onlar hiçbir zaman sorunun köklü çözümünü esas almazlar. Özellikle Ortadoğu’da sorunların köklü çözümü onların çıkarına değildir. Bu bakımdan uluslararası ekonomik ve siyasi çıkarlardan etkilenmiş, onunla sakatlanmış hiçbir çözümün gerçek bir çözüm olmayacağını, demokratik ve uzun vadeli bir çözüm olmayacağını iyi bilen bir hareketiz. Bu yönüyle her zaman Ortadoğu halklarının çıkarına uygun davranmak istedik. Bölge ülkeleriyle sorunu çözmek istedik. Bazılarının söylediği gibi PKK şöyle dış güçlerin uzantısıdır söylemi tamamen bir palavradır. Kesinlikle böyle bir yaklaşım içinde olmadık, böyle bir şeye tenezzül etmedik. Bunun Kürt sorununa çözüm getireceğine inanmadık. Kürt sorununun bu hale gelmesi, uluslararası ekonomik ve siyasi çıkarlar nedeniyle oldu. Kürt sorunu hem bölge ülkelerine karşı kullanıldı, hem de Kürtleri kontrol altına almak için mevcut bölge siyasal düzeni kuruldu. Biz sürekli Kürt sorununun bölge ülkelerine karşı kullanılan bir sorun olmasını ve Kürtlerin kullanılacak konumda tutulmasını engelleyecek bir çözüm aradık. Belki bu zor bir tutumdur, ama bu duruşu gösterdik. Bunu herkesin takdir etmesi gerekiyor.

Hiçbir güç “Biz zor durumdayken PKK uluslararası çıkarlar gereği bizi arkadan vurdu”, şöyle yaptı böyle yaptı diyemez. Kesinlikle her tutumumuz, her talebimiz, her mücadelemiz halkımızın çıkarları doğrultusunda olmuştur. Bir mücadele yürütmüşsek, bu mücadeleyi halkımızın çıkarları öyle gerektirdiği için yapmışızdır. Yoksa birilerinin bölgesel politikalarının bir parçası olmadık. Dış güçlerin etkisinde olanlar bölge devletleridir. Kürtleri egemenlik altında tutmak için hepsi sırtlarını dış güçlere dayamışlar ya da bölgedeki bazı güçlere dayanarak Kürtleri ezmek istemişlerdir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda Türk devletinin tutumu açık değil midir? Türk devleti dış güçlere dayanarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek istemiyor mu? Bu kadar baskıyı, zulmü dış güçlerin desteği ve onayına dayanarak yapmıyor mu? Dış güçlerin bu desteği olmazsa, Kürtler üzerindeki bu egemenlik sitemini uzun süre sürdürebilir miydi? Şimdiye kadar bu sorunu çözmez miydi? Gerçekler ortadadır. Kimin dış güçlerin uzantısı haline geldiğini, kimin Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için dış güçlerin uşaklığını ve ajanlığını yaptığını dünya alem görüyor.

‘AKP DIŞ GÜÇLERİN DESTEĞİYLE KÜRT HAREKETİNİ BİTİRMEYİ HEDEFLİYOR’

Biz bir iki yıldır şu öngörüde bulunuyorduk: Eğer bu sorunu demokratik siyasal yollardan çözemezsek, giderek dış güçlerin daha fazla müdahale edeceği bir süreç yaşanacak. Ortadoğu’da yeni dengelerin kurulmaya çalışıldığı bir geçiş süreci var. Bu geçiş sürecinin sonuna doğru ilerliyoruz. Eğer yeni dengelerin kurulacağı bu geçiş sürecinin içinde Kürt sorununa demokratik yollardan çözüm bulunmazsa, uluslararası güçlerin kendi istekleri doğrultusunda bir siyasal düzen kurmaya yöneldikleri, yani geçiş sürecinin ya da Üçüncü Dünya Savaşı denen sürecin sonuna gelindiği bir dönemde bu güçler daha fazla müdahil olacaklar, bütün alanları kendi istekleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışacaklar tespitinde bulunuyorduk. Onun için dış güçlerin müdahalesine gerek kalmadan sorunumuzu çözmek istedik. Ama Türkiye buna yanaşmadı. Dış güçlerin çok daha az müdahil olacağı dönemde sorunu çözmedi. Sorunu çözmeye yanaşmadığı gibi, dış güçlerin daha fazla müdahil olduğu dönemde kendisini bu güçlerin işbirlikçisi, uzantısı ve ajanı haline getirerek, onlardan destek alıp Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikasına yöneldi. Bu aslında dış güçleri daha fazla Kürt sorununun içine katmak, soruna müdahil etmektir. Kimse dış güçlerin desteğiyle Ortadoğu’da Kürt sorununu çözemez, Kürt sorunundan da kurtulamaz. Türk devleti eğer bu gerçeği öğrenememişe, demek ki yüz yıl yaşadığı Kürt sorunundan ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle mücadelesinden hiçbir şey öğrenmemiştir.

Şu anda uluslararası güçlerin bölgeye daha fazla müdahale ettiği açıktır. Artık AKP dış güçlerden destek alarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeye ve böylece Kürt sorunundan kurtulmaya çalışacak. Bölgenin sistemin kontrolünde görece istikrarlı yeni bir dengeye kavuşturulmak istendiği açıktır. Dolayısıyla yeni dengelerin oluştuğu süreçte uluslararası güçler de Türk devletinin bu zafiyetini bildiklerinden dolayı Irak sorunu, Kürt sorunu, Filistin-İsrail sorunu, İran sorunu dahil, bölgedeki çözüm bekleyen her sorunda Türkiye’ye kendi politikalarını dayatacaklardır. Çünkü yeni bir sistem kurulduğunda bunun esas olarak kendi istekleri doğrultusunda şekillenmesini isteyeceklerdir. Türk devletinin yaklaşımına göre Ortadoğu’nun şekillenmesi söz konusu olmayacaktır. Türkiye’nin isteğine göre bir Ortadoğu’nun şekillenmesi her zaman kavga, gürültü ve istikrarsızlık getirecektir. Kaldı ki, Ortadoğu’nun Türk devletinin isteği doğrultusunda şekillenmesini bölgedeki hiçbir devlet ve siyasi güç istemez. Bu bakımdan Türk devleti son birkaç yıl içindeki demokratik siyasal çözüm imkânını elinden kaçırarak bölgede iradeli politika izleme şansını da kaybetmiştir. Artık öyle denildiği gibi bölgede şöyle etkili güç olacağız, şöyle iradeli güç olacağız yaklaşımları sadece propagandaya dönüktür.

Kürt sorununu çözememiş, Kürt sorununda göbekten dış güçlere bağlı olan bir iktidar hangi konuda gerçekten Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda adım atabilir? Ya da öyle sandıkları gibi Türkiye’nin çıkarları dış güçlerin desteğini alıp Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek midir? Bunun Türkiye’nin çıkarına olmadığı açıktır. Çünkü Türkiye bu yaklaşımla Kürt sorununu çözemez, sürekli Kürtlerle kavga halinde daha fazla dış güçlere bağımlı olacak ve daha fazla yıpranacaktır. Halbuki Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin güçlenme potansiyeli fazlasıyla vardır. Gerçekten demokratikleşen bir Türkiye, demokratik temelde Ortadoğu’da etkili olabilecek bir Türkiye’dir. Yok, ben dış güçlere dayanarak yeni Osmanlı olacağım, Ortadoğu’ya hakim olacağım deniyorsa, hiçbir güç Türkiye’ye bunu yaptırmaz. Bu hayaller peşindeki bir Türkiye olsa olsa ancak Enver Paşa’nın macerası gibi bir sonuçla karşılaşır.

Biz 2012 yılında daha fazla uluslararası güçler devreye girer derken bunu kastetmiştik. Yani 2012’den önce gerçekten Kürt sorununun Türkiye’yle demokratik siyasal yollarla dış güçleri katmadan çözme imkânı daha fazlaydı. Bu konuda toplum da hazırdı. Hareketimiz de her türlü imkânı sundu. Ama Türk devleti bu şansı kullanamadı. Türk devletinin gerçekten dış güçlere dayanmadan, bölgede onların uşaklığını ve ajanlığını yapmadan, Türkiye gerçeklerine ve Ortadoğu’nun çıkarlarına uygun bir politika izleme imkânı vardı. Ama Türk devletinin bu fırsatı teptiğini düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemdeki mücadelede daha fazla uluslararası güçler devreye girecektir. Bu yönüyle Türkiye için de, bizim için de daha zorlu bir döneme girilmiştir. Türk devleti uluslararası güçler devreye girecek, ben bundan yararlanırım diyorsa yanılıyordur. Kürtlerle uluslararası bütün güçleri karşı karşıya getirme politikası tutmaz. Ne Kürtler bu oyuna gelir, ne de uluslararası güçler kendi çıkarları gereği Türk devletinin bütün isteklerini karşılayıp onun adına hareketimizle savaşacak bir konuma girer. Bu gerçeğin de görülmesi gerekir. Çünkü dünyanın en haklı davasını yürüten Kürt halkı bölgede keskinleşen, sertleşen bu mücadele içinde örgütlü gücü ve bilinciyle Türk devletinin bütün oyunlarını boşa çıkarıp özgürlüğünü kazanacak potansiyele sahiptir. Direnen Kürtler de mutlaka kazanacaktır. Direnen Kürtlere hiçbir gücün kaybettirmesi mümkün değildir. Kürtlere sadece teslimiyet politikası kaybettirir. Bu da Kürtlerin seçeneğinde hiçbir zaman olmayacaktır. Özcesi Kürtleri şu ya da bu yolla teslim almak ve kendi politikalarını kabul ettirmek mümkün değildir.

* Başlatacağınız yeni hamlede Avrupa’da hareketinizi destekleyen kitlenin rolü ne olacak ve mevcut durumda Avrupa’daki Kürt halkının örgütlülük düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Önümüzdeki şiddetlenecek mücadele döneminde Kürt halkının bütün potansiyellerinin harekete geçirilmesi gerekiyor. Kuzey Kürdistan’daki mücadele sadece Kuzey Kürdistan’ın mücadelesi değildir. Doğu, Güney ve Batı Kürdistan’daki Kürt halkının da mücadelesidir, onların kazanımlarının güvencesi durumundadır. Türk devleti Kürt sorununda çözüm politikası izlemediği müddetçe, bütün parçalardaki özgürlük ve demokrasi mücadelesi tehlikededir. Nerede bir mücadele varsa onu engellemek ve ortadan kaldırmak, nerede bir kazanım varsa onu sınırlamak, hatta ortadan kaldırmak istiyor. Bu açıdan Kuzey Kürdistan’daki özgürlük mücadelesinin başarması, ulusal varlığını güvenceye alması, özgürlüğünü kazanması çok önemlidir. Avrupa’daki halkımız bu mücadeleye şimdiye kadar büyük destek vermiştir. Şu anda Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine yönelik bir tasfiye harekâtı, Kürtlerin varlığına yönelik bir soykırım yaklaşımı varsa, buna karşı direnişin de topyekun olması gerekiyor. Bu açıdan Avrupa’daki halkımızın bu süreçte daha örgütlü ve ülkedeki gündemi iyi takip eden, bu gündeme göre derhal tutumunu ortaya koyan ve enerjisini harekete geçiren bir yaklaşım göstermesi gerekir. Avrupa’daki halkımız şunu görmelidir: Türk devleti her alanda bu hareketi boğmak, sınırlandırmak ve etkisizleştirmek istiyor; bu hareketin nefes alacağı hiçbir alan bırakmak istemiyor. Bu açıdan Avrupa’daki halkımız on yıllardır olduğu gibi bundan sonra da Özgürlük Mücadelesinin nefes alanlarından biri olma gerçeğini daha etkili bir biçimde göstermelidir.

‘AVRUPA’DAKİ HALKIMIZIN GÖREV VE SORUMLULUKLARI DA ARTIYOR’

Orada iki milyon Kürt var, Kürt Özgürlük Hareketi’nin önemli bir tabanı var. Tabii ki bu halk meşru ve demokratik bir mücadele yürütecektir. Örgütlenmeleri demokratik ve meşru olacaktır. Bunu zaten şimdiye kadar böyle yapıyorlar. Oradaki Kürt halkı Avrupa’daki herhangi bir topluma -buna Türk toplumu da dahildir- zarar verici bir yaklaşım içinde olmamıştır. Esas olarak Türk devletinin baskılarına, zulüm politikalarına, katliamlara ve saldırılarına karşı örgütlü protestolarda bulunmuştur. Kürdistan halkına yöneltilen ağır saldırılar karşısında demokratik tepki haklarını kullanmıştır. Kuşkusuz bundan sonra da demokratik duruşunu sürdürecektir. Avrupa’daki halkımız Türk devletinin ve diğer sömürgeci güçlerin Kürt halkına karşı yürüttüğü baskılara karşı seyirci kalamaz. Avrupa’daki halkımızın örgütlü olamaması, mücadele etmemesi için hiçbir gerekçe ve engel yoktur.

Türk devleti kendi bulunduğu alanda her türlü zulüm ve baskıyı yaparak, bütün yurtseverleri tutuklayarak, örgütlülüğünü dağıtarak, her türlü tehdit ve şantaj politikasını izleyerek mücadeleyi kendisine göre engellemeye çalışıyor. Kuşkusuz başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin halkımızın örgütlenmesine ve demokratik mücadelesine karşı olumsuz yaklaşımları sürmektedir. Ama Avrupa’daki devletler Türkiye gibi o kadar keyfi ve açık baskıcı tutum takınamazlar. Tamam, siyasal bir yaklaşım gösteriyorlar, Türk devletini memnun etmek için baskı uyguluyorlar. Ama Avrupa’daki halkımız bütün bunları aşarak örgütlü ve demokratik mücadelesini yürütebilir. Türk devletini teşhir edebilir. Özgürlük Mücadelesine her türlü moral değerleri verebilir. Bugüne kadar sürdürdüğü destekleri daha da arttırarak sürdürebilir. Eğer Türk devletinin bu kadar saldırısı varsa ve ezme politikasında bu kadar ısrarlıysa, en az onun kadar Kürt halkı da ısrarlı olmalı, onun saldırısı kadar Kürt halkı da dirençli, örgütlü ve fedakâr bir direniş sergilemelidir.

Bu açıdan önümüzdeki dönemde Avrupa’daki halkımızın geçmiş yıllardan daha faklı bir mücadele içinde olması gerekiyor. Artık geçmiş yıllardaki gibi rutin bir mücadeleyle görev ve sorumluluklarını yerine getiremez. Bugünkü mücadelenin varlık-yokluk mücadelesi olduğunu iyi görmek gerekiyor. Özgürlüğe yakın olduğumuz kadar varlığımızı tehdit eden bir saldırı altındayız. Geçmişte zaman zaman rutin yaklaşım gösterildi. Belli festivaller, yürüyüşler ve toplantılar olduğunda harekete geçiliyordu. Artık bu tarzla dönem ihtiyaçları karşılanamaz. Özellikle gençliğin bu konuda öncülük yapması lazım. Önemli ve dinamik bir gençlik potansiyeli var. Bu gençlik sadece gençlik örgütlenmeleri ve eylemleriyle yetinemez. Gençlik hareketinin tüm halk hareketine öncülük yapma sorumluluğu, bütün eylemlerde en önde olma sorumluluğu vardır. Önderliğin ideolojisini özümsemede ve taşırmada, eylemlere öncülük yapmada, her türlü çalışmanın fedakâr gücü olmada, gerillaya katılımda, özcesi bir bütün olarak mücadeleye katılımda gençlik rolünü oynayacak ve sorumluluklarını yerine getirecektir.

‘TÜRK DEVLETİ AVRUPA’DAKİ KÜRT BASININI DA ORTADAN KALDIRMAK İSTİYOR’

Türk devletinin Avrupa’daki örgütlenmemizi daraltmak ve dağıtmak istediği görülüyor. Avrupa’da yayın yapan Kürt basın yayın kurumları ortadan kaldırılmak isteniyor. Ekonomik ve siyasal çıkarlar için Türk devletine yardım eden Avrupa devletleri bu kadar saldırganlık içindeyse, Avrupa’daki halkın örgütlülüğünü, dayanışmasını ve direnişini etkisizleştirmek istiyorlarsa, o zaman onların önem verdiği kadar Avrupa kitlemiz de kendine önem vermeli, mücadelesinin anlamını ve önemini bilerek daha aktif olmalıdır. Dün verdiği değerler ve emeklerin anlamlı olması için mücadelenin başarıya gitmesi gerekir. Yoksa dün emek verdik, her türlü katkımızı sunduk, mücadelenin dış dünyaya açılan nefesi olduk, çocuklarımızı verdik, çok şey yaptık demek, bununla yetinmek doğru değildir. Mücadele başarıya ulaşana kadar sorumlulukların yerine getirilmesi gerekir. Çünkü bütün emeklerimizin anlamlı hale gelmesi başarıdan geçer. Eğer Türk devletinin ve tüm sömürgeci güçlerin politikalarını boşa çıkaramazsak, o zaman bütün emekler boşa gider. O halde halkımız kendi emeğine sahip çıkma açısından olsa dahi önümüzdeki dönemde hareketli olmalı, Türk devletinin her türlü zulmüne ve baskısına karşı tepkisini ortaya koymalıdır.

Tabii ki Avrupa’daki halkımızın ve demokratik kurumların başka bir görevi daha vardır: Avrupa’daki siyasi güçleri ve toplumu etkileme, bu yönüyle hem devletlere, hem partilere, hem sivil topluma, hem de halka yönelik bir diplomasi faaliyetini yürütme görevi bulunmaktadır. Hem mücadelenin bütün alanlarında yurtsever görevlerini yerine getirecek, hem de bu diplomatik mücadele içinde yer alacaktır. Kuşkusuz ne kadar örgütlü olursak, ne kadar demokratik mücadeleyi yükseltirsek, siyasi etkimiz ve toplumları etkileme gücümüz de o kadar artar. O bakımdan diplomatik çalışmalarla mücadeleyi bütünlükle ele almak lazım. Yoksa sadece diplomatik çalışmalarla olmaz. Ama Avrupa gibi bir yerde bu kadar gücümüz varsa diplomatik çalışmasız da olmaz. Yani her türlü çalışmayı önemli görmek, herkesin kendi yeteneğine göre çalışmaların içinde yer almasını sağlamak gerekmektedir. Örgütlülük sadece bazılarına, belirli bir kesime bırakılacak bir çalışma değildir. Geçmişte cephe çalışanı dediğimiz bilinçli halkımızın, toplumun doğal önderlerinin de bu mücadelenin içinde aktif yer alması gerekiyor. Onlar olmadan Avrupa’da halkımız örgütlü olamaz. Onlar olmadan demokratik bir sistem kurulamaz.

Halkımızın gündemi hemen hemen tüm parçalarda sıcaktır. Halkımız da gelişmeleri takip ediyor. Avrupa’daki Kürt demokratik kurumlarının bu gelişmelere duyarlı olduğunu biliyoruz. Zaten son zamanlarda bu duyarlılık artmıştır. Bu duyarlılığı büyük bir özgürlük mücadelesi yürüten bir halkın duyarlılığı olarak görmek gerekiyor. Türk devleti başta olmak üzere sömürgeci güçler halkımıza karşı tehlikeli bir saldırı ve dayatma içindeler. Bu öyle sıradan bir tehlike değildir. Bütün dünyayı aldatarak, herkesi aldatarak, Kürtleri egemenlik altına alıp 20.yüzyıldaki soykırım sistemini yeniden sürdürmek istiyorlar.

Türk devletinin politikası değişmemiştir. AKP’nin çözüm politikası yoktur. Hatta öncekilerin meşruiyeti ve inandırıcılığı ortadan kalkmıştı. AKP şimdi beklenti yaratarak, çözeceğim diyerek, oyalayarak bize karşı mücadeleyi sürdürüyor. Bunun için iktidarda tutuluyor. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı oynayacağı rolü olmasaydı şimdiye kadar ayakta kalamazdı. Bir yandan iç güçlerin, diğer yandan dış güçlerin çıkarı AKP’yi iktidara taşımıştır. Hem dış dünyada kullanıyorlar, hem de içerideki güçler Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik savaş yürütecek ve en etkili sonuç alacak güç olarak AKP’yi görüyor ve üzerimize sürüyorlar.

Kuşkusuz mücadelemizle AKP’nin de ipliğini pazara çıkardık, maskesini düşürdük. Onun da klasik politikaları yeni koşullarda sürdüren bir siyasi güç olduğunu gözler önüne serdik. AKP Türk devletinin en son kullandığı silah durumundadır. Onu da işlemez hale getirecek imkanlara kavuşmuş durumdayız. Mücadelenin en önemlisi ideolojik mücadeledir, psikolojik savaştır, hakikatler savaşıdır. Kimin hakikati güçlüyse o kazanır. Bu bakımdan AKP’nin demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet anlamında bir hakikati olmadığını, bu konuda kendine demokrat, kendine Müslüman olduğunu ortaya koyduk. Bu gerçekliğin ortaya çıkarılması her türlü saldırısına rağmen mücadelemizi başarıya götürecek zemindir. Kuşkusuz bu da mücadelesiz olmaz. Çok güçlü bir mücadele yürütürsek boşa çıkarabiliriz. Yoksa AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek Kürtleri yeni bir soykırım sistemi içine almadaki ısrarını sürdürecektir. Nitekim her alandaki saldırılarla bu ısrarı görülmektedir.

‘TÜRK DEVLETİ SINIR ÖTESİ HAREKATTAN ZİYADE KDP ÜZERİNDE BASKI YAPMAYI DENEYECEK’

* Türk ordusu bahar aylarıyla birlikte yeniden sınır ötesi bir operasyonu gündeme getirebilir mi? Askeri olarak şu anki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Türk ordusunun bahar aylarıyla birlikte bir sınır ötesi harekat yapacağını düşünmüyoruz. Onun bütün derdi içeride halkı sindirmek, yine fırsat bulursa içeride gerilla güçlerine yönelik harekatlar yapmaktır. Medya Savunma Alanlarında ise daha çok dış güçlere baskı yaparak, KDP üzerinde baskı uygulayarak hareketimizi sıkıştırmaya çalışmaktır. “Operasyon yaparız, Medya Savunma Alanlarına gireriz” gibi yaklaşımlar Güney Kürdistan üzerinde şantaj olduğu gibi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve gerillayı savunmada tutma yaklaşımlarıdır. Çünkü gerilla etkili harekete geçtiği taktirde çaresiz kalacağını biliyor. İstediği kadar tekniği olsun, istediği kadar dış desteği olsun, gerilla her koşul altında tarzını ve taktiklerini değiştirerek kendini yaşatan ve mücadele eden bir güçtür. Türk devleti on yıllardır dünyadaki her türlü tekniği almasına, her yıl biraz daha teknik ve biraz daha para demesine rağmen sonuç alamamıştır. Gerilla karşısında başarısız kalanlar, şimdi şu tekniği alırsak, ordumuzu şöyle geliştirirsek gerillanın sonunu getiririz diyorlar. Karşısındaki tekniğin gücü ne olursa olsun, gerilla sürekli geliştirdiği yeni hareket ve vuruş tarzıyla karşısındaki gücü yıpratmasını bilmiştir. Bu bakımdan Türk devletinin esas çabası gerillayı hareketsiz kılmak, kendi mevzilerinde tutmaktır. Bunun için sürekli sınır ötesi operasyonları gündeme getirmektedir.

