1990 Konsepti Uygulanmaktadır – Cemil BAYIK

688

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözülmesi ancak AKP hükümetine karşı mücadeleyle gerçekleşebilir. Bunun dışında AKP hükümetinden Kürt sorununun çözümünü beklemek sadece kendini kandırmak anlamına gelir.

Cemil BAYIK

Türk devleti şu anda 1992 yılındaki kirli savaşın ve imha konseptinin yeni versiyonunu uyguluyor. Amaç, Kürt halkının Özgürlük Mücadelesini boğmak. Bu konuda yeni derin devlet, yani yeşil Ergenekon ne pahasına olursa olsun Özgürlük Hareketi’ni ezme kararı almıştır. Koşullara göre kimi yöntem değişiklikleriyle bu amaca ulaşmak için her şey mubah görülmektedir. 1992’de alınan kararın aynısı şimdi de alınmıştır. Tek farkı, Kürtlerin daha bilinçli ve örgütlü hale gelmesiyle bölgesel ve uluslararası durumda yaşanan değişikliklerdir. 1992 konsepti bu değişikliklere göre yeniden dizayn edilmiştir. Bu anlaşılmadan bugünkü AKP politikaları da anlaşılamaz.

1990’lı yılların başında Türk devleti ABD ve Avrupa’nın da sessiz kalmasını sağlayarak; içeride de herkesi susturarak ya da sessizlikle onayını alarak “faili meçhul” cinayetlerle Kürt toplumunu sindirmeye yönelmiştir. Ancak bugün siyasi cinayetler için kendisine destek yoktur. Türk devleti bu tür cinayetlere sessiz kalınamayacağını görmektedir.

Kuşkusuz AKP döneminde de demokratik gösterilerde ya da Roboski’de olduğu gibi kimi saldırılarda yüzlerce Kürt çocuğu, kadını ve yaşlısı katledilmiştir. Ancak ABD ve Avrupa 1990’lı yıllardaki gibi cinayetlere sessiz kalmayacağını hissettirmiştir. Öte yandan Kürt kamuoyu ve Türkiye kamuoyu da bu tür cinayetlere karşı duyarlıdır ve sert tepki verme konumundadır. İşte bu ortamda AKP hükümeti toplumu sindirmek için yapamadığı cinayetlerin yerine bilinçli ve duyarlı tüm Kürtleri tutuklamayla Kürt toplumunu sindirmek istiyor.

1990’lı yıllarda hukukun elvermediğini hukuk dışı yolla yapıyorlardı. 1990’lı yıllarda bugünkü gibi uyduruk delillerle insanlar zindana atılmazdı. Atılsa bile kısa sürede bırakılırdı. Şimdi AKP döneminde çıkarılan terörle mücadele yasası bir tür faili meçhul cinayetler gibi mevcut hukukun elvermediği uygulamaları hiçbir yerde görülmeyen hukukla uygulanmasıdır. Gerçekten de dünyada böyle bir yasaya rastlamak mümkün değildir. Ya da faşist ve despot ülkelerdeki keyfi uygulamanın yasal bir kılıfa sokulması vardır.

Faşist ülkelerde olduğu gibi önüne geleni toplama ve zindanlara atma yetmeyince şimdi de doğrudan BDP milletvekilleri hedef alınıyor. Zaten şimdiye kadar sadece BDP milletvekillerini öldürme ve zindana atmama kalmıştı. Öldürme şu anda kullanılacak yöntem değildir; geriye zindana atmak kalmıştı. Şimdi bu tehdit ve şantaj da yapılıyor. Herkes de bilir ki tehdit ve şantaj altında olanlar milletvekilliği yapamazlar. Dolayısıyla tehdit ve şantajla milletvekilliği yapmaları engelleniyor. Zaten şimdiye kadar milletvekili muamelesi görmedikleri gibi, milletvekili olmaktan kaynaklı birçok çalışmaları da engellenmiştir. Hiçbir AKP, CHP ve MHP milletvekiline yapılmayan baskı ve kısıtlamalar BDP’lilere yapılmaktadır.