Geçen yaz gördüğümüz gibi sürekli sınır ötesi operasyondan söz etmiş, ama buna cesaret edememiştir. Çünkü Türk devletinin teknik kullanımı dışında askeri gücüyle sonuç alacak bir kapasitesi yoktur. Medya Savunma Alanlarına yönelik saldırının da sadece teknikle sonuç alması ve etkili olması mümkün değildir. Zaten tekniği her zaman kullanıyor. Keşif uçaklarının verdiği bilgilerle hava saldırıları sürekli yapılmaktadır. Türk devletinin sınır ötesi saldırıları bitmemiş ki! Günlük, saatlik olarak sürüyor. Yapılacağını söylediği şey ordusuyla girmek, kimseyi bırakmamak, etkisizleştirmektir. Açıktır ki Türk askerinin bu yönlü savaş kapasitesi kalmamıştır. Türk ordusunun askeri güçlerinin Kürdistan’ın gerillaya elverişli coğrafyasında gerillaya karşı mücadele etmesi ya da girse bile uzun süreli kalması mümkün değildir. Bu açıdan biz Türk ordusunun bahar aylarıyla yeni bir sınır ötesi hareket yapmasını beklemiyoruz. Sınır ötesi bir hareket bekleyerek gerilla güçlerinin savunmada kalması, gerilla güçlerinin önemli bir kısmının mücadele dışında kalması gibi bir yaklaşım gösterilmeyecektir.

Kuşkusuz Medya Savunma Alanlarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı tedbirler alınacaktır, ama Türk ordusu gelecek, operasyon yapacak, şöyle vuracak, böyle kıracak gibi bir beklentiyle hareket etme durumumuz yoktur. Aksine Türk devletinin bahar aylarıyla birlikte gerillanın harekete geçeceği kaygısını taşıdığını biliyoruz. Yeni dönemde ciddi bir savaş ortaya çıktığında, Türk devletinin hem askeri hem de polisiyle gerilla karşısında önemli bir sıkışıklık yaşayacağı görülecektir. Gerilla tarzı ve tutumuyla Türk devletinin aldığı tüm tedbirleri aşacaktır. Şu anda bizim bir sınır ötesi operasyon beklentimizden çok, Türk devleti gerillanın direnişini düşünmektedir. Bir yandan demokratik çözüm için adım atmamada ısrar ediyor, askeri ve siyasi operasyonlarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni tüketmeyi düşünüyor, diğer yandan gerillayı nasıl durduracağı, gerilla karşısında yaşayacağı çaresizliği nasıl giderebileceği kaygısını yaşıyor. Türk devleti gelinen aşamada bir çıkmazı yaşamaktadır.

Askeri olarak gerillanın zaten yaz boyu üstünlüğü ortaya çıktı. Bunu herkes kabul etti. Geliyê Tiyare’de gerillanın tedbirsizliği ve karşısındaki gücü ciddiye almaması sonucu 35 kayıp verildi. Yine bazı yerlerde verdiğimiz kısmi kayıplar oldu. Bunlar savaş ortamında her zaman olabilecek kayıplardır. Son iki üç yıl içinde savaşın dozu biraz düşmüştü. Çünkü biz ateşkes halindeydik. Ordu operasyon yapıyor, fırsatını bulduğunda gerillayı vurmaya çalışıyordu. Ama şimdi o tek taraflı ateşkes bitti. Şimdi sadece fırsat bulduğunda değil, sürekli bir operasyon yaparak kendine göre gerillaya darbe vurmak istemektedir. Bunun sonucu çatışmalar şiddetlenmekte, kayıplar da belirli düzeyde artmaktadır. Şunu belirtelim: Son dönemde verdiğimiz kayıplar savaşın sürdüğü herhangi bir yıldaki kayıplardan daha azdır, fazla değildir. Bu açıdan Türk devletinin öyle vurduk, çok azı kaldı gibi söylemleri doğru değildir. Psikolojik savaş gereği bu tür söylemleri arttırmışlardır. Psikolojik savaşla gerilla karşısında üstün olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Kuşkusuz gerilla kayıpları olmuştur, ama onların dediği gibi bu kayıplarla gerillanın sarsılması ve mücadele gücünden düşmesi düşünülemez. Yaşanan kayıplar tedbirsizlik sonucu gerçekleşen, üzüldüğümüz ve olmaması gereken kayıplardı. Bu kayıpların olması Türk devletinin başarısını göstermez. Bu dönemde verdiğimiz kayıplar savaşın şiddetlendiği dönemlerde ortaya çıkmış kayıplardır. Kaldı ki, Türk ordusunun kayıpları gerillanın kayıplarının çok çok üstündedir. Zaten geçen aylar konum olarak gerillanın büyük bir inisiyatifi ve etkinliği vardı, asker ve polis karakollarından çıkamıyordu. Ama Geliyê Tiyare’deki 35 kayıpla Türk devleti bunun propagandasını yapıp yaz boyu yaşadığı moral bozukluğunu biraz gidermeye çalışmıştır. Bilinmelidir ki, propagandayla gerçekler değiştirilemez. Gerilla her dönemden daha fazla direnişi yükseltecek iradeye, inanca ve kapasiteye sahiptir.

‘AKP ÇÖZÜM ÜRETMİYOR, KÜRTLERİN ÇÖZÜMÜNE İSE SALDIRIYOR’

* Siyasi soykırım operasyonları artarak devam ediyor. Türk devleti bu gözaltı ve tutuklamalarda serhildanları ve Demokratik Özerkliğin inşasını mı engellemek istiyor? Bu hükümet bu saldırıları daha nereye kadar götürebilir? Kürtler nasıl bir duruş sergilemeli?

- Siyasi soykırım operasyonlarının güncel nedenleri de vardır. Ama esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştirmesini hedefliyor. Dolayısıyla demokratik özerkliğin inşası engellenmek isteniyor. Kürt sorununda çözüm politikası olmayan bir hükümetin bundan başka yapacağı bir şey yoktur. Ya Kürt sorununu çözecek ya da varlığını ve özgürlüğünü dayatan Kürt halkının direnişini kırmaya ve kendi politikasını kabul ettirmeye çalışacaktır. AKP Hükümetinin şimdi yaptığı budur. Kendini güçlü hissediyor, dış destek aldığını düşünüyor, içeride kimi işbirlikçiler bularak kendi politikasına meşruiyet sağlayacağını ve PKK’yi tasfiye etmede fırsat bulacağını hesaplıyor. Bu nedenle yükleniyor. Gerçekten bir demokratik çözüm politikası olsaydı, hareketimizin ve Önder Apo’nun makul yaklaşım gösterdiği ve protokollerle çözümü kolaylaştırdığı ortamı değerlendirirdi. Kürt sorunu gibi Türkiye’nin temel bir sorunu söz konusu olduğunda, hiçbir engel ve bahanenin anlamı kalmaz. Devlet bir irade ve kararlılık ortaya koyar, bunu topluma da, Meclise de götürür. Devlet ile hükümet böyle bir irade ortaya koyduktan sonra çözümün önünde hiç kimsenin durması mümkün değildir. Türkiye toplumu hâlâ devletçi toplumdur; devleti baba gören, devlet ne derse gereklerini yerine getirmeye çalışan toplumdur. Devlet Kürt sorununu çözme ve demokratikleşme kararı aldı da Türkiye toplumu karşı mı çıktı? Böyle bir şey yoktur. Türk devleti Kürt sorununun çözümüne karar verdiğinde toplum da, Türkiye’deki siyasi güçler de bunu kabul eder. Bu bakımdan “Türkiye’nin Batısını da düşünmemiz lazım, orayı ikna etmemiz lazım, bu nedenle hemen olmaz” gibi yaklaşımlar kesinlikle demagojidir, toplumu kandırmaktır. Kendi çözümsüz politikalarına kılıf bulmak, zamana yayma gerekçesi bulup tasfiye politikalarını sonuca götürmektir. Bu yaklaşımların kabul edilmesi mümkün değildir.

Türk devleti demokratik özerkliği kabul etmiyor. Kürtlerin kendi kendini yönetmesini kabul etmiyor. Bunu açıkça ortaya koymuştur. Demokratik özerklik ilan edilir edilmez buna sert tepki göstermiştir. Saldırılarını arttırmasının esas nedeni budur. Kendi çözüm politikası olmadığı gibi, Kürt halkının kendi demokratik kurumlaşmalarıyla demokratik özerkliği fiili olarak inşa etmesini de kabul etmemektedir. Bunu Türkiye’nin bölünmesi olarak görmektedir. Hatta kendi çözümsüzlüğüne gerekçe bulmak için “PKK kendisi için egemenlik alanı, iktidar alanı istiyor” gibi demagojiler ve saptırmalarla demokratik özerkliği reddetmekte ve inşasını engellemek için bu saldırıları yürütmektedir. Tabii bu bir yönüdür. Esas yönü Kürtlerin iradesini kırmaktır. Kürtlerin varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesini geriletmek ve kendi istediği anayasayı ve siyasal düzeni Kürtlere kabul ettirmek istiyor. Aslında sistemde belirli rötuşlarla Kürtleri yeni siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemi içinde tutmak istiyor. Tutuklamalar yaparak Kürt toplumunu buna rıza gösterir hale getirmek istiyor. Tutuklamalar yaparak Kürt demokratik siyasetinin iradesini kırmak, hatta bölüp parçalamak, böylelikle kendi öngördüğü sistemi kabul ettirmek istiyor. Kürt halkının mevcut örgütlülüğünü, bilincini ve duruşunu kıramazsa kendi politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Yeni siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Kendine göre çözüm dediği tasfiye politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Bu nedenle kendi politikaları önündeki engelleri temizlemeye çalışıyor. Bütün saldırıların amacı budur.

Dikkat edilirse saldırılar 2009 seçimlerinden sonra başlamıştır. 2009 seçimlerinde Kürt halkının iradesini ve gücünü görmüşlerdir. Bu halka kendi politikalarını kabul ettiremeyeceklerini anladıkları için saldırmışlardır. Yine Barış Gruplarının dönüşünden sonra halkın coşkulu karışlamasını, Kürt halkının iradesini, duygusunu ve örgütlülüğünü görmüşler, bu halka kendi politikalarını kabul ettiremeyeceklerini düşündükleri için saldırılarını daha da arttırmışlardır. Bütün bu saldırıların nedeni kesinlikle Kürt halkının iradesini kırıp kendi politikalarını kabul edecek bir toplum yaratmaktır. Saldırılarını da bu amaca ulaşana kadar sürdürecektir. Diğer bütün nedenler bahanedir, hepsi gerekçedir. Hepsi saldırılarına meşruiyet kazandırmak için uydurulmuş psikolojik savaş argümanlarıdır. Bu saldırıların durdurulmasının tek yolu, bu amaçlarına ulaşamayacağının AKP’ye göstermektir. Yoksa AKP’nin bu politikasından vazgeçmesi, dolayısıyla saldırıları durdurması beklenmemelidir.

Tüm Kürtler AKP Hükümetinin bu gerçeğini görmelidir. AKP Hükümetinin çözüm politikası yoktur. Bu bakımdan Kürtler bu politikaya karşı ancak birlik içinde olurlarsa karşı durabileceklerini, AKP’nin politikalarını boşa çıkaracaklarını ve devleti Kürt sorununun çözümüne zorlayacaklarını iyi bilmelidir. Tabii sadece birlik yetmez, bu birliğe dayalı direnişin geliştirilmesi gerekir. Kürt sorununu şiddetle çözemeyeceğinin AKP’ye gösterilmesi gerekir. AKP’ye bazı rötuşlarla yapacağı anayasayla bu sorunu hal edeceğini sanmasının büyük yanılgı olduğunun gösterilmesi gerekir. Kürt halkının varlığını anayasal güvenceye almayan, kendi kendini yönetim hakkını tanımayan, kendi kimliği ve kültürüyle örgütlenmesini ve anadilde eğitimini kabul etmeyen bir anayasanın reddedileceğini göstermeleri gerekir. AKP işte bu tutumu takınanların iradesini kırmak istiyor. Zaten sorun buradan kaynaklanıyor. Kürtlerin böyle bir irade ve taleple karşılarına çıkmasını istemiyor. Bu nedenle bu kadar tutuklamalar yapıyor, saldırılar yapıyor ki Kürtler bu taleplerinden vazgeçsin, önlerine atılacak kırıntıları kabul etsin. Bülent Arınç “Kürtlerin haklarını vereceğiz” diyordu. Bunun diğer anlamı, AKP ne verirse Kürtler kabul etsindir. Zaten Meclisteki konuşmasını daha sonra bu çerçevede açığa kavuşturmuştur. Bütün saldırıların amacı budur. Bu gerçeği herkes bilmeli, ona göre birliğini geliştirip mücadelelerini yükseltmelidir.

‘DEVLET ROBOSKİ’DEKİ SUÇLULARI AÇIĞA ÇIKARMAZ; KALDI Kİ, KENDİSİ SUÇ ORTAĞIDIR’

* Roboski katliamının Devlet tarafından yapıldığı kabul edilip sorumluları açığa çıkarılıp özür dileneceğine bir yanlışlık gibi gösterilmektedir. Ya da AKP yandaşı basın tarafından “derin devlet ve PKK’nin ortak işidir” değerlendirmeleriyle katliam muğlaklaştırılmaya ve sorumluları aklanmaya çalışılmaktadır. Faillerini ortaya çıkarmaktan çok, tazminatla susturma politikası izliyor. Hükümetin bu konudaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Dikkat edilirse 35 insan katledilmiş, ama katliam sıradanlaştırılmıştır. Geçmişte insanlar mitinglerde vuruluyor, yürüyüşlerde öldürülüyordu. Polis ve askerin öldürdüğü bu insanlar bir süre sonra unutuluyordu. Aynı yaklaşım şimdi Roboski katliamında da gösterilmektedir. Halbuki Roboski katliamı devletin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü imha konseptinin parçası olarak gündeme gelmiştir. Öyle tesadüfen, yanlışlıkla gerçekleşen bir olay değildir. Herkes yanlışlıkla olamayacağını söylüyor. Yanlışlıkla olamazsa o zaman bir amacı vardır. Amaç gerillanın merkezi olan Botan bölgesindeki halkı sindirmektir. Bunun için rahatlıkla insanlar öldürülmüştür.

Roboski katliamı devlet politikası gereği devlet kurumları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan Selahattin Demirtaş’ın sorduğu soru yanlış değildi. Demirtaş Başbakan’a “İçlerinde PKK’liler var, vuralım mı diye soruldu mu sorulmadı mı? Sen de vur dedin mi, demedin mi?” sorusunu yöneltmişti. Başbakan buna cevap vereceğine Demirtaş’a küfretti. Hem suçlu hem güçlü denilen bir tavır sergiledi. Tabii ki Başbakan bu katliam emrini kendisinin verdiğini de, devletin katliamı bilinçli yaptığını da kabul etmeyecektir.

Her şey açık olmasına, grubun PKK ile ilgisi olmamasına, hepsinin köylü olduğunu kendileri de söylemelerine rağmen, AKP yandaşı basında neden hâlâ “İçlerinde altı PKK’li de vardı, öldürüldüler, bunun intikamını alacaklar” deniliyor? Neden hâlâ ısrarla “PKK ile derin devlet arasındaki bir işbirliği sonucunda böyle bir katliam yaptırılmıştır” deniyor? Neden bu tür haberler çıkarılarak olay muğlaklaştırılıyor? Bunun bir nedeni olmalıdır. Bu tür haber ve değerlendirmeler açıktan açığa AKP’yi temize çıkarmanın bir yoludur.

Aslında esas değerlendirme birinci gün yapılmış ve gerçek açığa çıkmıştır. Olayın olduğu gün ne söylenmiştir? “Bahoz Erdal’ın adamlarıyla birlikte kuzeye geçip eylem yapacak istihbaratı alınmış, bu nedenle böyle bir hava saldırısı olmuş, bu köylüler vurulmuş” haberleri bütün basında yer almadı mı? Bu yönlü değerlendirmeler fazlasıyla yapılmadı mı? MİT böyle bir istihbaratın olduğunu kabul ediyor. Ancak on gün önce böyle bir istihbarat vardı diyor. Zaten bazı istihbarat bir hafta, on gün, bir ay önce alınır, zamanı geldiğinde gerekleri yerine getirilir. MİT böyle bir istihbarat almış. Yanlıştır, ama Türk devleti için çok önemli görülecek bir istihbarattır. “Bahoz’un adamlarıyla geçtiği sanılarak vuruldu” deniliyordu. Tabii ölenlerin içinde PKK’liler olmadığı için vurulanların tümünün köylü olduğunu kabul ettiler. Ama içinde PKK’liler olduğu düşünülerek vurulduğu tezini kabul etmediler. Şimdi kamuoyuna soruyorum: Eğer istihbarat gerçek olsaydı Türk devleti bu kafileyi vurur muydu vurmaz mıydı? İçinde Bahoz ya da başka önemli PKK’liler olsaydı, bu devlet ‘vurun’ demez miydi? Birkaç kişi vurulduğunda psikolojik savaş gereği sürekli gündemde tutanlar, bununla psikolojik üstünlüğü sağlamaya çalışanlar böyle bir bilgi geldiğinde ya da sorulduğunda vurun demezler miydi? Derlerdi ve demişlerdir. İşin gerçeği budur. Türk devleti Bahoz da olsa, başka PKK’liler de olsa bir sivilin ölmemesi için böyle bir kafileyi bombalamazlardı demek, toplumun gözüne bakarak alay etmektir. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için nice sivilleri öldürmüş, nice katliamlar yapmıştır. Uzağa gitmeyelim, Kandil’de yol ortasında bir sivil araba vurularak Kandil’in boşaltılmasına çalışılmadı mı? Ya da köylülerin PKK’ye karşı çıkması için yol ortasında bir sivil araba vurularak biri bebek, üçü çocuk, biri hamile kadın yedi kişi katledilmedi mi?

Öyle dedikleri gibi “Sivil olursa öldürmeyiz, öyle bir emir vermeyiz, içinde PKK’liler olsa bile yapmayız” gibi şeyler doğru değildir. Bunlar büyük tepki alan katliamdan sonra yapılan tartışmalar ortamında söylenen şeylerdir. Türk devletinin böyle bir yaklaşımı olmadığı bilinmektedir. Buradaki insanlar değersiz görülüyor. Devletin ne kadar güçlü olduğunu, gerillayı imha etmede ne kadar kararlı olduklarını göstermek için -ister içinde Bahoz Erdal’ın olduğunu düşünerek ister düşünmeyerek vursunlar- siviller vurulmuştur. Sivillerin öleceği bile bile bu eylem yapılmıştır. Türk devletinin karakterinde zaten ibret için bu tür öldürmeler vardır, ibretlik katliamlar vardır, ibretlik cinayetler vardır. İbret olsun diye asmalar vardır. “Birkaç tanesini sallandır, bakalım bir daha yaparlar mı”, “üzerine git, bakalım bir daha isyan ederler mi?” yaklaşımı bu devletin temel zihniyetidir. Türk devleti Kürtlere hep böyle yaklaşmıştır. Öldürme ve katliamlarla Kürtler tamamen korkutulmak istenmiştir. Yani Kürtlere “doğru durmazsanız, akıllı durmazsanız ezeriz” mesajı vermişlerdir. Bu yönüyle bu tür olaylarla sürekli Kürt halkına gözdağı verilmiştir. Türk devleti böyle bir devlet geleneğinden geliyor. Bu devlet geleneğinin hâlâ devam ettiği açıktır.

Devlet değişmiş, AKP değişmiş gibi bir şey yoktur. Bir ülke için en büyük demokratik gelişme idamın kaldırılması değil midir? AKP’nin demokratik adım saydığı tüm şeylerden daha değerli değil midir? Bu gerçek ortadayken, Başbakan seçim öncesinde “Biz olsaydık Abdullah Öcalan’ı asardık” demedi mi? Psikolojik savaş gereği söylemlerde kimi değişiklikler vardır. Ama uygulama böyle değildir, politikalar ve amaç değişmemiştir. Yeri geldiğinde her türlü uygulamayı yapacak yaklaşım bu devlet zihniyetinde vardır. Bu açıdan Roboski suçlularının açığa çıkarılması mümkün değildir. Geçmişteki olayların bazıları aydınlanabilir. Ama Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen mücadelede askerin ve polisin gücü zayıflar diye bugün gerçekleşen katliamlar ve olayların sorumluları açığa çıkarılmaz, çıkarılamaz. Nitekim AKP döneminde hangi polisin işlediği cinayet açığa çıkarılmıştır? Gençler, çocuklar ve kadınlar öldürülmüş, ama hepsi faili meçhul kalmıştır. Bizim zamanımızda faili meçhul yok diyen, faili meçhulleri açığa çıkarıyoruz diyen hükümetin yaklaşımları ortadadır. Son yıllarda işlenen cinayetler belgelidir ve hafızalardan silinmemiştir. AKP yardakçıları belki görmezler, ama gerçek böyledir. Bu nedenle Roboski’deki suçların açığa çıkarılması beklenmemelidir. Kaldı ki suç ortağıdırlar.

‘AKP, BENİMSEDİĞİ KONSEPT İÇİN NECDET ÖZEL’LE HER TÜRLÜ ANLAŞMAYI YAPTI’

Şöyle bir konsept benimsenmiştir: Ne olursa olsun Kürt Özgürlük Hareketi ezilecektir. Bu yönüyle Necdet Özel’le her türlü anlaşma yapılmıştır. Nasıl Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi temelinde Yaşar Büyükanıt’la anlaşma yapmış ve iktidar olmuşsa, Necdet Özel’le birlikte Kürtleri tasfiye etme konusunda ortak bir politika benimsemişlerdir. Bu açıdan biz bu katliamda Erdoğan’a sorulduğunu, Erdoğan’ın da “İçinde PKK’liler varsa vurun” dediğini düşünüyoruz. Benimsenen tasfiye konsepti ve araçları Erdoğan’ın böyle bir onayı vereceğini ortaya koymaktadır. Çünkü devlet sert yöntemlerle ezme konseptini benimsemiştir. Bu konsepti belirleyen ordu değildir; Mili Güvenlik Kurulunda karar altına alınmıştır. Abdullah Gül çok sert bir şekilde “Cezalarını bulacaklar, düşünemeyecekleri acılar yaşatacağız” demedi mi? Bu politika ve söylemin benimsendiği yerde bu tür olayların olacağı açıktır. Artık bundan sonra bizden insaf beklemesin dedikleri bunlardır.

Özür dilemiyor, çünkü suç ortağıdır. Özür dilerse gereğini yapması gerekir. Özür dilerse o zaman suçluların açığa çıkması gerekir. Özür diler de suçluları açığa çıkaramazsa, hükümetin bir ciddiyeti kalmaz. Hükümetse sorumludur, açığa çıkarması gerekiyor. Ama bu geçiştirilmek, zamanla unutturulmak isteniyor. Ankara’nın dehlizlerinde bunlar unutulmaz deniyor. Bunlar içeriği boş psikolojik savaş söylemidir. Önemli olan şimdi açığa çıkarılmasıdır. Beş yıl sonra, on yıl sonra açığa çıkarılmasının fazla bir anlamı yoktur. Bu savaş konseptinin gereği yeni ölümler, yeni katliamlar yaşanacaktır. Kürt politikasında bu yaklaşım savaşın sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Önemli olan şimdi açığa çıkarılıp bir daha bu tür olayların yaşanmasının önüne geçilmesidir. Yoksa yarın öbür gün hükümet bir generalin, bir albayın üzerine atacak, olay da orada bitirilecektir. Hani her şeyden siyasiler sorumluydu? Türk devletinde denir ya, kol kırılır yen içinde kalır. İşte birilerinin üzerine atılacak, ama esas gerçeğin ne olduğu bilinmeyecektir. AKP Uludere konusunda böyle bir politika izliyor. Bu politika tehlikeli politikadır. Bu politika Kürtler üzerindeki imha ve kültürel soykırım politikasının sürdürüleceği anlamına geliyor.

Tazminatla susturma politikası izliyorlar. Onlara göre Kürtler için zaten özgürlük yoktur, demokrasi yoktur, onur yoktur, şeref yoktur. Dersim’de Kürtlerin nasıl tanımlandığı biliniyor: “Beyaz donlular, yaşamın anlamını bir avuç darı yemekten ibaret sananlar, bundan başka bir şey bilmeyen insanlar!” Onun için biraz para veririz, özgürlükten de, demokrasiden de, onurlarından da vazgeçerler. Kürtlere böyle bakılıyor. Bu nedenle gitmek de özür dilemektir, para vermek de biçiminde yaklaşımlar gösteriliyor.

Otuz beş insan paramparça olmuş, halk büyük bir infial halindedir. Bu sırada kaymakam gidiyor, halktan ve özellikle gençlerden tepki görüyor. Bu anlaşılmayacak bir durum değildir. Eskiden bir karakolda suçsuz bir kişi öldürüldüğü zaman ya da polisler toplumun kabul etmeyeceği bir iş yaptıklarında karakollar bile basılırmış. Devlet bir kişi öldürdüğünde, bir süre o mahalle ve köye gidemezmiş. Otuz beş kişiyi paramparça ediyorsun, ondan sonra da insanların yanına gidiyorsun, bilmem başsağlığı dilemek istiyorsun! Derler ya, özrü kabahatinden büyük. Bu kadar ölümden sonra halkın büyük tepkisinin olmaması mümkün mü? Bırakalım Kürdistan’da, Karadeniz’de olsaydı bile halk yine böyle tepki gösterirdi. Bunu bile bile kaymakama saldırı olayında PKK’nin etkisi varmış, teröristler bu olayı yaptırmış diler. Gidin sorun, köylüler .una inanıyor mu inanmıyor mu? Bu olayı dışarıdan gelenler ya da teröristler mi yapmış, yoksa oradaki köylüler ve gençlerin tepkisi mi olmuş? Ama ne yaptılar? Devletin kaymakamına tepki olur mu? Beşir Atalay bu tepkilerden dolayı köye girememiş. Bunun intikamını almak için o köyün gençlerini tutukladılar. Bir kısmı hâlâ içeridedir. “Nasıl kaymakama tepki gösterirsiniz? Nasıl bizim bakanımızı kabul etmezsiniz? Madem öyle size gösteririz” diyorlar. Özcesi, hem suçlu hem de güçlü olmuşlardır.

Hâlâ “Devlet böyle yapmaz, bunun içinde mutlaka birilerinin parmağı vardır” diyorlar. Başbakan ve bakanlar böyle söylemiyor, ama yandaş basın ve yardakçılar hâlâ bu iddiadadırlar. Hâlâ ne yapıp edip orada gerçekleştirilen katliam için hafifletici bir neden, bir gerekçe bulmaya ve normalleştirmeye çalışıyorlar. Bu aslında devlet nezdinde Kürt halkının canının bir değerinin olmadığının açık ifadesidir. Türkiye’nin başka bir yerinde olsa ve insanlar böyle paramparça edilseydi böyle mi yaklaşılırdı? Bir kazayla bir sivilin ölmesi, gençlerin attığı bir molotof kokteyliyle (Tabii bunu doğru bulmuyoruz) bir genç kızın ölmesi her fırsatta nasıl kullanılıyor? Sen burada otuz beş kişiyi bilerek paramparça etmişsin. Sen ne kadar yanlışlık olmuş desen de, herkes bilerek yapıldığını kabul ediliyor. AKP’liler görüntülere bakmışlar, hepsi köylüdür diyorlar. O köyde birçok korucunun olduğunu ve kaçakçılığın karakol tarafından bilindiğini herkes söylüyor. Yanlışlıkla vurulamayacağı özellikle belirtiliyor. Bu nedenle AKP yardakçıları “Derin devlet ve PKK işbirliği böyle bir olayın yaşanmasını sağlamıştır” diyorlar. Peki, bilinçli vurulmuş. Kim vurmuş? Devlet vurmuş. Kime bağlı, kimden emir alıyor? Hükümetten alıyor. Öyle derin devlet komplosu, AKP’ye komplo, bunların hepsi şehir hikâyesidir. İşin gerçeği ise PKK’yi tasfiye etme konseptinin gereği olarak yapılan bir katliamdır.

ANF NEWS AGENCY

‘PKK ismi Karasungur’un önerisiydi’

‘PKK ismi Karasungur’un önerisiydi’

ANF

27 Kasım 2011

PKK’nin hayatta kalan sınırlı sayıdaki kurucu üyelerinden Cemil Bayık Partiya Karkeran Kürdistan (PKK)’nin 27 Kasım 1978 yılında gerçekleştirdikleri Birinci Kongre ile Kürdistan’da modern bir tarihin başlangıcını yaptıklarını söylüyor. Bayık, PKK’yi kurmakla Kürtlerde özgürlük bilincini geliştirdiklerini ve büyüyerek gelişen PKK ile bugünü geçmişte yaşadıklarını söylüyor.

PKK isminin Mustafa Karasungur’un önerisi olduğunu anlatan KCK Yürütme Konseyi üyesi Bayık, PKK’nin kuruluş günlerini anlattı:

‘’Kuruluş kongresine gidilirken belli bir hazırlığımız vardı. Ama çok güçlü bir hazırlık değildi. Bu hazırlıkları yapan, geliştiren daha çok önderlikti. Önderliğin hazırlıkları güçlüydü. Ama bu hazırlıkların kongreye katılacaklar tarafından tümüyle kavrandığı veya bu hazırlıklarda yer aldıklarını söylemek doğru olmaz. O anlamda tabii ki hazırlıklar zayıftı. Kongre öncesinde alanlarda yapılan toplantılar dizisi vardı. Kongre delegeleri bu toplantılarda belirlenmişlerdi. Kimlerin katılacağı, hangi alandan kaç delegenin katılacağı bu toplantılarla belirlenmişti.

Toplam 25 kişi civarında bir delege sayısıyla kongreye gittik. Onlardan da bir kaçı katılamadı. Kemal Pir arkadaş cezaevinde olduğu için Mehmet Karasungur arkadaş Siverek mücadelesinin başında olduğu için katılamadılar. Yani toplam 23 civarı katılımla kongreyi gerçekleştirdik. Kongre’nin nerede, ne zaman yapılacağı gizlilik açısından delegeler tarafından bilinmiyordu. Onu bizzat önderlik üstlenmişti.

Mazlum Doğan ve Seyfettin Zuğurlu arkadaşlarla birlikte hazırlık çalışmalarını yürütmüştü. Delegeler Diyarbakır’a çağrıldığında artık Diyarbakır ve çevresinde herhangi bir yerde yapılacağı anlaşılmış oldu. Gelen delege arkadaşlar Diyarbakır merkezden alınarak kongre yerine götürüldü. Kongre yerinin neresi olduğu kimseye söylenmiyordu. Seyfettin Zuğurlu arkadaş evi hazırlamak için bir gün önceden köyle gönderilmişti. Tabii bizim bundan haberimiz yoktu. Kongre yerine gidilince arkadaşlar kongre yerinin orası olduğunu anladılar.

NEDEN DİYARBAKIR?

Kongre yeri önderliğimiz tarafından seçilmişti. Tabii ki bilinçli olarak Diyarbakır seçilmişti. Diyarbakır Kuzey Kürdistan’da bir merkez rolü oynuyor. Geçmişte de günümüzde de bu böyledir. Tarihte mücadelesiyle oynadığı bir rol var. Kürdistan’ın ortasında yer alıyor. Tarihi açıdan, pratik açıdan ve coğrafik açıdan ele alındığında böyle bir kongre’nin Diyarbakır da gerçekleştirmek bilinçli bir seçim ve doğru bir karardı. Önderlik Birinci Kongre için Diyarbakır’ı tesadüfi bir şekilde belirlememişti. Daha çokta tarihte oynadığı role bakarak seçmişti. Diyarbakır yani Amed bunu hak etmişti. Hem geçmişi hem de günümüzde oynadığı role bakıldığında bunun ne kadar isabetli bir karar olduğu ortaya çıkıyor. Amed sadece geçmişte mücadele katılmasıyla sınırlı kalmadı. Günümüzde de Diyarbakır mücadelemizde sürekli bir merkez rolü oynadı. Yani PKK mücadelesi resmen başladığından günümüze kadar hep önemli bir rol oynadı. Bu da bir kuruluş kongresinin Diyarbakır’da yapılmasının ne kadar doğru ve yerinde bir karar olduğunu gösteriyor.

İKİ GÜNDE KONGRE TAMAMLANDI

Kongre kısa sürdü. Fazla uzun tutulmadı. Çünkü ilk kongre bir kuruluş kongresiydi. Bir de ilk kez böyle bir kongreye gidiyorduk. Partileşmeye gidiyorduk. Düşman tarafından anlaşılması durumunda çok ciddi bir tehlike ortaya çıkabilirdi. Onun için zamanın kısa tutulması önemliydi. İki gün içinde kongreyi tamamladık. Bir kuruluş kongresinin tartışacağı, kararlaştıracağı hususlarda gerçekleşti.

Kongreye katılımda, birçok arkadaşta heyecan ve coşku vardı. Ama kongre ve parti olma bilinci, bunun yüklediği sorumluluklar fazla derinliğine anlaşılmamıştı. Önderlikle birlikte Mazlum, Hayri gibi arkadaşlarda bunun bilinci ve ağırlığı vardı. Fakat delege yapısında yani katılanların çoğunda ne kongrenin ağırlığını kavrama ne de partileşmenin ciddiyetini hissetme vardı. İçine girilen sürecin yüklediği sorumlulukların ağırlığını kavrama fazla yoktu. Ama işte kongre, katılma, partileşme büyük bir coşku ve heyecan yaratıyordu. Bu yönü önemliydi. Diğer yönü derinliğine fazla kavranmamıştı. Zaten o koşullarda kavranması da biraz zordu. Çünkü biz grup döneminden geliyorduk. Grup döneminin militanlığıyla kongreye gelmiştik. Her ne kadar önderlik ön çalışmalarda bunu aştırmak için çaba gösterdiyse de bu çabalarının sınırlı etkileri oldu.

Daha çok önderlik kongreyi sürükledi. Ağırlıklı önderliğin tartışmaları ve değerlendirmeleri oldu. Dikkat çektiği hususlar oldu. Diğer arkadaşlardan sınırlı sayıda katılım oldu. Mazlum, Hayri gibi birkaç arkadaşın tartışmalara katılımı oldu. Geri kalan arkadaşlarda daha çok dinleme, biraz anlamaya çalışma biçiminde bir katılım gösterdi. O kongre ağırlıklı olarak önderliğin üzerinden gerçekleşti. Zaten onun için önderlik kapanışı konuşması sırasında, meclis ve yönetim seçiminde bazı uyarılarda da bulundu. Önderlik, yeni bir sürece girildiği, artık eski sürecin geride kaldığı eski devrimciliğin geride kaldığı, yeni sürecin devrimciliği, militanlığı daha farklı, daha ağır sorumluluklar yüklediği, ne kadar hazırlıklı olunduğu, hazırlıklı olanların görev üstlenmesi, hazır olmayanların bu tip görevlere soyunmaması, kendisini ve hareketi de zorlayacağı, tehlikeler yaratır biçiminde uyarılarda bulundu. Durumu kavratmaya çalıştı. Bunun gereğini duydu.

Önemli olan bir kuruluşu gerçekleştirmekti. Partileşme adımını atmaktı. Bu gerçekleştirildi. Bu anlamda kongre rolünü oynadı. Kuruluş Kongresi olmasından dolayı daha sonraki yıllarda yaptığımız kongrelerden farklıydı tabii. Daha çok partileşme kararını vermesi gerekiyordu. Onun ilanını yapması gerekiyordu. Onun program, tüzüğünü kararlaştırması gerekiyordu. Kongrede bunu yaptı.

‘PKK İSMİ KARASUNGUR’UN ÖNERİSİYDİ’

Tabii ki çeşitli isimler üzerinde tartışma vardı. Çeşitli isimler öneriliyordu çünkü. İsim o kongrede konulmadı. Daha sonra kararlaştırıldı. Hatırladığım kadarıyla PKK adı Mehmet Karasungur arkadaşın önerisiydi. Mazlum arkadaş da daha sonra bu öneriye katılmıştı. Önderlik bütün öneriler içinden PKK’yi uygun görmüştü. PKK ismi bu şekilde kararlaştırıldı. Birçok isim önerisi getirildiği için kongre anında hemen isim kararlaştırılmadı.

PKK, Kürt halk tarihinde çok müstesna bir yere sahip oldu. Böyle bir yer edinmesinin nedenleri var. PKK büyük bir değişimi gerçekleştirdi. Bunun için müstesna bir yer edindi. Eğer öyle olmasaydı, PKK de diğer partiler gibi olurdu. Diğer partiler ne kadar yer edindilerse PKK de o kadar yer edinebilirdi. Ama farklı bir hareket olduğu için diğer partiler gibi bir yer edinmedi. Çok farklı bir yer edindi. Kürt halkının belleğine kazındı. Kürt halkının kan damarlarına ve iliklerine doldu. Kürt halkının kimliği haline geldi. İradesi haline geldi, kişiliği oldu. Onun yaşamı ve gücü oldu. O halka ait güzel ne varsa onun temsilcisi oldu. Eğer PKK unutulmadıysa, PKK’ye bağlılık geliştiyse, saygı geliştiyse, PKK’ye katılım gerçekleşerek geliştiyse, PKK’ye her şeyini verme, katma geliştiyse bunun için gelişti tabii.

BÜYÜK AYDINLANMA

PKK büyük bir altüst oluşu gerçekleştirdi. O zamana kadar yaşam adına insanlara sunulanı bir tarafa itti. Onun yaşam olmadığını ortaya koydu. Yaşamın ne olduğunu, nasıl yaşanması gerektiğini, insan yaşarsa nasıl yaşar veya nasıl yaşayamaz bunları çok net ortaya koydu. O zamana kadar Kürdistan da her şey belirsizdi. Neye sahip çıkılacağı, neyin ret edileceği bilinemiyordu. PKK bütün bunları halka gösterdi. Bunları aydınlattı. Onun için büyük bir altüst oluşla büyük bir aydınlanmaya yarattı. Büyük bir mücadeleye yol açtı.

Kürdistan’da PKK ile birlikte yeni bir dönem, yeni bir süreç, yeni yaşam ve o anlayıştan kaynaklanan yeni ölçüler ortaya çıkmaya başladı. Tabii bu hemen başlangıçta gerçekleşmedi. Giderek bu anlaşıldı, giderek gelişti. Başlangıçta, PKK’nin resmi ilanı belki bir etki yarattı, o güne kadar Kürtler adına Kürdistan adına herhangi bir örgüt ilanı olmamıştı. Kurulan bütün örgütler gizli kurulmuş ya polis soruşturmalarında yada herhangi bir tesadüf eseri ortaya çıkmış, kimse kendisi adına böyle bir örgütlenmenin olduğunu duymamıştı. Örgütler, partiler bilinmiyordu. Polis sorguları sonucu açığa çıkanlarda çok sınırlı kişiler tarafından biliniyordu. Toplumda bilinmiyordu.

Kürdistan halkı, toplumu PKK’nin kuruluşu ve ilanıyla ilk kez kendine adına yapılan böyle bir olaya tanık oldu. Kendisi adına bir örgütlenmeni, bir iradenin, bir mücadelenin ortaya çıktığını gördü. Tabii ki bu etkiledi. Ama buna güven duyma, buna destek verme, bunun içinde yer alma, geleceğini, kaderini tümüyle buna bağlama belli bir zaman sonra gerçekleşti. Belli bir mücadele ile gerçekleşti. Halk şunu gördü; PKK’nin söylemi farklı, pratiği de farklı gelişiyor, söylemi ile pratiği birbirini tutuyor bu güven verdi. PKK’lilerin yaşam tarzı, mücadele tarzları güven verdi. Halk, PKK militanlarının kendileri adına bir yaşamlarının olmadığı, kendileri adına bir istemlerinin olmadığını, sorunlarının olmadığını, yaşamlarının 24 saatini bu halkın özgürlük davasına adadıklarını gördü. Diğer örgütlerden farkını burada gördü. Düşünce ile pratiğin birlikteliğini gördü. Böyle harekete destek vermeye, giderek her şeyini bu harekete vermeye, geleceğini bütünüyle bir harekete bağlamaya, kaderini bu harekete bağlamaya başladı. Hareket böyle kitleselleşti. Ve bugünkü düzeye geldi.

GURURLUYUM

PKK’nin kuruluşunda yer almak bir kişi için büyük bir olaydır. Bende PKK’nin kurucularından biri olmaktan gurur duyuyorum. Bu benim için yaşamda yepyeni bir şeyi ifade eder. Kurucu olmak hele hele kurucusu olduğun hareket gelişme göstermişse, başarı elde etmişse, büyük altüst oluşlara yol açarsa, bir halk için veya insanlık için büyük değerler ortaya çıkarırsa bu durum bir kurucu insan için maddi ve manevi yönden ölçülemeyecek bir değere yol açar. Bir gurur ve onur kaynağı olur. Benim açımdan da böyledir. Tabii düşünüyorum, bu harekette yer almakla ne kadar doğru bir karar vermişim, bu hareketin kurucuları arasında yer almakla, ne kadar doğru ve isabetli bir karar vermişim diye. Ben bundan onur ve gurur duyuyorum. Çünkü PKK kurulduğu günden bugüne gerçekten halk adına, insanlık adına büyük işler başardı.

İnsan PKK’yle, PKK’nin ortaya çıkardığı değerlerle ne kadar gurur duysa, ne kadar bununla onur duysa azdır. Bende tabii ki bu hareketin bir mensubu, bir kurucusu olarak PKK’yle olmaktan, PKK’nin yarattığı değerlerle büyümekten büyük mutluluk duyuyorum. Ama kurucu olmak farklı sorumluluklar da yüklüyor insanlara. Yani kurulan bir harekete gelip katılmak belki farklı duygular yaratır. Farklı sorumluluklar yükler. Ama kurucu bir üyenin duygularıyla, sorumlulukları daha farklı olur, daha büyük olur. Çünkü o hareketi kurup idare etmekle halka çağrı yapıyorsun. Bu harekette yer alın, mücadeleye katılın diye. İnsanlarda bu çağrıya güvenerek bunun gereklerine yerine getiriyor. Bu mücadeleye senin çağrıların üzerine gelip katılıyor. Her şeyini veriyor. Kaderini, geleceğini, insanlığını bu hareketle özdeşleştiriyor. Buna yol açan biri olarak eğer bu insanların umutlarına, beklentilerine yeterli cevap olamazsan bunun yaratacağı vicdani sorunlar vardır, çok ağırdır. Yani karşılığı verilmedi mi, insanlarda umut yaratırsan, insanlar her şeyinden vazgeçerek bu umutla harekete geçerse, her şeyini ortaya koyarsa ama sen bu insanların bu çaba ve güvenlerine çözüm gücü olmazsan, bunları zedelersen veya boşa çıkarırsan tabii ki insanlık ve bu halk adına büyük bir suç işlemiş olursan. Bundan daha ağır bir suç olamaz. Onun için kurucu bir üye her koşul altında sorumluluklarını görür ve görmek zorundadır. Hareketin sağlıklı gelişimini, başarısını hesaplamak durumundadır. Bunun için gerekli her türlü fedakarlığı, cesareti, bilinci göstermek zorundadır. Bundan kaçamaz. Bu anlamda tabii ki kurulan bir harekete katılan insanlardan farklı duyguları, farklı sorumlulukları, görevleri vardır. Bende bir kurucu olarak her zaman günümüze kadar da bu duygu ve sorumluluk bilincini hiçbir zaman zayıflatmadım. Her zaman bunların ağırlığını taşıdım. Ve taşımaya da devam edeceğim.’’