Türk devleti Kürtleri tanımadığı için Kürtleri temsil eden milletvekillerini de tanımıyor. Nitekim bir polis bile BDP’lilere “siz Kürtleri temsil etmiyorsunuz” diyebiliyor. Hem de yüzde 65 oy alınan Amed’de. Kalan yüzde 35’in yarısının da polis, subay ve devlet memuru olduğu biliniyor.

AKP hükümetinin zihniyeti demokratik değildir. Çünkü ciddi bir demokrasi mücadelesi sonucu iktidar olmadılar. Sol güçlerin, radikal demokratların yürüttüğü demokrasi mücadelesinin yarattığı ortamı istismar ederek iktidar oldular. Bu nedenle hiçbir faşist sömürgeci gücün yapamadığını yaparak askerlere oy verme hakkı getirdiler. Bunu demokratik zihniyetle değil, Kürdistan’a yığdığı askerlerin oyuyla sömürgeci partilerin oyunu arttırıp “BDP Kürtleri temsil etmiyor” demek için yapmıştır. Türkiye’de Kürtlere yönelik her türlü hukuksuzluk normal görüldüğü için bu değişikliğe de ciddi bir ses çıkarılmamıştır. AKP sadece gerillayı değil, demokratik siyaseti ezmeyi de önüne koymuştur. Gerillaya gücümüz yetmese de demokratik siyasete gücümüz yeter, diyor. Zaten halka her gün kan kusturmaktadır.

AKP, kara Türkçü faşizmin yerini alan yeşil Türkçü faşizmdir. Hatta kara Türkçü faşizmin başaramadığı Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme hedefini ben gerçekleştirir, böylece Kürtleri kültürel soykırıma uğratma amacını ben tamamlarım iddiasındadır. Zaten bu nedenle iktidar benim hakkımdır, diyor.

AKP iktidarının Kürt sorununda bir çözüm politikası olmadığı daha iyi anlaşılmıştır. Kürt Halk Önderi açlık grevlerini bıraktırarak hükümete bir şans daha tanımıştı. Ancak AKP hükümeti bunu da kendi dar politik çıkarı için kullanmıştır. Oyalama ve günü kurtarma politikasını bir daha gözler önüne sermiştir.

Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözülmesi ancak AKP hükümetine karşı mücadeleyle gerçekleşebilir. Bunun dışında AKP hükümetinden Kürt sorununun çözümünü beklemek sadece kendini kandırmak anlamına gelir.

 Bu yazi PKK ONLINE sitesinden alinmiştir

Cemil Bayık: Halkımız Tüm Gücüyle Ayağa Kalkmalı

ANF

07 Ekim 2012

Haber Merkezi – KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, PKK lideri Abdullah Öcalan’a yönelik 9 Ekim1998 komplo sürecini değerlendirdi. Bayık, bu komplonun NATO’nun en önemli operasyonu olduğunu belirtirken, halkı komplonun yıldönümünü “nihai hesaplaşmanın bir gerekçesi yaparak, ulusal onuruna ve önderliğine sahip çıkmaya, mücadeledeki kararlı ve inatçı tutumunu geliştirmeye ve tüm gücüyle ayağa kalkmaya” çağırdı.

Bayık’ın 9 Ekim komplosunu değerlendiren yazısı PKK internet sitesinde ( http://www.pkkonline.com/ ) yayınlandı. Bayık’ın yazısı şöyle:

“9 Ekim komplosunu PKK internet sitesinde değerlen Uluslararası komplonun üzerinden tam on üç yıl geçti. 9 Ekim 1998 komplosunun ise on dördüncü yılına girmekteyiz. Uluslararası komplo bir halkın kaderini belirleyecek ve tarihin yönünü değiştirecek önemde bir olaydır. 9 Ekim halkımız ve partimiz için kara bir gün, insanlık için bir utanç günü, uluslararası zalim hegemonik güçler içinse acımasızlık, zulüm ve zorbalıkta sınır tanımadıklarını gösteren bir gündür. Bu vesileyle Reber Apo’yu en derin duygularımla bir kez daha saygıyla selamlarken halkımızın özgürlük mücadelesinde hiçbir şeyini esirgemeden kahramanca şehit düşen tüm yoldaşların anısı önünde saygıyla eğiliyor; bu günü bizlere, halkımıza ve insanlığa yaşatan tüm güçleri lanetliyorum.