Cemil Bayık’la yapılan röportajın -4.bölüm

Cemil Bayık’la yapılan röportajın -4.bölüm

AKP hükümeti gerillalar ve Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki kaybetmesini ABD destek verdi, İran destek verdi, Irak destek verdi diyerek bulunduğu zor durumu gözden uzaklaştırmak istemektedir

PJAK’ın ateşkes ilan etmesinden sonra süreç nasıl işliyor? Türk devleti İran ile ortak operasyon yapacaklarını ve her konuda anlaştıklarını söylüyor? Bu açıklamalar ışığında ateşkes sonrası durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

PJAK’la İran arasındaki ateşkes şu anda sürüyor. Herhangi bir çatışma yok. Hatta İran bazı alanlarda güçlerini geriye çekmiş durumda. Bu yönüyle bir sessizlik var. Türk devletiyle İran ortak operasyon yapacakları konusunda Başbakan’ın verdiği bilgiler çok gerçeği yansıtmıyor. Bize gelen bilgiler Başbakan’ın söylediği çerçevede değildir. Kuşkusuz İran’ın ne yapacağı belli olmaz. Kürt düşmanlığı söz konusu olduğunda hepsi birleşmektedir. Daha kısa süre önce Suriye, Türkiye ve İran’ın Kürt düşmanlığında nasıl birleştiklerine şahit olduk. Türkiye’nin Suriye’yle nasıl bir savaş içinde olduğunu biliyoruz. İran Türkiye’nin bir yıl sonra Suriye’ye yaptığını kendisine de yapacağını ve karşı karşıya bildiği halde hala Kürt karşıtlığı söz konusu olduğunda birleşiyorlar. Kürt karşıtlığı olduğunda bütün düşmanlıklarını bırakıyorlar. Bu açıdan biz dikkatliyiz. Her olasılığı göz önünde tutuyoruz. Ama İran’ın mevcut durumda Türkiye ile ortak bir operasyona girmesine çıkarı yoktur. Eğer böyle bir ortak operasyona girerse kendi sonunu getirir. Geçen bir aylık süreçte İran’ın PJAK gerillaları karşısında ne duruma düştüğünü kendisi görmüştür. Gerillaları herhangi bir Irak ya da Türkiye askeri değildir. Başka örgütlere benzemez. Önder Apo’nun düşüncelerine bağlı, Kürt Özgürlük Hareketi’nin düşüncelerinden etkilenmiş insanların nasıl bir savaşçı olacağını, nasıl bir mücadeleci olacağını en iyi İran bilmektedir. İran PKK’yi çok iyi tanımaktadır. İran, PKK militanlarını da PKK’nin siyaset tarzını da mücadele tarzını da yaşam tarzını da çok iyi bilmektedir. İran da bilir ki PKK’den etkilenmiş, Önder Apo’nun düşüncelerinden etkilenmiş herhangi bir siyasal güce karşı savaş vermek öyle basit değildir. Bu açıdan İran’ın bundan sonra daha dikkatli olacağını düşünüyoruz.  Şu anda ateşkesi çiğnediğine dair ya da çiğneyeceğine dair herhangi bir emare, belirti yoktur. Başbakan açıklamasıyla Türkiye’deki belirli çevrelere moral vermek, bakın işte İran’ı da yanımıza aldık, herkesi yanımıza aldık, PKK’nin sonu geldi gibi mesaj vermek istemektedir.
AKP hükümeti gerillalar ve Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki kaybetmesini ABD destek verdi, İran destek verdi, Irak destek verdi diyerek bulunduğu zor durumu gözden uzaklaştırmak istemektedir. Bu tür şeylerden sık sık söz etmesi Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi karşısında ne kadar sıkıştığını göstermektedir. İran’la şöyle yapacağız, böyle yapacağız demesi de sıkışıklıklarını göstermektedir. Doğrudur İran’la ortak işler çok yapmışlardır, yapıyorlardır, ama İran da bunun sınırını bilmektedir. İran eğer Ağustos ayında yaptığı gibi beklenmedik bir anda bir daha kalleşçe saldırırsa bunun kısa sürede sonuçlanmayacağı bir savaş içine girmek olacağını hesaplar. Öte yandan İran da bilmektedir ki Kürt Özgürlük Hareketi İran’da da Türkiye’de de her yerde de sorunun demokratik yollardan çözülmesini istemektedir. Hareketimizin devlet olalım, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de yeni sınırlar çizilsin gibi yaklaşımı yoktur. Bunu da en iyi İran bilmektedir. Bu açıdan İran’ın son çatışmalardan sonra aracıların devreye girmesiyle yapılan ateşkese uyduğu gözüküyor. En azından bize yansıyanlar bunlardır. Zaten İran yakından takip edilmektedir. İran’ın sınır içlerinde her türlü bilgiyi alma, öğrenme imkanlarımız bulunmaktadır.

Suriye’deki Kürtler Demokratik özerklik istemlerini dile getirmelerine rağmen, Kürt kimliğinin yasal olarak tanınması ve haklarının verilmesi konusunda ciddi bir adım atılmadığı görülüyor. Hareketinizin yaklaşımını anlatabilir misiniz?

Hareketimizin Suriye politikasını şöyle izah etmek mümkündür: Önder Apo 20 yıla yakın Suriye’de kaldı. PKK’nin 20 yıla yakın Suriye’de önemli bir çalışması oldu. Bu tabii güneybatı Kürdistan toplumunda önemli bir değişim ve bilinçlenme ortaya çıkardı. Bu yönüyle hareketimizin halk içindeki, toplum içindeki etkileri derindir. Sadece bir siyasal ilişki değildir; bir kültürel ilişkidir, bir sosyal yaşam ilişkisidir. Bu yönüyle güneybatı Kürdistan Kürtlerinin şekillenmesinde, yeni kişilik kazanmasında hareketimizin etkisi belirleyicidir. Bu açıdan Suriye’deki Kürt toplumuyla PKK arasındaki ilişkileri sıradan görmemek lazım. Hala binlerce güneybatı Kürt genci HGP safları içindedir. Yine binlerce şehidi vardır. Bu açıdan güneybatı Kürdistan’da hareketimizle toplum arasındaki ilişkilerin çok derin, kapsamlı olduğu açıktır. Bu yönüyle hem özgürlük bilincinde, hem ulusal bilinçte hem örgütlenme anlayışında sosyal yaşam kültüründe PKK’nin etkisi çok fazladır. Bu tabii hareketimizin buradaki örgütlenmelerinin daha yaygın olmasını, halkla rahat ilişki kurmasını ve örgütlenmesini, beraberinde getirmektedir. Güneybatıdaki örgütlenme çabalarımız, çalışmalarımız şimdiye kadar hiç kesintiye uğramadı.
Suriye özellikle Adana anlaşmasıyla birlikte Türkiye ile sıkı ilişki içine girerek hareketimize karşı düşmanca politikalar izlemiştir. Birçok kadroyu Türkiye’ye teslim etmiştir. Hatta istihbarat vererek gerillaların yaşamını kaybetmesine neden olmuştur. Bu açıdan Türkiye-Sureye ilişkilerinin gelişmesi sürecinde Suriye hareketimize karşı saldırılarını arttırmıştır. Birçok Kürt yurtseverini tutuklamıştır, hatta katletmiştir.  Birçok kadromuzu tutuklayarak zindanlara atmıştır. Hareketimizin içinden kaçan unsurlarla ilişkilenip onları bize karşı örgütleyerek düşmanca bir  tutum içinde olmuştur. Bütün bunlar geçen süreçte Suriye’nin Kürt sorununa yaklaşımının Türkiye ve İran’ın yaklaşımından farklı olmadığını ortaya koymuştur. Kürtlerin hiçbir hakkını tanımama politikası izlemiştir. Suriye’nin son dönemdeki Kürt düşmanlığının, Kürt inkarcılığının, Kürtlere hiçbir hak tanımama, baskı altına alma politikalarının arkasında Türkiye ve İran vardır.
Şu anda Türkiye Suriye’ye düşman olmuştur. İran da yavaş yavaş Suriye’yi terk etmektedir. İran’ın da Suriye’yi uzun süre desteklemeyeceği, gerektiğinde manevra yaparak Suriye’deki muhalif güçlerle ilişkilenmek isteyeceği şimdiden anlaşılmıştır. Bu ortamda Suriye’deki siyasal durum daha karmaşık hale gelmiştir. Kürt halkı tabii ki örgütlenmekte ve Suriye’de çıkan mevcut siyasal kriz döneminde Kürt halkı tabii ki örgütlenmekte ve demokratik özerklik istemektedirler.  Kimliklerinin tanınmasını, anadilde eğitim ve çok dilli yaşamı istemektedirler. Suriye’deki Kürt demokratik hareketi demokratik özerklik temelinde demokratik Suriye ve özgür Kürdistan mücadelesi vermektedir. Kürtler Suriye’nin en temel demokrasi gücüdür. Bu bakımdan Suriye’nin demokratikleşmesinde de temel demokratik güç olarak rolünü oynamak istemektedir. Suriye’yi değiştirip dönüştürmede iddiası en fazla olan hareket de Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Çünkü diğer muhalif güçler demokrasiden çok iktidar değişimi, iktidarı ele geçirmek istemektedirler. Demokrasi bilinci ve demokratik karakterleri zayıftır.  Bu açıdan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Suriye’deki mücadelesi Suriye’nin dönüşmesinde belirleyici karakterdedir.
Kürt Özgürlük Hareketi muhaliflerin bir kısmıyla ilişki içindedir. Diğer taraftan devlete de çağrı yapmaktadır. Devletin dönüşümünü de istemektedir. Eğer devlet demokratik temelde dönüşür, Kürt halkının demokratik özerkliğini tanırsa devletle bir uzlaşma içine gireceğini de söylemektedir. Ama esas olarak da demokratik özerklik çalışmalarını ve mücadelesini sürdürmektedir. Suriye’yi demokratikleştirme mücadelesini yürütmektedir. Suriye’nin baskıcı politikalarını eleştirmekte, bu konudaki politikalarını değiştirmesi için çabasını ve mücadelesini yürütmektedir. Diğer taraftan Suriye’deki diğer muhalif güçlerle de ilişki kurmaya çalışmaktadır. Ama Suriye’deki diğer muhalif güçler, özellikle de ihvan-ı Müslim Özgürlük Hareketi’ne soğuk yaklaşmakta ve uzak durmaktadırlar. Kürtlerin taleplerini karşılamaya yanaşmıyorlar. Türk devletiyle ilişkilerini sürdürmek için Kürt halkının, Kürt demokratik hareketinin taleplerine olumla yaklaşmamaktadırlar. Böylelikle demokratik güç olmadıklarını, tamamen dış güçlerin desteğiyle iktidarı ele geçirmek isteyen güç olduklarını ortaya koymuşlardır. Bu yönüyle ihvan-ı Müslim ve ona yakın güçlerle ilişkiler yok gibidir. Ama bunun dışında gerçekten Suriye’nin demokratikleşmesini isteyen, Kürt halkının özgürlüğünü, demokratik özerkliğini kabul eden Suriye’deki Arap, ilerici ve demokratik güçlerle ilişki içindedir. Yine demokratik Suriye ve Kürdistan’ın özgürleşmesini isteyen Kürt siyasi partilerle de ortak bir cephe kurmuştur. Bu çerçevede mücadelesini yürütmektedir.
Her ne kadar diğer muhalif güçlerle ilişkisi çok zayıf olsa da, devletle uzlaşma arayışında herhangi sonuç alıcı bir durum ortaya çıkmasa da Kürt hareketinin mücadelesi hem devleti hem de muhalif güçleri zorlamaktadır. Şu anda Kürt demokratik hareketi Suriye’deki muhalif güçlerin de demokratik anlayışa, daha demokratik tutum içine girmesi konusunda zorlamakta, diğer taraftan da devletin demokratik dönüşüm sağlamasını, bu temelde Suriye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde Kürt sorununun demokratik çözümünü dayatmaktadır. Bu yönüyle sadece genel bir demokrasi dinamiği ve Kürdistan’da demokratik özerkliği örgütleme, Kürt halkının özgürlüğünü ve demokratik yaşamını sağlama gücü değildir. Bundan öte, bütün siyasal aktörleri etkileyen, zorlayan, onları demokratik tutumun içine çeken bir mücadelenin içindedir. Bu yönüyle önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz.
Kuşkusuz Suriye’deki siyasal kriz ortamında Kürt demokratik hareketi dikkatli davranmıştır. Özellikle bir Kürt-Arap savaşı içine sokulmak istememiştir. Bu Kürt-Arap savaşı içine sokulma, böyle bir duruma düşme Suriye’nin demokratik mücadelesini de çarpıtacaktı. Suriye’nin demokratikleşmesini olumsuz etkileyecekti. Bu durumda muhalifler Suriye parçalanıyor, bölünüyor diyerek milliyetçiliği kışkırtarak toplumsal muhalefetin daha fazla milliyetçi karaktere bürünmesini sağlayacaklardı. Karakterleri ve Türkiye ile ilişkileri dikkate alındığında mevcut rejimin dönüşmesi veya yıkılması sürecini daha milliyetçi bir siyasal oluşum biçiminde yürütmeye çalışacaklardı. Kürt demokratik hareketi dikkatli tutumuyla buna fırsat vermedi. Diğer taraftan da devletin toplumun demokrasi ve özgürlük taleplerinin yükseldiği bir süreci çarpıtıp süreci bir Kürt-Arap savaşına dönüştürmesine, böylelikle dikkatleri buraya çekmesine fırsat vermedi. Bu yönüyle iki yönlü de Arap milliyetçiliğinin gelişmesine, milliyetçilik söylemleri altında halkın demokratik özlemlerinin çarpıtılmasına, yok olmasına, yön kaymasına fırsat vermedi.
Bu bakımdan şu ana kadarki politika belirli yönleriyle olumlu olmuştur. Suriye’nin demokratikleşmesi ve dönüşüm sürecinin sağlıklı sürmesi açısından bu tutum doğruydu. Kuşkusuz halkın demokrasi mücadelesi, örgütlenmesi belirli düzeyde sürmektedir. Bu konuda önemli adımlar da atılmış, mesafeler de alınmıştır. Ancak önemi eksiklikler de yaşanmaktadır. Siyasal krizin derinleştiği mevcut durumda daha inisiyatifli olunması gerekmektedir. Şu anda sanki mücadele devletle diğer muhalif güçler arasında oluyormuş gibi bir izlenim vardır. Bunun mutlaka kırılması gerekmektedir. Suriye’nin değişiminde, dönüşümünde, sadece iktidar değiştirerek başkalarının işbirlikçisi olmak isteyen iktidar bloklarının değil, gerçekten demokrasi isteyenlerin, Suriye’yi gerçekten demokratikleştirecek, Kürt halkını özgürleştirecek demokratik muhalefetin daha aktif, daha inisiyatifli olması gerekmektedir. Suriye’deki diğer bütün demokrasi güçleriyle ilişkilenerek, onları doğru bir çizgiye çekerek Suriye’de doğru bir demokrasi cephesi ortaya çıkarması, bu temelde de Suriye’deki rejimin mevcut saldırgan ve baskıcı karakterini bırakarak bir demokratik dönüşüm yoluna ve sürecine girmesini sağlaması gerekmektedir. Bu da güçlü bir demokratik alternatif haline gelmekle mümkündür. Ne var ki şimdiye kadar ne devleti istenilen noktaya getirme gücü ve inisiyatifi ne de muhalif güçleri gerçek ve demokratik bir çizgiye çekme, doğru bir demokrasi anlayışına kavuşturma inisiyatifi gösterilmektedir. Kuşkusuz hem devleti hem muhalif güçleri gerçek bir demokratik anlayışa getirme konusunda etkisi ve ağırlığı vardır. Ancak Suriye geneli söz konusu olduğunda bu etkisi yetersizdir. Bir bütün olarak Suriye siyasetini belirleme noktasına gelebilmelidir. Bu gücü ve potansiyeli de vardır. Bu yönlü eksikliklerin hızla giderilmesi gerekmektedir. Bu konuda eleştirilerimiz ve düzeltmelerimiz sürmektedir.
Şu açıktır ki Türk devleti Suriye’de Kürtlerin kazanım elde etmesini istemiyor. Bunu engellemek için de her türlü çabayı sarf ediyor. Hatta Kürtler kazanım elde ederse müdahale ederim tehdidi içinde olduğu görülmektedir. Böylece Kürt Özgürlük Hareketi’ni etkisizleştirmeyi hesaplamaktadır. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi her türlü müdahaleye karşı hazırdır. Türk devleti Suriye’ye bir müdahale ederse buna karşı da en şiddetli direnişi gösterecektir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu anda güneybatı Kürdistan’daki halkımız Türk devletinin her türlü saldırısına karşı hem örgütlük hem de meşru savunma konusunda hazırlıklarını yeterince yapmıştır. İster Türkiye’nin bir işgal harekatı olsun, ister devletin askeri saldırısı olsun, ister şovenist milliyetçi muhalif güçlerin herhangi bir iktidar değişiminde Kürdistan’a yönelik gerçekleştireceği saldırılar olsun bütün bunlara Kürt halkı hazırlanmış durumdadır. Bu yönüyle örgütlülüğünü güçlendirmiş durumdadır. Eğer bugün Kürdistan’da devlet müdahale etmiyorsa, yine demokrasi zihniyeti olmayan milliyetçi şovenist muhalif güçler Kürdistan’da etkili değillerse bunun nedeni Kürt demokratik hareketinin örgütlü olmasının yanında direniş gücünün de bulunmasıdır. Örgütlülüğüyle şu anda Kürdistan’da esas siyasal güçtür.
Tabii ki devlet hala Kürt halkının temel demokratik haklarını, demokratik özerkliğini kabul etmemektedir. Kürt halkının haklarının resmi olarak kabul edilmesi, bu konuda adım atılması söz konusu değildir. Bu konularda Kürt demokratik gücüyle ilişki içinde güneybatı Kürdistan’da Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamının gelişmesi konusunda herhangi bir adım atılmamaktadır. Belki mevcut durumda Kürdistan’da, Kürt demokratik hareketi ve Kürt siyasi güçlerine karşı devletinin bir saldırısı yoktur. Bu yönüyle Kürt demokratik hareketi demokratik siyaset çalışmalarını, örgütlemelerini, demokratik özerklik çalışmalarını serbestçe yapmaktadırlar. Ama bu durumun resmi bir statüye kavuşması söz konusu değildir. Kürt sorununun çözümü temelinde Suriye’nin demokratikleşmesi ve bu temelde rejimin dönüşmesi konusunda bir adım atılmamaktadır. İçeriden ve dışarıdan baskı altında neredeyse yıkılmak üzereyken hala Kürt politikasındaki bu sorumsuz, klasik inkarcı politikaları sürdürmesi ibret vericidir.
Suriye devleti hala adım atarsam Türkiye’yi daha fazla karşıma alırım, adım atarsam Suriye bölünür kaygısı içindedir. Kuşkusuz Kürtlerle işbirliği yapıyor diye kendilerini suçlayacak kesimle vardır. Bu kaygılar aşılmadığı müddetçe Suriye demokratikleşemez. Bu durum Suriye’deki demokratikleşmenin nerede tıkandığını açıkça göstermektedir. Nasıl ki Türkiye’de demokratikleşmenin şifresi Kürt sorununun çözümüyse Suriye’de de öyledir. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü konusunda adım atılmadan demokratikleşme olmayacaksa Suriye’de de olmayacaktır. Devletin kendini dönüştürüp demokratik sistemi içinde herhangi bir güç olmak istememesi, klasik iktidar tekelini elinde tutmak istemesi, yine milliyetçi karakteri demokratikleşmesinin önünde engeldir. Halbuki bu zihniyetini terk etme temelinde demokratik güçlerle ilişki içinde Suriye’nin demokratikleşmesi konusunda köklü adımları atmak mümkündür. Ancak belirttiğimi karakteri nedeniyle adım atamıyor. Bu da şu anda Suriye’de bir siyasi çıkmaz ortaya çıkarmış durumdadır.
Kürt halkının mücadelesi gerçekten önemlidir. Suriye’deki bütün siyasi güçlerin dikkate alması gereken bir güç haline gelmiştir. İster devlet Suriye’nin demokratikleşmesi konusunda adımlar atsın, isterse bu adımları atmadığı taktirde kaçınılmaz hale gelen yıkılması sonrası yeni bir siyasal durum ortaya çıksın, her iki durumda da Kürt demokratik hareketinin konumu güçlü olacaktır. Bu yönüyle hiç bir gücün Kürt demokratik hareketinin varlığını ve gücünü dikkate almadan Suriye’de yeni bir siyasal sistem kurması mümkün değildir. Öte yandan Suriye’deki Kürtlerin ortak davranması söz konusudur. Bu da Kürtlerin önemli bir pozisyon elde etmesine yol açmıştır. Bu açıdan Suriye’de Kürtleri dikkate almayan hiçbir siyasal çalışmanın, siyasal programın başarı kazanma şansı yoktur. Hareketimizin yaklaşımları şimdiye kadar doğruydu, olumluydu, ama yetersiz oldu. Bundan sonra daha inisiyatifli, daha aktif bir politikayla Suriye’nin demokratik dönüşümü konusundaki rolünü daha etkin biçimde oynayacaktır.

Bu ay içinde yapılması planlanan Ulusal Kongre ileri bir tarihe ertelendi. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Ulusal kongre Kürtler açısından stratejik değerde bir çalışmadır. Özellikle Ortadoğu’nun değiştiği, yeni statülerin kurulduğu bir süreçte Kürtlerin böyle bir kongreyle ortak tutum belirleyip sürece müdahale etmesi çok önemlidir. Çünkü Kürtler 20. Yüzyılda dengeler kurulurken etkili olamadıkları için Kürtler aleyhine bir statüko oluşturuldu. Yüz yıl Kürtler bunun acısını çekti. Şimdi Ortadoğu’daki statükolar dağılmış, yeni statükolar ve dengeler kurulurken Kürtler de her parçada önemli bir siyasi güç haline gelmişken bu güçlerini ulusal kongreyle inisiyatif almaları, sürece müdahale etmeleri Kürtlerin lehine bir statü elde etmeleri için ortak bir çaba sarf etmeleri bütün Kürt siyasi gruplarının tarihsel ve ulusal sorumluluğudur. Bu sorumluluğa karşı çıkmak tarihe karşı bir gaflet ve ihanet durumuna düşmektir. Bu açıdan ulusal kongreyle ortak bir politika belirlenmesi bütün Kürt siyasetçilerinin temel bir sorumluluğudur. Tarih karşısında sorumludurlar. Hiç kimse bu konuda sorumsuz davranamaz. Kürt halkının yüzlerce yıllık birlik özlemi vardır. Kürt halkının baskıdan ve zulümden kurtulup özgürlüğü ve demokrasiyi kazanma, varlığını koruma sorunu vardır. Kürtler bu konuda ağır bedeller ödemiştir. Şimdi bütün parçalarda önemli bir güç haline gelmişken ve bütün parçalarda Kürt halkı özgürlüğe ve demokrasiye bu kadar yakınken ulusal bir kongreyle ortak bir politika belirleyip güçlerini birleştirmesi, her parçadaki Kürtlerin özgürlüğünü ve demokrasisini sağlaması açısından bütün güçlerini seferber etmesi en temel görevdir. Bütün parçalardaki ortaya çıkan birikim ve güç ancak böyle bütün parçaların özgürlüğü ve demokrasisi için harekete geçirilebilir. Bu yapılmadığı taktirde, bu tarihi fırsat kaçırılırsa bunun hesabını hiç birimiz veremeyiz.
Ortadoğu’nun değiştiği, yeni bir statünün oluştuğu dönemde sömürgeci güçler Kürtlerin hak kazanması için büyük çaba gösteriyorlar. Yakın zamana kadar İran, Suriye, Türkiye ve Irak’ın Kürt düşmanlığında birleşmesinin nedeni buydu. Ortadoğu’da yeni dengeler kurulurken Kürtler yeni hak kazanmasın anlayışıyla hareket ediyorlardı. Bugün Suriye’de siyasal bir kriz var. Suriye devleti bir değişim içine girecektir. Ama Türkiye değişen Suriye’de Kürtlerin hak kazanmaması için büyük çaba sarf etmektedir. Sadece Türkiye değil, Kürt düşmanı herkes Kürtlerin Suriye’de kazanım elde etmesini engellemek için her yolu denemektedir. Bu gerçek ortadadır. Bu sadece Suriye’deki bir yaklaşım değildir, Türkiye’de de Kürtlerin kazanmaması için Kürt düşmanları birleşiyorlar. İran’da hak kazanmaması için Kürt düşmanları birleşiyorlar. Bunlar bütün Kürtler tarafından görülüyor. İran’la Türkiye her konuda birbirlerine karşıtken Kürt sorunu söz konusu olduğunda nasıl birbirine destek olduğunu herkes gördü. Bütün bunlar ortadayken Kürtlerin parçalı olmaları, bir ulusal kongreyle ortak politika belirleyememeleri gerçekten tarihe karşı bir sorumsuzluk olur. Siyaset bugünler için vardır, bu süreçler için vardır. Böyle süreçlerde ulusal birlik olmayacaksa, böyle süreçlerde ulusal politika belirleyip siyasete, bölgedeki siyasal gelişmelere müdahale edilmeyecekse Kürtler ne zaman birlik olacaklar? Ne zaman siyasal gelişmelere müdahale edecekler? Gerçekten bu soruyu doğru sormak ve cevap vermek gerekmektedir. Bundan hiçbirimiz kaçamayız. Kaçarsak hepimiz suçlu duruma düşeriz. Bu açıdan hareketimiz başından beri ulusal kongre talebini dile getirmektedir.
Bu ulusal kongre Kürtlerin bir özlemidir. Bütün Kürt siyasi hareketinin eskiden beri dillendirdiği bir düşüncedir. Bütün Kürt siyasi hareketleri neden bu kadar ulusal kongreden söz etmiştir? Çünkü halkın talebi ve özlemi böyledir. Halk birlik istiyor. Halk ortak tutum istiyor, ortak davranılmasını istiyor. Halk şunu biliyor ki Kürtler ortak davranmadığı taktirde; İran kendi Kürtlerini ezer, Türkiye kendi Kürtlerini ezer, Suriye’deki yönetimler kendi Kürtlerini ezer, Irak devleti kendi Kürtlerini ezer. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Hiçbir parçadaki kazanımın o parçadaki Kürtlerin gücüyle güvenceye alınması mümkün değildir. Kazanımın güvencesi Kürtler arası birliktir; şu dış güç, bu dış güç değildir. Bunun bütün Kürtler tarafından bilince çıkarılması gerekiyor.
Gerçekten Kürtler için tehlike her zaman vardır. Çünkü ne Türkiye demokratikleşmiştir ne İran, ne Suriye ne de Irak gerçek anlamda demokratikleşmiştir. Bölge ülkeleri gerçek anlamda demokratikleşmeden Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün güvencesi yoktur. Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün güvencesi iki temel politikaya dayanmaktadır. Biri Kürtler arası birliktir, ikincisi bölge ülkelerinin demokratikleşmesidir. Kuşkusuz demokratikleşen ülkelerde halkların özgürlüğü ve demokratik yaşamı güvenceye kavuşur. Ama hala sömürgeci ülkelerde böyle bir durum yoktur. Türkiye’de de, Irak’ta da İran’da da Suriye’de de bu yönlü bir güvence sağlanmış değildir. Bu bakımdan birlikleri daha da önemli hale gelmiştir.
Eğer bugün İran’da, Suriye’de, Irak’ta kuzeyde Kürtlerin mücadelesi yükseliyorsa, İran’ın kendi kürlerini ezme şansı azalmışsa, Suriye’nin kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa, Türkiye’nin kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa, Irak’ın kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa bunun en temel nedeni dört parçadaki mücadelenin yükselmesidir. Ama bu yetmez. Sadece mücadele değil, birbirlerine destek olmaları gerekir. Bugün İran niye Kürt hareketi karşısında zorlanıyor? Çünkü İran’daki Kürt hareketi bütün parçalardaki Kürtler tarafından destekleniyor.
Bugün güney Kürdistan’daki hükümetin gücü sadece kendi gücüyle mi sınırlıdır? Eğer bugün güneybatı Kürdistan’da Kürtler örgütlüyse, belirli bir güçse, bu sadece oradaki örgütlenmelerine, güçlerine mi aittir? Ya da kuzey Kürdistan’daki mücadele bugün yenilmez bir noktaya gelmişse bu sadece kuzey Kürdistan’daki mücadeleyle mi ilgilidir? Bütün bunların dikkate alınması gerekir. Gerçekten bugün bütün parçalardaki mücadelenin gücü sadece kendi gücüyle sınırlı değildir; diğer parçalardaki Kürt halkının örgütlülüğü ve gücü bütün parçalardaki halkın Özgürlük Mücadelesi’ne güç ve destek vermektedir. Bu bakımdan herkes kendi gücünü kendi parçasıyla sınırlı görmemelidir. Bütün parçalardaki Özgürlük Mücadelesi’nin gelişmesini kendi gücü olarak değerlendirmesi gerekmektedir. Ulusal kongre işte bu gücün daha da etkili hale gelmesi için gereklidir. Bu yönüyle biz ulusal kongrenin geciktirilmeden toplanmasını istiyoruz. Önder Apo yıllardır bu konuda çağrı yapmaktadır. Hatta 5 ilke ve 4 öneriyle kongre konusundaki düşüncelerini somutlaştırmıştır. Ancak kongrenin toplanmasında engeller ortaya çıkmaktadır.
Ulusal kongredir, ama ulusal kongrenin toplanmasını dış güçlerin tutumları etkiliyor. Dış güçlerin yaklaşımları etkiliyor. Türkiye ulusal kongrenin toplanmasını istemiyor, İran istemiyor, Suriye istemiyor, ABD ve Avrupa istemiyor. Çünkü ulusal kongre toplansa Kürtler güçlenecek. Bunu biliyorlar bunun için istemiyorlar. Ulusal kongre olur, Kürtler güçlenirse, Kürtlerin dış güçlere bağımlığı da azalır. Bu nedenle de kongrenin gerçekleşmesini çeşitli yollardan erteletiyorlar. Çünkü Kürdistan’ın dört parçasında en etkili güç PKK, Kürt Özgürlük Hareketi’dir. PKK’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkili olduğu koşullarda bir kongrenin toplanmasını istemiyorlar. Halbuki 29 Mart seçimlerinde Kürt demokratik hareketi kaybetseydi güneyde bir konferans toplanacaktı. Hatta seçimden önce Hewler’de böyle bir kongreye hazırlık olarak bir konferans bile yapılmıştır. Ancak 29 Mart seçimlerinden Kürt demokratik hareketi güçlü çıkınca düşünülen konferans ertelenmiştir. Bu bile Kürt kongresine yaklaşımın ne kadar yetersiz olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Kürt siyasi güçlerinin daha fazla iradeli olması gerekiyor. Başkalarının ne dediğine bakarak değil, halkın ne dediğine bakmaları gerekiyor.
Ulusal kongre bütün parçalardaki Kürtleri güçlendirecektir, ama en fazla güney Kürdistan’ı güçlendirecektir. Çünkü güney Kürdistan’daki kazanımlar hala tehdit altındadır. Eğer mevcut hükümet bugüne kadar çok ağır saldırılarla karşılaşmadıysa, Türkiye ilk önce oradaki statüyü ciddiye almazken, daha sonra belirli yönleriyle kabul etmek zorunda kaldıysa bunun nedeni Kürdistan’da yürütülen Özgürlük Mücadelesi’dir. Bu herkes tarafından bilinmektedir. Bu açıdan bir ulusal kongrenin bütün parçalardaki mücadeleyi ve siyasi güçleri güçlendirmesinden herkes de yararlanacaktır. En fazla da güney Kürdistan hükümeti yararlanacaktır. Güney Kürdistan yönetimi uygun zamanda yapılacağını söylüyor. Erteleme nedenlerini tam bilmiyoruz. Öte yandan ertelemenin ya da ne zaman yapılacağının birlikte belirlenmesi gerekirdi. Ulusal kongrenin toplanması konusunda iradeli ve ısrarlı davranılmazsa istenilen sonuç alınamaz. Çünkü ulusal kongre bir yönüyle de dış etkileri azaltmak ve dışa karşı da ortak bir bir tutum belirlemek için yapılmaktadır.
Ulusal kongrenin fazla zaman geçirilmeden toplanması ve istenilen sonuçların alınması için bütün Kürt parçalardaki Kürt siyasi güçlerinin, halkın daha fazla sorumluluk alması gerekir. Çünkü bir iki yıl sonra yapmanın değeri azalacaktır. Önemli olan Ortadoğu’da dengeler yeniden kurulurken Kürtlerin bir ulusal kongreyle sürece müdahale etmesidir. Şu anda da gerçekten Ortadoğu’da siyasal durum çok hızlı deviniyor, herkes Ortadoğu’daki gelişmelerde aktif olmaya çalışıyor. Türkiye’nin ne kadar aktifleştiğini görüyoruz. İran aktifleşiyor, ABD ve Avrupa aktifleşiyor. Herkesin aktifleşme durumu var. Çünkü Ortadoğu gerçekten yeni bir siyasal sürece girmiştir. Yeni bir dönem başlamıştır Ortadoğu açısından. Böyle bir dönemde ulusal kongrenin toplanması gerekmez mi? Böyle bir durumda toplanarak siyasal duruma müdahale etmek gerekmez mi? Böyle bir durumda ulusal kongre toplanmayacak da ne zaman toplanacak? Bu açıdan biz gerçekten Kürtlerin şimdiye kadar bir ulusal kongre toplayamamalarını, ulusal bir politika belirlememelerini büyük bir eksiklik olarak görüyoruz.
Kuşkusuz Kürtler arasındaki durum, ilişkiler bugün daha farklı konumdadır. En azından halkın birlik eğilimi güçlenmiştir. Halktaki bu birlik özlemi bütün siyasi güçleri de daha dikkati olmaya sevk etmiştir. Ama bu yetmemektedir. Özellikle dış baskılardan, dış etkilerden korunmak ve bu çerçevede doğru politika izleyerek siyasal gelişmelere müdahale etmek bugün tarihsel değerdedir. Bırakalım yılların, ayların, haftaların ve günlerin bile önemi vardır. Bu açıdan böyle bir süreçte ulusal kongrenin toplanmasının daha hızlandırılmasını gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda esas olarak da halkın, aydınların da ulusal kongrenin toplanması konusunda biraz daha istekli olmaları, bütün Kürt siyasi hareketlerine bu yönlü çağrılarını yapmaları gerekiyor. Böyle tarihsel önemde bir çalışma sadece siyasal güçlere bırakılamaz. Aydınlar ve halkımızın da bu konuda sorumluluk almaları, bu süreci takip etmeleri, bu konudaki eğilimi ve düşüncelerini siyasi güçlere hissettirmeleri ve siyasi güçlerin bir an önce bir ulusal kongrenin toplanması için çalışmaları konusunda ağırlıklarını koymaları gerekmektedir. Bu yönüyle günümüzde özellikle demokratik siyaset demek her alanda demokrasi düşüncesini, demokrasi anlayışını geliştirmek demektir. Bu açıdan da halkın demokratik iradesinin, demokratik siyasi gücünün, aydınların demokratik iradesinin, siyasi gücünün devreye girip gerçekleşecek kongrenin hem tarihi hem içeriği hem de sonuçları üzerinde etkili olmaları gerekmektedir.

Son olarak Avrupa’daki Kürtlere ve kurumlarına yönelik de baskı  ve kriminilizasyon girişimleri de artt . Yine sizin Avrupa’da tehdit oluşturacak hiçbir etkinliğiniz olmamasına rağmen PKK yasak kapsamında tutuluyor. ROJ TV’nin de kapatılması için çok yönlü baskıların siyasal ilişkilerin, görüşmelerin olduğu biliniyor. Tüm bu konularda neler belirtebilirsiniz? 

Avrupa’daki baskıların hukuki hiçbir dayanağı olmadığı bilinmektedir. Kürtlerin Avrupa’da demokratik gösteriler ve Kürdistan’da yapılan baskılara karşı halkın tepkileri dışında halkın canına, malına kast eden herhangi bir yaklaşım ve eylemi yoktur. Aksine Avrupa Birliği, Avrupa ülkeleri Türkiye’ye her türlü siyasi ve askeri desteği vererek insanlarımızın ölmesinden, binlerce insanımızın zindana atılmasından, köylerimizin yakılıp yakılmasından, doğamızın tahrip dilmesinden, Kürt halkının en temel talepleri olan varlığının tanınması, kendi kendini yönetmesi ve çok dilli yaşamdan mahrum kalmasından bizzat Avrupa sorumludur. Avrupalıların Kürdistan’daki zulümde sorumluluğu belirleyicidir. Sadece bugün değil, geçmişten bugüne bütün zulümlerde, baskılarda, katliamlarda Avrupa ülkeleri de sorumludur. Avrupa ülkeleri istediği kadar bizim ilgimiz yok desin, kesinlikle Türkiye bu kadar zulmü ve baskıyı siyasi destek almadan yürütemezdi.
Kürtler üzerindeki uygulanan baskı ve zulüm dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Dünyanın başka bir yerinde olsaydı ve o ülke Avrupa’yla sorunlar yaşasaydı o ülkenin başına her şey getirirlerdi. O ülkeyi Saddam’dan Çavuşesku’dan daha kötü duruma düşürürlerdi. Beğenmedikleri iktidarları nasıl düşürmüşlerse, ezmişlerse Türk devletine de aynısını yaparlardı. Türk devletinin yaptığı zulmü dünyada hiçbir devlet kendi halkına yapmamıştır, yapmıyor da. Bir halkın bu kadar inkar ve imha edilmesi dünyada görülmemiştir. Kürtlerin kendi kendini yönetme hakkı, talebi zorla, şiddetle bastırılmak istenmektedir. Demokratik siyaset alanı tümden daraltılmıştır. Hala anadilde eğitim yasaktır, çok dillilik yoktur. Nerede Avrupa demokrasisi? Avrupalıların demokrasi ilkesi de yoktur, her şey çıkar üzerine kuruludur. Eğer demokrasi ve özgürlük ilkesi olsaydı binlerce siyasetçinin KCK adı altında tutuklanmasına tepki gösterirlerdi.
KCK nedeniyle bir tutuklama söz konusu değildir. Tamamen kendi işiyle uğraşan belediye başkanları var, siyasetçiler var. Tamamen demokratik alanda çalışıyorlar. Bütün bunları tutukluyorlar. Şimdi KCK bahanesi yapmışlar herkese sen KCK’lisin diyorlar ve tutukluyorlar. Daha doğrusu AKP’nin Kürdistan’daki politikalarına boyun eğmeyen bütün bilinçli Kürtler şu anda Türk devletinin düşmanıdır. Bir Kürt eğer AKP’nin politikasına karşı çıkıyorsa bu Türk devletinin düşmandır. Bu kadar saldırı karşısında sesini çıkarmayan Avrupa, Avrupa’daki derneklere, demokratik kurumlara saldırıyor. Tabii bu saldırılarla Türk devletinin bu KCK operasyonları denen, bütün demokratik siyasetçileri tutuklama politikasına destek vermiş oluyor. Tabii ki Avrupa orada onu yaparsa Türkiye’de burada bunu yapar. Bu açıdan Türkiye’deki saldırıları kim yapıyorsa, hangi zihniyet yapıyorsa Avrupa’daki saldırıları da aynı zihniyet yapıyor. Avrupa ile Türkiye arasında kirli bir işbirliği var, kirli bir çıkar ilişkisi var. Ermeni katliamında Avrupa’nın da payı vardır. Şimdi de Kürt soykırımında ortaklık yapıyorlar. Hepsi çıkarları gereğidir. Bu açıdan Avrupalıların hiç kimseye demokrasi ve özgürlük konusunda akıl vermeye hakları yoktur. Türkiye’nin demokratik siyasetçileri tutuklanması karşısında ciddi bir tepkileri yoktur. Bırakın kendi vakıflarının Türkiye’deki çalışmasını bile illegalize ediyor. Avrupa ile Türkiye’nin ilişkileri gereği ve Türk devletinin denetiminde çalışan vakıfların ilegalize edilmesine bile seslerini çıkarmıyorlar. Vakıfların bu kadar suçlanması karşısında tepki bu kadar cılız mı olmalıydı? Bu açıdan biz Avrupa’yı Kürt halkına karşı Türkiye’de izlenen politikaların suç ortağı olarak görüyoruz. Bütün her yerde suç ortağıdırlar.
Türkiye Kürtlerin güç olmasını engellemek için İran, Irak ve Suriye’yle ortak davranıyor, birlikte Kürtleri ezmeye çalışıyorlar, ama Avrupa buna göz yumuyor. Kürtlerin her yerdeki örgütlenmesi ve siyasi gelişmesine düşmanlık yapılıyor, ama Avrupa ve ABD destekliyor bunları. Bu bakımdan Avrupa’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ya da başka ülkelerin Avrupa’daki Kürt derneklerine saldırısı kesinlikle antidemokratiktir;  faşizan baskılardır, çirkindir. Tamamen çıkar ilişkileri gereği yapılmaktadır. Türk devleti sürekli baskı yapın, sizin oradan besleniyorlar diyor. Avrupa da saldırıyor. Ne yapacak, demokratik haklarını kullanmayacak mı Kürtler? Tabii ki demokratik hakların kullanılması demek, örgütlülük demek Kürtlerin güçlenmesi demektir. Bir toplumun demokratik hakkını kullanması tabii ki o toplumu güç yapar. Ne var ki Türk devleti de Avrupa’da Kürtlerin güç olmasını istemiyor. Onun için örgütlerine saldırıyor, gecelerine saldırılıyor, derneklerine saldırılıyor, gazetelerine saldırılıyor, diplomatik kurumlarına saldırılıyor. Bütün bu saldırıların hiçbirisinin oradaki Kürtlerin yaptığı işlerle alakası yoktur. Çünkü Kürtler tüm faaliyetlerini demokratik hakları çerçevesinde yapmaktadırlar. Bu kadar zulüm olurken, Kürt gençlerinin bir iki yerde protesto eylemleri yapması haklarıdır. Yapacaklardır tabii. Katliama göz mü yumacaklardır? Önderliklerinin İmralı’da çürütülmesine, öldürülmesine göz mü yumacaklardır? Siyasi soykırıma göz mü yumacaklardır? Yaptıkları onurlu bir davranış değil midir? Baskılara boyun eğmek onursuzluk değil midir?
Avrupa aslında Kürtleri onursuz olmaya çağırıyor. Yani ülkeniz yakılsa da yıkılsa da köyleriniz boşaltılsa da insanlarınız ve çocuklar katledilse de siviller öldürülse de binlerce siyasi tutuklu olsa da önderliğiniz cezaevinde şantaj ve tehdit altında olsa da sesinizi çıkarmayın deniyor. Bu yönüyle gerçekten Avrupa devletleri, Avrupa halklarına da hakaret olacak biçimde Kürtleri sessiz, onursuz olmaya davet ediyorlar. Demokrasi nedir? Demokrasi her şeyden önce de haksızlıklara ses çıkarmaktır. Haklarını aramaktır. Haksızlıklara ses çıkarılmayan yerde demokrasi mi olur? Avrupalılara kalsa Kürtler Türklerin her dediklerine kuzu kuzu boyun eğmelidirler. Bu gerçekten Avrupa için utanç verici bir durumdur.
ROJ TV’ye yönelik dava da çirkin bir tezgahtır. Kürtlere her türlü zulüm yapılsın, baskı yapılsın, cezaevine atılsınlar, işkence görsünler, ama bunları dünya kamuoyu bilmesin, hatta Türklerin yaptığı zulüm bile Kürtlerin üzerine yıkılsın isteniyor. ROJ TV’ye yapılan davanın amacı budur. Türk devletinin Kürtler üzerinde yaptığı zulüm geçmiş yüzyılda olduğu gibi, sessiz, hiç kimsenin görmediği biçimde gerçekleşsin istiyorlar. Türk devleti inkar ve imha politikasını ve soykırım sistemini ve bu yönlü uygulamalarını rahat yapmak için ROJ TV’nin kapatılmasını istiyor. Hatta gerillalar yanlışlıkla bir eylem yapmışsa onu öne çıkaracak, kendi yaptığı zulmü örtüp gerçekleri tersyüz edecek! Avrupa da ROJ TV’ye açtığı davayla Türk devletinin Kürtleri zulümle, siyasi soykırımla tümden bitirmesine destek veriyor. ROJ TV’ye açılan dava budur.
Türk devleti ROJ TV’nin kapatılmasını neden istiyor? Dünyanın en haksız politikasını yürütüyor, en çirkin politikasını yürütüyor, en zalim politikasını yürütüyor. Dünyada hiçbir halka uygulanmayacak haksızlığı, baskıyı Türk devleti yapıyor. Bu politikası çabuk teşhir oluyor. Bu da Kürtler üzerindeki inkar ve soykırım sistemini zorluyor. ROJ TV’nin kapatılması için bu kadar devlet devlet dolaşması, işini gücünü bırakıp bunun üzerinde durmasının nedeni bu değil midir? Kırk tane televizyonu var, kırk tane radyosu var, her şeyi var, gerçekleri tersyüz ediyor, ama ROJ TV gerçekleri ortaya koyduğu için, gerçekleri tersyüz etme konusunda başarısız kaldığı için ROJ TV’ye bu kadar öfkelidir. ROJ TV’nin kapatılmasının başka ne amacı olabilir?
Güya dünyada basın özgürlüğü var, dünyada fikir özgürlüğü var! Böyle basın ve fikir özgürlüğü mü olur? ROJ TV’nin kapatılması kadar basın özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, haber alma özgürlüğüne zalimce yapılan başka baskı yoktur. Haber alma, basın özgürlüğüne yapılacak en ağır saldırı ROJ TV’ye yönelik davadır, kapatılmak istenmesidir. Çünkü Kürdistan’da gerçekleri veren tek televizyon odur. Bu gerçek ortadayken ROJ TV’nin kapatılması masum görülebilir mi? ROJ TV’nin kapatılmasına ortak olmak, ABD’nin ya da Türkiye’nin baskıları için ROJ TV’yi kapatma davası açmak Avrupa için utanç verici değil midir, yüz karası değil midir? Hani haber alma ve basın özgürlüğü? Yani Kürdistan’da tek taraflı devletin bilgilendirmesi sağlanacak! Bu Avrupa devletlerinin üzerine vazife midir? Avrupa hukukunun üzerine vazife midir? Avrupa hukukunun böyle bir görevi var mıdır? Avrupa devletlerinin böyle bir görevi var mıdır? Türk devletinin her türlü kirli savaşını örtme, Kürtler üzerinde baskıyı rahat yaratmasını sağlama biçiminde bir görevi var mıdır? Bunu Avrupa hukukçularının da Avrupa devletlerinin de düşünmesi gerekiyor. Aksi halde Kürdistan’da yapılacak her türlü baskının, zulmün suç ortağı haline geleceklerdir.
Kuşkusuz ileride yanlış yaptık deyip özür dileyeceklerdir. Geçmişte Ermeni katliamının gerçekleşmesinde şöyle dikkatsiz olduk, şöyle zamanında müdahale etmedik, diyerek günah çıkarılıyor. Artık tarihteki yanlışlıklardan özür dilemek de gerçek kimliğini gizlemenin bir yolu olmuş. Önemli olan bugün ne yapıyorsun? Bugün baskılara karşı ne kadar duruyorsun? Baskılara ne kadar karşı çıkıyorsunuz? Kürdistan’daki baskılara karşı çıkmayacaksınız, Kürdistan’daki zulme karşı çıkmayacaksınız, Kürdistan’da tek taraflı yürütülen bilgilendirme var, habercilik var buna karşı çıkmayacaksınız, hatta bu konuda Türk devletinin baskılarına boyun eğeceksiniz, ondan sonra geçmişte yapılan yanlışlıklardan özür dileyerek kendinizi demokrat ve özgürlükçü göstereceksiniz! Böyle demokratçılık ve özgürlükçülük olmaz. Şu anda Avrupalılar için, hatta dünyanın birçok ülkesi için demokrat ve özgürlükçü olmanın yolu Kürtlere yaklaşımdan geçmektedir. Kırk milyonluk bir halkın kimliği ve dili yok edilmektedir. Kültürel soykırıma uğruyor, Türkleştirmek istiyorlar. Anadilde eğitim yok, yaşamın diğer alanlarında Kürtçe kullanılması yasak. Demokrasinin gereği Kürtlerin kendini yönetmesi hakkı tanınmıyor. Bütün bunlar da Avrupa Birliği’nin üyesi olan, Avrupa’dan siyasi destek alan Türk devleti tarafından yürütülmektedir.
ROJ TV’ye yönelik baskıların hukukla bir ilgisi olmadığı gibi Kürt kurumlarına yapılan baskılar da hukuk dışıdır ve siyasi çıkarlar gereğidir. Biz ne Avrupa ülkelerinin, ne de özellikle de Avrupa’daki hakimlerin Türk devletinin ve ABD’nin baskılarına boyun eğmemesini bekliyoruz. Bir zamanlar Berlin’de de hakimler varmış sözünü şimdi de duymak istiyoruz. Gerçekten Avrupa’da hakimler var mı, demokratlık var mı göreceğiz. Eğer Türk devleti ya da ABD istedi diye Kürtlerin izlediği televizyon kapatılacaksa, Kürtlerin kurumlarına saldırılacaksa demek ki orada hukuk da yoktur, demokrasi de yoktur hakim de yoktur. Bunları açıkça söylemek durumundayız.

 

Cemil Bayık’la yapılan röportajın- 3.bölüm

Cemil Bayık’la yapılan röportajın- 3.bölüm

Tek taraflı ateşkesin ilan edildiği bu süreçte hem Türkiye içinde bazı görüşmeler oldu, hem de Türkiye dışında bazı aracılar yoluyla hükümetle Özgürlük Hareketi arasında görüşmelerin yapılması önerileri vardı

Sayın Öcalan’ın devlete üç protokol sunduğunu, ama bu protokollerin hükümet tarafından onaylanmadığını, kabul edilmediğini ve böylelikle görüşme sürecinin tıkandığını söylüyorsunuz. Sayın Öcalan da sağlık, güvenlik ve özgürlüğü sağlanmadığı taktirde rolünü oynayamayacağını, çekildiğini söylemişti. Son olarak Başbakan da İmralı’da hazırlanan protokollerin kendisi için bir anlamı olmadığını ortaya koydu. Ancak AKP yandaşı basın ve yazarlar çatışmaların sizin 17 Temmuz tarihli açıklamanızla ve Silvan’da 20 askerin ölümüyle gerçekleştiğine bağladı. Medyaya sızan Oslo görüşmelerini dikkate alarak alsında ne olduğunu anlatabilir misiniz?

AKP hükümeti Özgürlük Hareketi’nin gelişmesi, gerillanın etkinliğinin artmasıyla birlikte sıkıştı. AKP iktidara geldiğinde önünde sıcak bir Kürt sorunu yoktu. Devlet Kürt sorununu ortadan kaldırdığını, PKK’yi tasfiye ettiğini düşünüyordu. AKP de bu yaklaşımla iktidar olmuştu. Bu nedenle Kürt sorununu çözme programı olmadığı gibi Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme programı da yoktu. Esas olarak AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştiğini düşündüğü ortamda ekonomik, sosyal, kültürel imkanları kullanarak bu sorunu tümden ortadan kaldırmayı hesaplıyordu. Buna karşı da hareketimiz durumun böyle olmadığını, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini, yoksa yeniden mücadelenin geliştirileceğini, ama sorunu siyasal yöntemlerle çözmek istediğini defalarca dile getirdi. Ama AKP hareketimizin bu yaklaşımlarını bir blöf, bir zayıflık, bir propaganda olarak görmüş olacak ki hiç ciddiye almadı, adım atmadı. Bunun sonucu 2004 1 Haziranından sonra gerilla eylemleri gelişti. İlk önce hükümet bunu kısa sürede etkisizleştireceğini, tasfiye edeceğini düşündü. Hatta bu konuda farklı yoları deneme girişimleri oldu. Ancak hem gerilla eylemleri hem halkın direnişi giderek daha da arttı. AKP çok sıkışmıştı. Diğer taraftan devlet içinde de AKP’nin gerilla eylemleri karşısında daha sert politika izlemesi isteniyordu. Ama AKP hükümetinin ne çözüm ne de yoğun saldırıyla tasfiye etme biçiminde bir hazırlığı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin ateşkes ilan etmesini sağlama çabaları içine girdi. Bu konuda doğrudan aracılar gönderdi. Bazı belediye başkanları üzerinden aracılar gönderdi. Eğer ateşkes olursa çözüm için adımlar atacaklarını söylediler. Yine aydınlar, sivil toplum örgütlerinden ateşkes yapılması çağrıları vardı. Bu aydınlar AKP’den de çözüm taleplerinde bulunuyorlardı. Yine KDP ve YNK ateşkes olursa hükümet bazı şeyler yapacak diyerek ateşkes istemlerinde bulunuyorlardı. Avrupa Birliğinden bu yönlü çağrılar yapılıyordu. ABD bile örtülü bir biçimde ateşkes ilan etmemizi istiyordu. Böyle birçok yönden bu yönlü çağrılar geldi.
Tek taraflı ateşkesin ilan edildiği bu süreçte hem Türkiye içinde bazı görüşmeler oldu, hem de Türkiye dışında bazı aracılar yoluyla hükümetle Özgürlük Hareketi arasında görüşmelerin yapılması önerileri vardı. Bunun sonucu 2006’da hem Türkiye içinde hem de dışında ilk görüşmeler başladı. 2006’da bu görüşmelerin olduğu süreçte AKP’nin herhangi bir adım atmayacağı anlaşıldı. Zaten Önder Apo da eğer AKP bir adım atmazsa bunu bir oyun sayarım diyerek bu ateşkese ve AKP’nin bu çağrılarına, bu isteklerine nasıl yaklaştığını ortaya koydu. Yine bu süreçte Önder Apo’ya yönelik zehirleme girişimi oldu. Bu girişim bize yansıdı ve bunun üzerine Önder Apo’nun saç telleri temin edilerek uluslar arası uzman laboratuarlara gönderildi. Zehirleme girişimi tespit edildi. Tabii bu zehirleme girişimi şöyleydi: Birden öldürmek değil de azar azar belirli bir dozajda zehir vererek zaman içinde vücudu tümden bitirecek, öldürecek bir yöntem izlenmişti. Bu nedenle bu girişim açığa çıkarılınca zehirleme ilerlemeden durdurulmuş oldu. Bazı çevreler böyle bir şey yoktu diyorlar. Öyle değil, kesinlikle doğruydu.
2007 süreci Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda yeni bir dönem başlatmıştır. Özellikle Mayıs ayındaki Erdoğan-Büyükanıt görüşmesiyle birlikte AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutumunu netleştirmiştir. Artık idare eden bir yaklaşım yerine, tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda devletin derinlikleriyle mutabakata sağlamıştır. Kararını bu yönde kullanmıştır. Bunun sonucu da zaten 22 Temmuz seçimlerinde önü açılmış, AKP yeniden hükümet olmuştur. Hükümet olur olmaz daha önce içeride hal ettik mi ki dışarı gidelim diyen Başbakan, seçimden sonraki ilk Milli Güvenlik Kurulunda sınır ötesi harekat tezkeresi çıkarma kararı almıştır. AKP bu süreçte esas olarak ABD’den aldığı destekle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi önüne koymuştur. Ancak Zap direnişi, halkın yürüttüğü serhıldanlar sonucu hükümetin bu politikası ters tepmiş ve daha da sıkışmasına yol açmıştır. Bu sıkışma sonucu 2008’den itibaren hem İmralı’yla yapılan görüşmelerde hem de hareketimizle yapılan görüşmelerde bir sıklaşma olmuştur.
Hareketimiz bu görüşmeler süresince AKP hükümetinin ciddi bir çözüm politikası olmadığını görmüştür. AKP hükümeti bunu pratiğiyle de ortaya koymuştur. Özellikle 29 Mart yerel seçimlerinden sonraki siyasi soykırım operasyonlarını başlatmayla bunu göstermiştir. Halbuki 29 Mart seçimlerinden önce 5 Aralık’ta hareketimiz yeniden tek taraflı bir ateşkes ilan etmiştir ve buna ordu da uymuştur. 29 Mart seçimleri öncesi çift taraflı bir ateşkes olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim bu süreçte çift taraflı ateşkes sonucu çatışmalar durup ölümler olmayınca AKP yandaşı basın, fetullahçı basın, bakın AKP hükümeti döneminde çatışmalar durdu, ölümler durdu diyerek, bunu bile 29 Mart seçimlerinde AKP’nin seçim kazanması konusuna malzeme olarak kullandılar.
AKP hükümeti, hareketimiz13 Nisan’da tek taraflı ateşkesi resmen uzatmasına ve çözüm doğrultusunda bir deklarasyon yayınlamasına rağmen 14 Nisan’da bu yaklaşımımıza siyasi soykırım operasyonlarını başlatarak karşılık vermiştir. Bu operasyonlarla birlikte daha o zaman ateşkes anlamsız hale gelmişti. Çatışmalar daha o zaman şiddetlenebilirdi. Ancak Önder Apo ve hareketimiz özellikle de 29 Mart seçimlerindeki siyasi ortamı değerlendirme açısından 13 Nisan’da aldığı ateşkes kararını sürdürmüştür. AKP hükümetinin provokatif bu uygulamalarına sabırla yaklaşmış; aydınları, yazarları, kamuoyunu ve devleti demokratik çözüm olabileceği, demokratik çözümün mümkün olduğu konusunda hazırlamak istemiştir. AKP herhangi bir adım atmamasına rağmen bu yaklaşımı sürdürmüştür. Açılım kod adlı tasfiye politikası da siyasi soykırım operasyonlarının olmasından sonra dile getirilmiştir. Bu açılım sözü telaffuz edildikten sonra hiçbir olumlu adım atılmamıştır. Aksine siyasi ve askeri saldırılar ve psikolojik savaş tırmandırılarak sürdürülmüştür. TRT 6 ve üniversitelerde Kürtçe bölümlerin açılması kararı da 29 Mart seçimleri öncesi Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşın psikolojik boyutunu güçlendirmek için alınmıştır. Kürt Halk Önderinin çözüm için hazırladığı Yol Haritası iki yol sonra verilmiştir. Yol Haritası’nda çözüm için çok makul bir yaklaşım gösterilmesine rağmen Yol Haritası’nın verilmemesi AKP hükümeti ve Türk devletinin bir çözüm politikası olmadığını kanıtlamıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi Yol Haritası’nın verilmemesini AKP’nin bir çözüm yaklaşımı olmadığı biçiminde değerlendirmiştir. Ama Önder Apo buna rağmen Barış Grubunu göndermiştir. Ama halkın Barış Grubunu güçlü biçimde karşılamasını bahane ederek Başbakan Erdoğan sil baştan yaparız değerlendirmesinde bulunmuştur. Aslında halkın coşkulu karşılamasına sevinileceğine, halkın çözüm geliyor, barış olacak yaklaşımını çözüm için değerlendireceklerine tersine bir yaklaşım göstermişlerdir. Çözüm yaklaşımları değil de tasfiye politikaları olduğu için halkın bu gücünü, bu uyanışını, bu yaklaşımını kendi tasfiye politikaları önünde engel olarak görmüşlerdir. Böyle bir halka kendi politikalarını kabul ettirmeyeceklerini anlamışlardır. Bu nedenle düşündükleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürecek politikaları kabul edecek bir toplum yaratmak için kendi politikası önünde engel gördüklerini tasfiyeye yönelmişlerdir. DTP’nin kapatılması, birçok belediye başkanlarının, yöneticilerin, Aralık ayında ikinci büyük siyasi soykırım dalgasında tutuklamaların nedeni budur. Kürt halkının örgütlü gücünü kırarak, mücadele gücünü kırarak, kendi politikalarını kabul ettirmek için bu operasyonlar yapılmıştır. 14 Nisan’da yapılan siyasi soykırım operasyonları da bu amaçla yapılmıştır.
Hareketimiz ısrarla demokratik çözüm için adım atmasını istemiş, AKP hiçbir adım atmayınca Önder Apo Mayıs 2010’da aradan çekildiğini açıklamıştır. Bu durum tabii ki gerilimi ve çatışmaları arttırmıştır. Bunun sonucu Başbakan önder Apo’ya heyet göndermiştir. Önderlik de referandum öncesi yeniden ateşkes ilan etmiştir. Referandum sonrasında yapılan bir görüşmede birçok söz de verilmiştir. Ama bu sözler yine yerine getirilmemiştir. Hareketimiz bahara kadar hiçbir adım atılmayınca 2011 Mart’ının başında bu durumu gözden geçireceğini, eğer AKP doğru yaklaşmazsa mücadelenin yükseltileceği biçiminde bir irade beyanı ortaya koymuştur. AKP hükümeti bu dönemde de hiçbir olumlu yaklaşım içinde olmamıştır. Çatışmaların 2011 Martıyla şiddetlenmesi gündemdeydi, ama yine Kürt Halk Önderi AKP’ye bir fırsat tanımak için hareketimize seçimleri bekleyin demiştir. Seçimlerden sonra da meclisin açık tutulmasını, mecliste alınan bir kararla kendisine rol verilmesini istemiştir. Bu süreçte Önder Apo protokoller hazırlamış, devlete vermiştir. Ama Başbakan Erdoğan’ın şimdi söylediği gibi bu protokollere sahiplenilmemiştir. Böylece İmralı’da yaşanan görüşmeleri ve hazırlanan protokolü hiçbir değeri ve sonucu olmayan görüşmeler olarak gördükleri anlaşılmıştır. Bu yaklaşım bile çatışmaların neden başladığını açıklamaktadır. Seçimden sonra hem hareketimiz hem de Önder Apo hükümete birkaç defa çağrı yapmıştır. Meclisin toplanıp Önder Apo’nun rol alması için karar almasını ve Başbakan’ın bir açıklama yaparak Kürt sorunun demokratik siyasal yollardan çözüleceğini söylemesini istemiştir. Ne protokoller onaylanmış ne meclis Önder Apo’nun rolünü oynaması için herhangi bir karar almış ne de Başbakan herhangi bir açıklama yapmıştır. Zaten seçimden sonra seçilen milletvekilleri zindanda tutulmuş, Hatip Dicle’nin de milletvekilliği düşürülmüştür. Bu yaklaşım başlı başına AKP’nin bir çözüm niyeti olmadığını göstermiştir. Çözüm niyeti olsaydı seçilen milletvekillerine böyle yaklaşır mıydı? Aksine daha yumuşak bir yaklaşım içinde olarak çözüm koşullarını daha da olgun hale getirirdi. Çatışmaları yaratan AKP’nin bu politikaları olmuştur.
14 Temmuz’daki gerillanın 20 askeri öldürmesiyse bir imha operasyonu sonucudur. Gerillaları imha etmeye gitmişlerdir. AKP hükümeti 12 Haziran’dan sonra siyasi irade kırma politikası izlediği gibi askeri operasyonlarla da gerillaya ağır darbeler vurmak istemiştir. Ama gerilla Amed’te Türk devletinin askeri darbe vurmasına fırsat vermemiştir.  Bu eylemden sonra AKP hükümeti yeni stratejiyle savaşacaklarını söylemiştir. 14 Temmuz günü DTK’nın Silvan eyleminden bağımsız olarak önceden aldığı bir kararla demokratik özerkliği ilan etmesi karşısında saldırganlığı daha da artmıştır. AKP esas olarak da demokratik özerkliğin ilanına karşı bu kadar sert tepki göstermiştir. Demokratik özerklik ilanıyla kendine göre düşündüğü Kürtleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemini yeni koşullarda sürdürecek anayasa oyunu bozulmuştur. Kuşkusuz Kürt halkı da Kürt sorununun çözüme kavuştuğu demokratik bir anayasa istemektedir. Ama AKP böyle bir anayasa düşünmediği için demokratik özerkliğin ilanıyla birlikte saldırılarını arttırmıştır. Yeniden siyasi soykırım saldırıları başlatmasının nedeni de birinci ve ikinci soykırım operasyonlarındaki amaçla aynıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıflatıp kendi düşündüğü siyasi projeleri engelsiz pratikleştirmek istemektedir.
Saldırıların arttırılması AKP’nin görüşmelere nasıl yaklaştığının açık ifadesidir. Hem Önder Apo’yla görüş, ama tecrit uygula, hem Kürt Özgürlük Hareketi’yle görüş, ama diğer taraftan da siyasi soykırım operasyonları yap! Bir taraftan görüşmeler yap, hareketimiz tek taraflı ateşkesler ilan etsin, ama operasyonları sürdür  3 burada, 5 şurada, 10 şurada gerillaları katlet! Bu kabul edilebilir mi? Şunu açık söyleyelim: gerillalardan bu duruma itiraz gelmiştir. Bu nasıl ateşkestir? Bu nasıl oluyor, biz ateşkes yapıyoruz sürekli sağda solda vuruluyoruz? Bu ateşkeslerin doğru olmadığı konusunda gerillalar haklı olarak itirazlarını dile getirmişlerdir. Kuşkusuz eylemlerin ve çatışmaların artması bununla bağlantılı değildir. Hem askeri hem de siyasi olarak çatışmaları ve gerilimi AKP’nin politikaları arttırmıştır. Aslında ortada iki taraflı iradeyle ortaya çıkan bir süreç yoktu. Hareketimizin makul yaklaşımları vardı. Önder Apo ve hareketimizin acaba böyle yaklaşırsak toplumu ve devleti bir çözüme hazırlayabilir miyiz, AKP’yi böyle bir çözüme yanaştırabilir miyiz diyerek sabırla yürüttüğü tek taraflı ateşkesleri vardı. Bu görüşmeleri tek taraflı ateşkes ortamında acaba demokratik bir çözüme evriltebilir miyiz yaklaşımı vardı. Yoksa iki taraflı bir süreç yoktu, iki taraflı bir niyet yoktu, iki taraflı bir çözüm iradesi yoktu. Hareketimizin tek taraflı çözüm iradesi ve tutumuyla toplumu ve devleti hazırlayarak AKP’yi çözüme çekme politikası vardı. Geçen dönemdeki yaşananları halkımızın da dostlarımızın da demokratik güçlerin de böyle bilmesi gerekiyor.
Mevcut süreçte AKP’nin hiçbir olumlu yaklaşımından söz edilebilir mi? Eğer biraz yumuşama vardıysa bu AKP’nin herhangi bir politikası ya da herhangi bir adım atmasından dolayı olmamıştır. Önder Apo’nun demokratik çözüm için ortam hazırlama ve adım attırma umuduyla tek taraflı bir yumuşama sağladığı bir dönem söz konusudur. Bu kesinlikle hareketimizin yaklaşımıyla ilgilidir. Yoksa AKP’nin bir çözüm niyeti olmuş, bazı olumlu adımlar atmış, bu nedenle ortam yumuşamış değildir. Özellikle de AKP’nin 29 Mart seçimlerinden sonraki tutumu bellidir. Önce de belirttiğim gibi çok önceleri biz AKP’nin politikalarına karşı tutum almamız gerekirdi. Ama duygusal ve tepkisel yaklaşmayarak, politik yaklaşarak, acaba böyle bir süreç geliştirebilir miyiz düşüncesiyle hareket edilmiştir.
Dikkat edilirse bu görüşmeler sürecinde yapılan açıklamalarda Önderliğimiz de hareketimiz de dikkatli olmuştur. AKP’yi zorlamadan, ama demokratik siyasal çözüme çekme yaklaşımı içinde olmuştur. Ama ne var ki AKP bütün bu yaklaşımlarımızı doğru değerlendirmemiştir. Aksine oyalama, zaman kazanarak hareketimizi tasfiye edip, bakın Kürt Özgürlük Hareketi’ni ben tasfiye ettim, bu isyanı ben bastırdım, o zaman devletin de asıl sahibi ben olmalıyım demek için böyle bir konum kazanmak için kendisine verilen fırsatı doğru değerlendirmemiştir.
Görüşmeler nasıl olmuş, kimle olmuş, nerede olmuş bu konuda hiçbir şey belirtmek istemiyoruz. Bu konuda yönetimimiz açıklama yaptı. Kesinlikle bu tür yansıtmaların bizimle hiçbir alakası yoktur. Bu konuda kesinlikle dikkatli, ilkeli ve sabırlı davrandık. Dolaylı bazı şeyler zaten gerektiğinde ima edilmiştir. Bu tür görüşmeler konusunda siyasi bir ahlak ve ilke içinde olduğumuzdan görüşmelerin bizim tarafımızdan yansıtılması söz konusu olamaz. Bu görüşmelerde büyük adımlar atıldı, bu görüşmelerden çözüm çıkacak, AKP’nin çözüm iradesi var olduğunu düşündüğümüz için ilkeli davranmadık. Genel anlamda ilkeli davrandık. Çünkü bugün AKP’nin yaklaşımları böyle olur yarın farklı yaklaşımlar ortaya çıkar. Bu açıdan bu tür görüşmelerde karşı tarafın niyeti ve yaklaşımı ne olursa olsun yansıtma biçiminde bir düşünce aklımıza bile gelmemiştir. Bu bakımdan PKK yansıtmıştır biçimindeki değerlendirmeler de kesinlikle doğru değildir. AKP yandaşı basın her fırsatta PKK aleyhinde propaganda yapmayı bir ahlak haline getirmiştir. PKK yapmıştır demelerini de böyle değerlendirmek gerekmektedir.

Türk ordusu 17 Ağustos’tan bu yana hava saldırıları ve karadan yürüttüğü operasyonlarla istediği sonucu alamadığı  gibi gerillanın büyük direnişiyle moral ve taktik olarak da büyük darbeler aldı. Şimdi böylesi bir durumda Medya Savunma Alanları’na bir kara harekatı yapabilir mi?  Olası bir sınır ötesi kara harekatı durumunda hazırlık düzeyi nasıl ve bu harekat ne tür sonuçlar doğurur? İran’ın da pozisyonu göz önüne alındığında, nasıl bir yönelim bekliyorsunuz?

Türk devleti tabii bütün imkanlarını kullanıyor. Şu anda kuzey Kürdistan’da her alanda büyük sayıda askeri güçlerle operasyonlarını sürdürmeye çalışıyor. Sınır ötesinde hava saldırıları yapıyor. Tabii bu hava saldırılarını tek başına yapmıyor, ABD ile birlikte yapıyorlar. ABD keşif yapıyor, Türk uçakları da bu bilgiler doğrultusunda saldırılarını gerçekleştiriyor. Bu birkaç aylık savaş için şunu söyleyebiliriz: gerilla iyi bir performans göstermektedir. Eksiklikleri vardır, daha etkili de olabilir, ama buna rağmen mevcut durumdaki performansı Türk devletini oldukça sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin tepkisi ve öfkesi biraz da bunadır. Askerler de polisler de karakollardan çıkamıyorlar. Mevcut durumda askerin operasyon yapması, operasyonla sonuç alma kapasitesi çok fazla yoktur. Bunun için sürekli arazide hareket etme yerine karakollarda bekleyerek gerilla geldiğinde darbe vurmak istiyorlar. Yani şu anda Türk ordusunun arazi hakimiyeti temelinde gerillalara darbe vurma konumu zayıflamıştır. Bu nedenle büyük sayılarla ve her türlü teknikle donanarak araziye çıkıyorlar. Zaten Türk basınında sık sık askerler niye böyle tedbirsiz çıkıyor, dikkatsiz çıkıyor, kendini hedef ediyor diye eleştirmektedirler. Bunun da etkisi olabilir, ama esas olarak da gerillanın arazideki vuruş kapasitesinin giderek yükselmesiyle birlikte Türk ordusu ancak çok büyük güçlerle hareket ettiği zaman operasyon yapmaktadır. Artık geçmişteki gibi sayısı az olduğu zaman operasyona çıkamıyorlar. Öyle özel güçlerle nokta operasyonu yapma gücü de yoktur. Şimdi bunu deneyen birlikler gerillalar tarafından avlanmaktadır.
Kuzey Kürdistan’da zaten fırsat bulduklarında saldırıyorlar. Sınır üzerinde de sık sık operasyon yapmaya çalışıyorlar. Ancak ne kuzeyde ne de sınır üzerinde inisiyatifli ve etkili konumları vardır.  Polisler zaten şehirde karakollarda her an saldırı bekliyorlar. Öyle ki ne asker ne polis doğru dürüst uyku uyuyor. Hava saldırıları da artık günlük sürmektedir. Hava saldırılarının fazla etkili olmadığını zaten kendileri de biliyorlar. Belirli tedbirsizlikten dolayı birkaç yerde toplam 15 kadar kayıp yaşanmış olsa da hava saldırıları en fazla da doğaya zarar vermektedir. Bu kayıplar da bir şey olmaz diyerek en basit tedbirleri almamaları sonucu gerçekleşmiştir. Hava saldırılarıyla tam bir doğa katliamı yapılmaktadır. Yine Kandil’de sivilleri vurarak katletmişlerdir. Sivilleri bilerek vurmuşlardır. İran da zaten sürekli köylere top atışı yaparak güney Kürdistan halkını Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çıkarmaya çalışmaktadır. Karşı çıkaramıyorsa da gerillaların olduğu alanlardaki halkı tümden çıkartmayı hedefliyorlar. Sonuç itibarıyla hava saldırıları da sonuç alacak saldırılar değildir.
Kuzey Kürdistan’da asker ve polis çok sıkışınca, hava saldırılarıyla da sonuç alamayacaklarını anlayınca kara harekatını dillendirmişlerdir. İki aydan fazladır bu gündemleştiriliyor. Aslında havadan sınır ötesine sürekli saldırıyorlar. Medya Savunma Alanlarına karadan girmeleri ise çok zordur.  Daha doğrusu sonuçlarının ağır olacağını bildiklerinden cesaret edemiyorlar. Gerilla hazırdır. Gerilla geldiklerinde kesinlikle büyük savaş içine girecektir. Belirli alanlara girseler de çıkışları zor olacaktır. Gerillanın moral düzeyi hiçbir zaman olmadığı kadar yüksektir. Diğer taraftan her türlü savunma tedbiri de alınmıştır. Yani tam bir alan hakimiyeti temelinde gerilla savaşı sürdürülecektir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki Türk devletinin operasyon gücü yoktur demiyoruz, gelebilirler. Gerilla da bazı kayıplar yaşayabilir. Ama gerillanın yapılacak bir saldırıyı ve işgal harekatını çok etkili karşılayacağı kesindir. Eylem gücünün de savunma gücünün de tekniğinin de en yüksek olduğu alanda bu savaşı yürütecektir. Bu açıdan gerillanın kara operasyonu yapılacak biçiminde herhangi bir kaygısı yoktur, herhangi bir ürkekliği de tedirginliğe de yoktur. Aksine güçlerimiz savaşmak istemektedirler. Birçok gerilla Botan’a, Dersim’e, Amed’e gitmek istiyor. Güney’de, Medya Savunma Alanlarında savaş ortamı olmadığı için savaşın şiddetlendiği ortamlara gitmek istiyorlar. Bu açıdan gerilla böyle bir saldırı gerçekleştiğinde büyük bir moralle ve istekle çok iyi bir savaş performansı gösterecektir.
Bir kara operasyonu çok önemli siyasal sonuçlar da doğuracaktır. Bu kara operasyonu diğer kara operasyonlarından farklı sonuçlar doğuracaktır; boşa çıkarıldığında bu aslında Kürt Özgürlük Hareketi’nin zorla, askerle, polisle, teknikle tasfiye edilemeyeceğinin kanıtı olacaktır. Bunu herkes kabul edecektir. Türk devleti de zorla, şiddetle bu sorunun çözülemeyeceğini anlayacak, bu da Türkiye’de demokratik çözümün yolunu açacaktır. Bu açıdan biz tabii ki girsinler demeyiz, ama girmelerinin de Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından hayırlı sonuçlar doğuracağına inanmaktayız. Mevcut çözümsüzlükte inadı, zorla, şiddetle tasfiye etme yaklaşımları böyle bir kara operasyonuyla birlikte tümden boşa çıkarılacaktır.
Ancak AKP hükümeti ve fetullahçılar bu durumu anladıklarından şimdi kara operasyonunu dillendirmekten kaçınıyorlar. Tezkereyi uzattılar, ama yakın bir zamanda kara operasyonu ufukta görünmüyor. Daha doğrusu yapılıp yapılmaması konusunda büyük bir tereddüt içine girmişlerdir. Öyle ki böyle bir operasyonu ilk önce dillendiren ve hemen Kandil’e gidilmesini isteyen feutllahçılar çark etmişlerdir. Hatta şimdi böyle bir operasyonunun zorluklarını ve risklerini anlatarak önceki savaş naralarından geri adım atarak daha alttan konuşmaya başlamışlardır. Fetullahçıların psikolojik savaş organı olan aksiyon dergisinin yayın yönetmeni olan Bülent Korucu “bir kara harekatı yaparsak başımıza onlarca Silvan olayı gelebilir; bu nedenle bir kara operasyonuna gerek yoktur; ancak nokta operasyonları yapılabilir” diyerek bu mahfillerdeki konuşulanların ne olduğunu ortaya koymuştur. Şunu da belirtelim ki nokta operasyonu yapma sözleri de hiçbir pratik değeri olmayan propagandadan ibarettir. Türk devleti yapacağı herhangi bir nokta operasyonunda operasyon birliklerinin tümünü kaybedebilir. Söyledikleri nokta operasyonları izledikleri filmlerdeki gibi olmuyor.
Herhangi bir kara operasyonunda İran destek de verebilir. Destek vermez diyemeyiz.  Ancak şu anda İran’la PJAK arasında bir ateşkes vardır. Gerillalar İran saldırılarına karşı kahramanca direnmiştir. Savaş tarihinde az görülecek direnişlerden biri gösterilmiştir. Aslında İran ordusu sınırdaki çatışmalarda kırılmıştır. Her saldırıları duvara çarpar gibi gerillaya çarpıp düşmüştür. Bunu rahatlıkla böyle belirtmek gerekiyor. Sonradan aracılar üzeri yapılan görüşmelerle bir ateşkes ilan edilmiştir. Bir tepe İran’ın birçok alandaki askeri güç yığınağını geri çekmesi karşılığında bırakılmıştır. Öyle bazı İran siyasetçileri ve komutanlarının açıkladığı gibi gerillalara kayıp verdirmişler sözleri tamamen bir propagandadır, yalandır. Kendi toplumuna, kendi askeri güçlerine moral kazandırma olayıdır. Biz mevcut durumda İran’ın böyle bir operasyona katılmasını zayıf bir ihtimal olarak görüyoruz. Biz İran’ın yaşanan ateşkese bağlı kalacağını düşünüyoruz. Böyle bir saldırıdan İran’ın hiçbir kazancı olmaz. Hatta içinden çıkamayacağı bir bataklığa girebilir.
Şunu da belirtelim, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem İran’a hem de Türkiye’ye karşı savaşma kapasitesi vardır. Gerillanın İran’a karşı harekete geçtiği taktirde İran’a çok büyük darbeler vuracağı açıktır. Bugün Türk ordusu bu kadar tecrübesine rağmen ancak büyük güçlerle araziye çıkıyorsa, her araziye çıkışı da gerilla için bir fırsat oluyorsa gerilla İran’da daha da etkili olabilir. Bu bakımdan da iki güç birlikte gelmiş savaşa girmiş biçiminde bir kaygımız yoktur. Gerilla her türlü olasılığa karşı direnişe hazırdır. Halkımız dört parçada böyle bir saldırı karşısında bu direnişi destekleyecek konumdadır.
Türk devleti sonuç alacağına inansaydı şimdiye kadar çoktan kara operasyonu yapardı. Yapamıyorsa bu başarısızlığını gördüğündendir. Ne güneyliler, ne Irak engeldir ne de ABD engeldir. Böyle engeller yok. Ama yapacağı bir kara harekatın sonuçlarından kendisi ürkmektedir. Bunun da kamuoyu tarafından bilinmesi gerekmektedir. Zaten sonradan  Erdoğan uçaklarımızı gönderiyoruz, sınır ötesi harekat yapıyoruz, dedi. Doğru o da bir sınır ötesi harekattır, ama sonuç almayan bir sınır ötesi harekattır. Birçok uzman konuşuyor, mutlaka Kandil’e gidilmeli, şuraya gidilmeli, sonuç alınmalıdır diyor. En son MHP genel başkanı Devlet Bahçeli de Türk bayrağını Kandile dikmeliyiz, dedi. Herhalde kendisi de mehter takımının başında Kandile gider! Herkes bilmelidir ki böyle bir sonuç alacak kara operasyonunun olmayacağını da daha önceki operasyonlar ortaya koymuştur. Daha önceki kara operasyonlarında aylarca Medya Savunma Alanlarında kaldıkları zamanlar da olmuştur. Hatta bu operasyonların bir kısmını tek başına gerçekleştirmemiştir. O zaman başarılı olamamıştır. Şimdi tek başına yapacağı bir operasyonda başarılı olması mümkün değildir. Herhalde bu nedenle olacak ki İran’ı işin içine çekmek istemektedirler. Başbakan’ın Amerika’da konuşması bunu ifade etmektedir.
Bir daha belirtelim: Türk ordusunun kara operasyonu yapacak imkanları vardır, ama sonuç alması zordur. Aksine bir kara operasyonun bozgunla sonuçlanması ihtimali yüksektir. Erdoğan da zaten kara operasyondan söz etme yerine, sınır birliklerini güçlendireceğiz, sınır birliklerine 7-10 yıl kalacak tecrübeli askerler konulacaktır diyor. Şu andaki sınırı koruyan askerler tecrübesizdir diyerek sınırda tecrübeli askerlerden duvar örmekten söz ediyor. Sorun tecrübe ve tecrübesizlik sorunu da değildir. Askerler de savaşıyorlar. Uzun süredir uzman çavuşlar savaşıyorlar. Bunlar zaten sürekli asker olan insanlardır. Ama son çatışmalarda dikkat edilirse en fazla bunlar kayıp vermektedir.
Şöyle yapalım, şöyle girelim biçimindeki değerlendirmeler gerillayı düşünmeden, tek taraflı yapılan değerlendirmelerdir. Halbuki gerilla tarzı, karşısındaki güç ne olursa olsun, hangi tekniğe sahip olursa olsun zayıf anını bulup vurma taktiğidir. Bu yönüyle hiçbir askerin, hiçbir profesyonelin gerillanın ne inancına ne teknik ne de taktik kapasitesine ulaşması mümkündür. Nitekim Başbakan Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla karşısındaki yenilmişliğini, teknik alarak, profesyonel ordu kurarak gidereceğini düşünmekte, böylelikle aslında Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yaşadığı başarısızlığı örtmeye çalışmaktadır.
Gelinen aşamada esas olarak psikolojik savaşın bir parçası olarak kara operasyonunu dillendiriyorlar. Böylece operasyon yapabilecekleri ve bununla gerillayı tasfiye edebilecekleri algısını yaratmaya çalışıyorlar. Hatta daha ileri giderek Irak’ı ayarladık, İran’ı ayarladık, KDP ve YNK’yi ayarladık, ABD de destek veriyor, artık PKK’nin sonu geldi biçimindeki bir propagandanın malzemesi olarak kullanıyorlar. Gerilla karşısındaki zorlanmayı bir de bu yönlü yürütülen psikolojik savaşla örtmeye çalışıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Obama Erdoğan görüşmesi oldu. Bunu 2007 görüşmelerinin yenilenmesi olarak da değerlendirenler oldu. Yine İngiltere Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi. NATO’nun üst düzey komutanları da temaslarda bulundu. Daha önce de bu tür ziyaretler sonrası kapsamlı planlar devreye konurdu. Bu durumu nasıl okumak gerekir? Cephenizden bu görüşmeler nasıl algılandı?

Obama-Erdoğan görüşmesi kuşkusuz Bush-Erdoğan görüşmesindeki anlaşmaların, mutabakatların yenilenmesi anlamına gelmektedir. Ama bazı yönleriyle daha kapsamlıdır. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik ortak bir saldırı içindedirler. Türkiye ABD’nin verdiği siyasi desteği kendine göre Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesinde nasıl kullanırım yaklaşımı içindedir. Bu çerçevede tabii ki NATO’yla da ilişkilerini sıkılaştırmıştır. NATO da belirli yönleriyle Türkiye’ye destek vermektedir. Bu çerçevede ROJ TV davası da sürdürülmektedir. Tüm bunlar Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kapsamlı bir salıdırı harekatının olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar kapitalist modernist sistemin bölgedeki ajanlığı rolüne soyunmasının en temel nedeni de budur. Türk devleti hala ekonomik, sosyal, kültürel ve diplomasi imkanlarını tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesine harcamaktadır. Bu yönüyle Kürtleri tasfiye etme, yok etme, ortadan kaldırmayı amaç edinen bir özel savaş devletidir. Bu karakteri AKP hükümeti zamanında değişmemiştir. Değişen sadece bölgedeki koşullar ve iç koşullar nedeniyle iktidar blokları olmuştur. Eski iktidar bloklarıyla Türk devletinin ne içerde ne dışarıda etkili olması mümkündü. İçeride Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı en etkili güç olarak düşündükleri siyasal İslamcıları devreye koydular. Dışarıda da yine siyasal İslamcı bir iktidarla Ortadoğu’da etkinliğini arttırmak istemektedirler. Bu yönlü siyasi yeni bir yaklaşım benimsenmiştir, ama Kürtlere karşı politikada kesinlikle özde bir değişiklik yoktur. Değişiklikler yeni koşullara uygun, özellikle Kürt halkının mücadelesi karşısında meşruiyetini tazeleme, yenileme için yapılan kimi söylemler ve özü değiştirmeyen, hatta inkar ve imha sistemini örten kimi girişimlerdir.
AKP hükümeti her ne kadar ben Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edebilirim diyorsa da son on yıldır o iktidardadır. Özelikle de 2007’den bu yana saldırılarını hiçbir dönemde olmadığı kadar arttırmıştır. Ama bu saldırılardan sonuç almadığı gibi, Kürt Özgürlük Hareketi karşısında hem askeri, hem siyasi hem de ideolojik anlamda zayıflamış konumdadır. Bu nedenle bu kadar dış desteğe bel bağlamaktadır. Bu nedenle bu kadar psikolojik savaşa bel bağlamaktadır. İstediği kadar ABD’ye işbirlikçilik yaparak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası izlesin, ama dünyayı, herkesi kendi inkar ve imha siyaseti doğrultusunda harekete geçirme gücü ve kapasitesi yoktur. Türk devleti istiyor ki bütün dünya kendilerine PKK’nin tasfiyesi için destek versin. Verilen destekleri yeterli görmüyor. Herkes benim gibi PKK’ye karşı savaşsın diyor. Komşularla sıfır sorun politikası nasıl ki gerçekçi değildi, doğru değildi, sonunda bütün komşularla çatışma içine girdiyse, bu beklenti de doğru değildir. Bu açıdan herkesi Kürtlerin üzerine sürerim sonuç alırım yaklaşımı gerçekçi değildir. Kuşkusuz dış destekle çözümsüzlükte ısrar etmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu dış destekle ayakta kalmaktadır. Eğer bu dış destek olmasaydı daha 1990’larda tümden çökebilirdi. Kürt halkına karşı mücadeleyi esas olarak dış destekle sürdürüyor. Dış destek olmasa bu mücadeleyi bir ay sürdürecek gücü yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında, halkın mücadelesi karşısında kesinlikle kısa sürede çöker. Ama askeri destek alıyor, siyasi ve diplomatik destek alıyor, işlediği suçlara göz yumuluyor. Bu düzeyde de kendisine göz yumulduğu için bu saldırıları sürdürmektedir.
Eğer kullanabildikleri bir ülke olmasaydı binlerce siyasi tutuklunun olmasına bu kadar göz yummazlardı. Başka bir yerde olsa kıyamet koparılır, o devletin, ülkenin halka zulüm yaptığı söylenirdi. Ama bırakalım bunları dillendirmesi, eğer bu operasyonlar görmezlikten geliniyorsa bu Kürt halkına karşı yürütülen savaşın arkasındaki gücü göstermektedir. Ama ne kadar dış destek alırsa alsın kendi istediği düzeyde bir destek bulması mümkün değildir. Çünkü bütün dünyanın işini gücünü bırakıp Türk devleti gibi tümden Kürtleri yok edeyim yaklaşımı içinde olması düşünülemez. Çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlar, çıkarları ne kadar destek gerektiriyorsa o kadar veriyorlar. Daha fazla destek vermeleri demek, bizzat kendilerinin savaş içine girmesi demektir. ABD savaşın içine girecek, Avrupa girecek, İran girecek, ırak girecek, Güneyliler girecek PKK’yi tasfiye edecekler! Bu tür şeyler ancak masa başında olur. Tabii ki dış destek alarak mevcut inkar ve imha sistemini sürdürüyor, çözümsüzlüğünü sürdürüyor. Kürt halkının bu haklı mücadelesi karşısında bu çözümsüzlük ve tasfiye politikasını sürdürmede ısrar ediyor. Kürt sorununda çözümsüzlüğün yaşanmasının önemli bir nedeni de dış destektir. Dış destek olmasaydı şimdiye kadar Kürt sorunu çoktan çözülmüştü. Zaten dış güçler de Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar. Türkiye’nin sürekli bu sorunla uğraşmasını, bu sorunla uğraşarak kendilerine daha fazla bağlanmasını, kendilerine bağlayarak da bölgedeki politikalarında kullanmak istiyorlar. Şu anda yaşanılan ve Türkiye’ye yaşatılan budur.

Türk Başbakan Erdoğan “bizden iyi niyet beklemesinler” ve “terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye açıklamalar yaptı. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk Başbakan’ın bizden iyi niyet beklemesinler sözü tam bir demagojidir. Türk devletinin Kürt halkına, Özgürlük Hareketi’ne karşı bir iyi niyet beslediğini hiç görmedik. Aksine sürekli kötü niyetli olmuşlardır. Kürt Özgürlük Hareketi makul, iyi niyetli yaklaşım göstermesine rağmen buna bile bırakalım iyi niyetli yaklaşmayı, bunu da fırsatçı temelde Kürt Özgürlük Hareketi’ni oyalayarak, zamana yayarak tasfiye etme doğrultusunda değerlendirmek istemişlerdir. Faaliyetleri açık ve gözetim altında olan belediye başkanları, ilçe yöneticileri niye tutuklanıyorlar? AKP’nin bir tasfiye politikası var. Bu kabul edilmediği için tutukluyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi’ni güçsüzleştirerek kendi politikasını dayatmak istiyor. Bu çerçevede 3000 siyasetçinin tutuklanması mı iyi niyettir? Seçilmişlerin tutuklamasının neresi iyi niyettir? Onlar herhangi bir illegal faaliyet yürüttüğü için değil, sözlerinden ve tutumlarından dolayı, AKP’nin politikalarına karşı tutum gösterdikleri için, AKP’nin politikalarına boyun eğmedikleri için tutuklanmaktadırlar. Ya benden olursun ya da karşıdan olursun, AKP’nin politikası budur. Ya benim politikama uyarsın ya da seni terörist suçlamasıyla zindana atarım demektedirler. Bush’un ya bizdensiniz ya da karşıdansınız deyip kendisine destek olmayan herkese savaş ilan etmesi gibi bir politika izlemektedirler. Bunun neresi iyi niyetlidir. İyi niyet binlerce siyasetçiyi tutuklamaksa, iyi niyet ateşkeslere rağmen operasyonlar yaparak 3 şurada, 5 şurada, 10 şurada gerilla öldürmekse, iyi niyet tek taraflı ateşkeslere rağmen, demokratik çözüm ve barışa rağmen hiçbir adım atmamaksa, iyi niyet fırsatını bulduğunda çakal gibi yüklenmekse, kötü niyet nasıl oluyor? Bu açıdan Kürt halkı, Kürt Özgürlük Hareketi ne AKP’den ne de devletten herhangi bir iyi niyet görmüştür. Aksine Kürt Özgürlük Hareketi’nin iyi niyetli yaklaşımları hep kötüye kullanılmıştır, fırsatçı yaklaşılmıştır. Bunun dışında farklı bir gerçekten söz etmek mümkün değildir.
Terörle mücadele, siyasetle müzakere de tam bir demagojik söylemdir. Aslında AKP hükümetinin müzakere diye bir zihniyeti yoktur. Türk devleti hala bu zihniyete gelmiş değildir. Kendi düşündüklerini dayatma politikası izlemektedirler. Aslında müzakere kavramını belki kullanmazdı ama PKK ile görüşmeler kamuoyunda tartışıldı, birçok çevre bakın görüşme iyidir, müzakere iyidir, müzakereyle bu sorunu çözmek lazım, doğru olan budur biçiminde yaygın bir kamuoyu oluştu. Terörle mücadele, siyasetle müzakere ederiz diyerek bu çevrelerin desteğini almaya çalışıyor. Bu yönlü yaklaşımları bulunan çevrelerin de desteğini alarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırılarını daha da meşrulaştırmak istiyor. Bu, saldırılarına destek almak için söylenmiş bir sözdür.
Terörle mücadelede yaptığı en fazla da binlerce siyasetçiyi tutuklamaktır, her gün bir belediye başkanı ya da bir siyasetçi tutuklanıyor. En son tutuklamaları daha da meşrulaştırmak için vakıftan para alıyorlar, bu paraları PKK’ye gönderiyorlar yalanını ortaya attılar. Bununla tutuklamaları daha da arttıracakları anlaşılıyor. Sivil demokratik siyasetçileri tutuklayarak, sivil toplum örgütü üyelerini tutuklayarak, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde ısrarlı olan yurtseverleri tutuklayarak suyu kurutup balığı öldürme politikası izlemektedir. Bu nedenle bu kadar tutuklama yapmaktadır. Terörle mücadele dediği bunlardır. Son zamanlarda bunu zaten dile getirmişlerdir. Terörle mücadelede daha sert davranılacak, acımasız davranılacak, teröre destek olanlara müsaade edilmeyecek denilmiştir. Bu siyasetle müzakere midir, siyasetle savaş mıdır? Terörle mücadele dediği aslında demokratik siyasetle savaştır.
Terörle mücadele dediği şeylerden biri de Önder Apo üzerinde uyguladığı şantaj ve tehdit politikasıdır. Bilindiği gibi Kürt halkı siyaseti devreye koyarak bu sorunu çözmek istedi. Düşünce gücüyle bu sorunu çözmek istedi. Ama gösterilen yaklaşım ortadadır. Siyasete saldıran, siyaseti anlamsızlaştıran bu politikalardır. Bu politikaları uygulayanların siyasetle müzakere yapacağız demesinin hiçbir anlamı yoktur. Kürt demokratik hareketi birkaç seçimdir hep AKP karşısında başarılı oldu. Ne var ki bunun karşısında demokratik bir tavır takınmak yerine BDP’yi geriletmek için her türlü yol ve yöntem denenmektedir. Bu yolla BDP’yi zayıflatıp Kürdistan’daki oylarını arttırarak, bakın Kürtleri temsil etmiyorlar deyip inkar ve imha politikalarında ısrar etmek istiyor. Kürtlerin özerklik talebi de anadilde eğitim talebi de, çok dillilik talebi de yoktur. Bunlar terör örgütünün talepleridir diyerek Kürt halkı üzerindeki inkar ve imha siyasetini sürdürmek istemektedir. Böyle bir siyasi yaklaşım içinde olanın siyasetle müzakere anlayışı olabilir mi? Dolayısıyla bu sözler demagojiden öte bir anlam ifade etmiyor.
Yaptığı uygulamalar arkasından söylediği bu sözlerle demokratik siyasetçilere şu mesaj veriliyor: Biz bu kadar siyasetçiyi zindana atıyoruz, buna çıkmazsanız, Kürt Halk Önderine tecrit ve şantaj uyguluyoruz, buna karşı çıkmazsanız, belediyeleri şöyle sıkıştırıyorum, onların çalışma alanlarını daraltıyorum buna sesiz kalırsanız, psikolojik savaşla karalama kampanyası yapıyorum, tüm bu politikalarla sizin altınızı oyuyorum, sizi giderek marjinalleştireceğim, eğer bunlara ses çıkarmazsanız sizinle müzakere olur, diyorlar. Daha doğrusu size bir merhaba derim, konuşurum, bu kadar bir lütuf yaparım diyorlar.  İşte iyilik dediği, iyi niyet dediği, müzakere dediği budur. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir müzakere olabilir mi? Buna kim müzakere der? BDP ve demokratik siyaseti tüketeceksin, çoğunu zindana atacaksın, ondan sonra da gel birkaç kişiyle konuşalım diyeceksin! Bunu da bir görüşme ve müzakere diye yutturacaksın! Bu açıktan açığa Kürtlerin gözünün içine bakarak hakaret etmektir, aşağılamaktır.
Terörle mücadele, siyasetle müzakere derken bir amacı da Kürt Özgürlük Hareketi’yle BDP’yi karşı karşıya getirmektir. Belki BDP içinde bazı zayıflıklar varsa onları kışkırtmaya çalışıyor. Bakın işte terörle mücadele ediyorum, ona ses çıkarmazsanız, onu normal görürseniz ben de sizi muhatap alırım, dikkate alırım, size hoş yaklaşırım, iyi yaklaşırım diyerek zayıf kişilere seslenmektedir. Yoksa Erdoğan’ın bu söylemini BDP’liler de demokratik siyasetçiler de ciddiye almaz. Zaten Selahattin Demirtaş ilk günde Kürtler arası bölünme yaratarak hiçbir yere varılamaz diyerek daha baştan tutumunu koymuştur. Kürtler o kadar politik toplumdur ki bu tür demagojik sözleri, basit sözleri bir çocuk kandırır gibi söylenecek sözleri kimse ciddiye almaz.
Bakın ben terörle mücadele ediyorum, ama siyasetle müzakere yaparım diyerek bazı Kürtleri heveslendirme, yine bazı kendine liberal demokrat diyen kesimleri umutlandırmak istiyor. Müzakere yaklaşımı da olabiliyor biçiminde bir algı yaratarak Kürt hareketi ve demokrasi güçleri içinde parçalanma yaratmaya çalışıyor. Zaten Türk devletinin Kürtlere karşı yürüttüğü politikanın esası budur. Kürtler arası birlik olmasın, Kürtlerle demokrasi güçleri birlik olmasın, Kürtleri parçalayayım, demokrasi güçlerini parçalayayım böylelikle hem Kürtler üzerinde hem de demokrasi güçleri üzerinde istediğim egemenliği, hegemonyayı kurayım yaklaşımı içindedir. Bu açıdan AKP’nin bu yaklaşımlarını doğal görmek lazım. Zaten son zamanlarda en fazla da acaba Kürtler içinde bölünme, parçalanma yaratabilir miyim konusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Nitekim Kemal Burkay’ı çağırmaları, başkalarını çağırmaları tamamen Kürt halkına karşı, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bazı Kürtleri kullanmak amaçlıydı. Kemal Burkay siyasetle bile uğraşmıyordu. Örgütünü bile bırakmıştı. Dostlar bizi pazarda görsün misali arada sırada bazı yerlerde düşünce belirtiyordu. Şimdi getiriyorlar televizyon televizyon, gazete gazete dolaştırıyorlar. Yine Kürt aydını olarak pazarladıkları bazılarını Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çıkarmaya çalışıyorlar. Bunlar eliyle toplumun da kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. Bunlar aslında AKP’nin müzakereyle sorunu çözmek istediğini söyleyip AKP’nin tasfiye politikalarına karşı halkın mücadelesini engellemeye çalışanlardır. Böylece demokratik güçlerin, demokrasi güçlerinin, halkın, toplumun inkar ve imha siyasetine karşı mücadelesini engelliyorlar. Böylelikle de Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu mücadelesizlik ortamında tasfiye edebileceğini düşünüyorlar. Özcesi Başbakan’ın söyledikleri Kürt toplumunu, Kürt halkını AKP hükümetine karşı, devlete karşı mücadelesiz bırakmak için kullanılan sözlerdir. Toplumu, halkı mücadelesiz bırakarak kendi inkar ve imha siyasetini, siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikalarını önlerine engel çıkarmadan sürdürmek amaçlı söylenen sözlerdir.

Hareketinizin aralarında öğretmenler ve işçilerin de olduğu alıkoyma eylemlerindeki esas amaç nedir?

Kuşkusuz öğretmenler ve işçilerin alıkonulması onlara yönelik herhangi bir fiziki yönelimle ilgili değildir. Onların bizzat kendisi hedef değildir. Onların yaptığı işle ilgili alıkoymalar vardır. Çünkü sömürgeci ve kültürel soykırımcı devletin işlerinde çalışmaktadırlar. Eylül ayı okulların açıldığı aydır. Çeşitli sivil toplum örgütleri de zaten okulları boykot kararı almıştı. Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla da bu inkarcı, asimilasyoncu, kültürel soykırımcı eğitim sistemine karşı olduğunu ortaya koymak için öğretmenleri alıkoymuştur. Böylelikle halkın ve kamuoyunun dikkati kültürel soykırımcı sisteme çekilmek istenmiştir. Diğer taraftan da Türk devletine, bu asimilasyoncu, kültürel soykırımcı sistemin kabul edilemeyeceğini, bunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını, bu eğitim sisteminin meşru olmadığı bir daha hatırlatılmıştır. Yoksa hareketimizin öğretmenlerle herhangi bir alıp veremediği yoktur. Ama sömürgeci, kültürel soykırımcı sistemin parçasıdırlar. Bu yönüyle öğretmenlere de bir uyarı vardır. Türkiye’den kalkıp Kürdistan’a gelip asimilasyonun parçası olma kabul edilemez. Kuşkusuz öğretmenlerin içinde Kürtler de vardır. Biz bütün öğretmenlerin bu asimilasyon sistemini görmesi ve karşı çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Anadille eğitim yapamamanın çocuklar ve toplum üzerindeki olumsuz etkisini, asimile edilirse onun kişiliği üzerinde nasıl etkide bulunduğu bilinmektedir. Bu yönüyle de tabii ki öğretmenlerin asimilasyon politikalarına, kültürel soykırım politikalarına daha fazla seslerini yükseltmeleri gerekmektedir. Kuşkusuz Eğitim-Sen’in bu konuda çabaları vardır. Eskiden tüzüğünde anadilde eğitim vardı, ama devlet şantaj ve tehdit yapınca kaldırdılar. Biz tüzükteki anadilde eğitim maddesinin kaldırılmasına daha baştan karşı çıktık. Ama o koşullarda baskıyı kaldıramadılar.
Bir daha bu vesileyle belirtelim ki anadilde eğitim ve çok dillilik Kürt halkının en temel hakkıdır. Bazı hakların tartışması bile yapılamaz. Anadilde eğitim olsun mu olmasın mı, Tartışılacak konu mudur? Çok dilli yaşam olsun mu olmasın mı, tartışılacak bir konu mudur? Tabii ki Kürt halkı yaşamının her alanında Kürtçe konuşacaktır; eğitimini de Kürtçe görecektir. Duruma böyle bakmak gerekmektedir. Bu açıdan bu öğretmenlerin alıkonulması tamamen Eylül ayında okulların açıldığı dönemde asimilasyoncu, kültürel soykırımcı sisteme karşı toplumun ve eğitim camiasının, dikkatlerini çekmek amaçlıydı.
İşçilerin alıkonulmasını da aynı çerçevede ele almak gerekiyor. Dikkat edilirse bu işçilerin çoğunluğu barajlarda çalışan işçilerdir. Barajlar da kültürel soykırımın en temel parçasıdır. Barajlarla sadece doğa yok edilmiyor, barajlarla bir halkın tarihi, kültürü, hafızası, inançları yok ediliyor. Dersim’deki barajlarda olduğu gibi Kürt halkının bütün bellekleri, bütün bilinçleri, bütün inanç mabetleri, inandıkları değerlerin hepsi su altında bırakılıyor. Bu bir kültürel soykırımdır. Fiziki soykırımdan daha tehlikeli bir soykırımdır. Hasan Keyf’te de öyledir. Diğer alanlarda da barajlar tamamen kültürel soykırıma hizmet etmektedir. Bir taraftan da Kürdistan’ı insansızlaştırmayı hedefliyorlar. Zaten 1990’lı yıllarda milyonlarca Kürt zorla Kürdistan’dan göçertildi. Kürdistan insansızlaştırılmak istendi. Şimdi barajlarla bu tamamlanmak isteniyor.
Utanmadan şimdi de bir teori üretiyorlar, Kürtlerin çoğu metropollerdeymiş!  Ama bunu siz yaptınız, devlet yaptı!. Kürdistan’ı insansızlaştırmak için, Kürdistan’daki özgürlük mücadelesini bastırmak için özellikle dağlık alanlara yakın bütün köyler boşaltıldı. Kürdistan coğrafyasının çoğu da dağlık olduğundan dolayı neredeyse köysüz bir coğrafya yaratmak istediler. Yaptıkları marifetmiş gibi şimdi bakın Kürtlerin yarısı metropollerde yaşıyor diyorlar. Özerkli isteyince onların durumu ne olacak, Federasyon olunca onların durumu ne olacak, diyerek adeta Kürtlerle alay ediyorlar. Bu kadar ikiyüzlüce ve pişkince bir yaklaşım olur mu? Çingene’nin yiğitliğini anlatırken hırsızlığını ele vermesi gibi kendi suçlarını ortaya dökmektedirler. Köy yakmalarla, faili meçhul cinayetlerle yapılmak istenen şimdi barajlarla sürdürülüyor. Sadece Kürdistan’ı insansızlaştırmıyorlar, kültürel değerleri de yok ediyorlar.
Barajların yapıldığı yerler akarsu kenarlarıdır. Akarsu kenarlarına tarih boyunca hep köyler, kasabalar, şehirler kurulmuştur. Tarih ve kültür bu su kenarlarında yaşamıştır. Şimdi bütün buralar baraj altında bırakılarak Kürt halkının tarihsel, kültürel bütün değerleri yok edilmek isteniyor. Kültürel değerlerinin çoğunluğunun Zeugma mozaikleri gibi alınıp herhangi bir müzeye konması da mümkün değildir. Kaldı ki bu tür taşımalar da bir kültürel soykırımdır. Zeugma nerede güzeldir? Kendi bulunduğu toprakta güzeldir. Her çiçek kendi toprağında güzeldir misali, her tarihi eser de kendi bulunduğu yerde değerlidir. Adıyaman’ın heykellerini müzeye götüreceklermiş! Böyle bir şey olabilir mi? Bunların hepsi kültürel soykırım politikalarının parçasıdır. Adıyaman’daki kültürel heykellerin müzeye götürülmesi de bunun bir parçasıdır. Bunu herkesin böyle bilmesi gerekmektedir. Bu tür şeylere karşı çıkılmalıdır. Bugün dünyada yerlerinden sökülmüş, götürülmüş bütün tarihi eserler tekrar eski mekanlarına getirilmektedir. Çünkü her tarihi eserin kendi bulunduğu yerde değerli olduğu düşüncesi Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilmiştir. Nitekim Türkiye bile birçok tarihi eseri geri getirme çalışması yürütmektedir.
Alıkonulan işçiler barajlarda ya da karakollarda çalışmaktadır. Kültürel soykırımın işlerinde çalışmak suçtur. Biz tabii ki barajlarda çalışan işlerin bir daha çalışmamasını istiyoruz. Serbest bırakıldılar, ama bir daha gelmemelidirler. Çalıştıkları yere bir daha gelirlerse o zaman uzun süreli alıkoymalar gündeme gelebilir. Herkes bilmelidir ki kültürel soykırım araçları olan barajlar gerillanın hedefindedir. Baraj yapılması kesinlikle savaşın bir parçasıdır, kültürel soykırımın bir paçasıdır. Kültürel soykırım da bir suçtur. Öyle barajdır, kalkınmaya hizmet ediyormuş sözleri kesinlikle doğru değildir. Kürdistan’daki hiçbir baraj kalkınmaya hizmet etmemektedir. Çünkü Kürdistan’daki mevcut barajlar bile Kürdistan’daki enerji ihtiyacının on katını karşılar. Bütün barajlar Kürdistan’dadır. Fırat barajıdır, Karakaya barajıdır, Atatürk barajıdır, Birecik barajıdır, bunların hepsi Kürdistan’dadır. Ama buralarda üretilen enerjinin %90’ı Türkiye’ye gitmektedir. Dolayısıyla Kürt halkının baraj yapımlarına karşı çıkması gerekiyor. Karadeniz’de küçük derelerin önünde küçük barajlar kurulmasına bile halk karşı çıkmaktadır. O karşı çıkışlar meşrudur. Onlar meşru ise bizlerin, Kürt halkının bu barajlara karşı çıkması yüz kere meşrudur. Çünkü daha büyük barajlarla bütün tarihi kültürel değerlerimizi ve doğamızı yok ediyorlar. Sadece bir köyü ve şehri ilgilendirmiyor, bir bütün olarak Kürdistan’ı ilgilendiriyor bu barajlar. Kürdistan’daki ekolojik dengeyi bozuyor, demografik dengeyi bozuyor.
Biz barajlara, karakollara, devletin savaşına ve kültürel soykırımına hizmet eden bütün inşaatlara ve yapılara karşıyız. Bu açıdan işçilerin buralarda çalışmaması gerekiyor. Buralarda çalışmak bir suçtur, savaşın bir parçası olmaktır, bir asker gibi olmaktır. Bu açıdan bu işçilerin alıkonulmasıyla bu işçilere ve baraj yapımcılarına mesaj verilmiştir. Bunların bütün müttehitler tarafından da işçiler tarafından da dikkate alınması gerekiyor. Sadece işçiler değil müttehitlere de mesaj verilmektedir. Gerillanın bu girişimlerini kalkınmaya karşı çıkıyorlar, eğitime karşı çıkıyorlar biçiminde yansıtmak kesinlikle gerçekleri çarpıtmaktır. Siyasi sömürgeciliği ve kültürel soykırımı meşru görmektir. Kürdistan’da siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırım meşru değildir. siyasal sömürgeciliği, kültürel sömürgeciliği, hatta ekonomik sömürgeciliği gerçekleştirmeye yönelik bütün işletmeler, bütün inşaatlar, bütün yapılar tabii ki Kürt gerillanın hedefinde olur. Başka ülkelerdeki siyasi sömürgeciliğe ve kültürel soykırımcılığa karşı yürütülen mücadelelerde, işgallere karşı yürütülen mücadelelerde çok sert uygulamalar vardır. Bu tür sömürgeciliğin parçası olan güçler çok şiddetle cezalandırmaktadırlar. Ama hareketimiz bu tür konularda şimdiye kadar çok dikkatli davranmıştır. Çünkü Türkiye’de kültürel soykırım o kadar meşrulaştırılmıştır ki Türkiye’de birçok kişi bu yaptığı suçları normal görüyor. Bilerek yapmıyor. Öğretmen olmayı da inşatlarda çalışmayı da karakol yapmayı da asker olmayı da polis olmayı da vatanım için yapıyorum diyor. Bu nedenle Kürdistan’a geliyor çalışıyor ya da savaşıyor. Bu açıdan tabii ki özellikle de asker ve polis dışındaki sömürgeci kurumlara yönelme konusunda dikkatli davranıyoruz. Eğer dikkatli davranmazsak çok farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Başka yerlerdeki direnişçiler sömürgeci güçlerin, işgalcilerin ekonomik, sosyal, kültürel politikalarına onların kurumlarına nasıl yaklaştığı bilinirse hareketimizin bu konuda çok dikkatli davrandığını herkes takdir eder.
Sömürgeciliğin karakol, baraj ya da başka ekonomik, askeri faaliyetlerine hizmet eden yerlerde çalışmak suçtur. Özellikle barajlarda işçilerin çalışmasını kabul etmiyoruz, karakollarda çalışmasını kabul etmiyoruz. Eğer müttehitler ve işçiler bu durumu dikkate almazlarsa belirli zamanlarda yaşamları bile tehlikeye girebilir. Çünkü bu tür yerlerin çoğu polis ve asker tarafından korunmaktadır. Bu da oralara yönelik baskınlarda çatışmaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla bu tür işletmelerde, inşaatlarda işçilerin çalışmamasını istemiyoruz. Sadece Kürt işçiler çalıştırılmıyor, Türkiye’den de işçiler getirilmektedir. Umarız bundan sonra hem müttehitler bu tür işleri almazlar hem de işçiler bu tür iş yapan müttehitlerin şirketlerinde çalışmazlar.