Bilindiği üzere halkların tarihinde şerefle ve gururla anılan günler vardır. Gelecek bu tür günler üzerinde bina edilir. Tabi nefretle anılan ve hiçbir zaman unutulmayacak kara günler de vardır. Böylesi günler de yüksek bir mücadele azmiyle anılır. 9 Ekim Komplosu partimizin, Kürdistan halkının ve insanlıktan yana olan hiç kimsenin hiçbir zaman unutamayacağı bir gündür. Çünkü 9 Ekim komplosuyla Önder Apo’nun şahsında Kürdistan halkının geleceği karartılarak halkımız bir daha dirilmemek üzere tarihe gömülmek istenmiştir. Bu büyük bir tehlikeydi ve o büyüklükte onursal bir direniş ve tutum gerektirmekteydi. Nitekim gerek zindanlarda gerek dağlarda gerek Kürdistan’ın dört parçasında ve yurt dışında onlarca değerli parti militanı ve yurtsever insanımız tarihte benzeri olmayan bir direniş örneği sergileyerek bedenlerini cayır cayır ateşe verdi. “Güneşimizi Karartamazsınız” diyerek isyanlarını insan üstü bir kararlılıkla ortaya koyarak şahadete ulaştı.

Kapitalist modernite hempası TC sömürgeciliği ve Kürt işbirlikçilerinin işbirliğiyle Önder Apo 15 Şubat 1999 gününde insanlık dışı bir biçimde esir alınırken, özgürlük mücadelesinin artık sonunun geldiğini ve partimizin bir kez daha belini doğrultamayacağını düşünüyorlardı. Doğrusu kendi mantık silsilelerine göre bunda pek haksız da sayılmazlardı. Zira sözkonusu olan halkımızın iradesi, yaşamı, mücadelesi ve geleceğini temsil eden Önder Apo’ydu. Uluslararası komplo şüphesiz ki partimizi, halkımızı ve insanlığı derinden vurmuştu. Öyle ki kendimizi üç ay beş ay sonrasını göremeyecek kadar büyük bir karanlık içinde görüyorduk. Özgürlük mücadelesinde iddialı olan PKK hareketi gibi bir hareketin yani bizlerin böylesine önünü göremeyecek bir duruma düşmesi büyük tehlike ve belirsizlikler demektir. Böylesi bir durumda olmaktan daha acı, zor ve kötü başka hiçbir şey olamaz. Komplocular hareketimize altı aylık bir ömür biçmişlerdi. Bu süre içerisinde “Ya istediklerimizi yerine getirirsiniz yada bitersiniz” mesajları iletiyorlardı. Gerçekten inanılmaz bir süreçti. Fakat sonraki gelişmelerde de görüldüğü gibi Önder Apo’nun şahsında partimiz yine herkesi şaşırtacak düzeyde geliştirdiği hamlelerle büyük zorluklar, tehlikeler ve ihanetler pahasına da olsa mücadelesine süreklilik kazandırmasını bildi. Çok iyi hatırlıyorum; halkımız yediden yetmişe Önder Apo’nun etrafında ölümüne kenetlenirken zamanın ABD dışişleri bakanı “Ben Kürtlerin Abdullah Öcalan’a bu kadar bağlı olduğunu bilmiyordum, şaşırdım” demekten kendisini alamamış ve gerçeği itiraf etmek zorunda kalmıştı. Önder Apo’nun olağanüstü kişiliği, büyüklüğü ve Kürt halkıyla bütünleşmesi de burada ortaya çıkmıştı. Öyle bir parti, yoldaşlar topluluğu ve direnen bir halk yaratmıştı ki tarihin o uğursuz yönü Kürdistan’da kendisini artık tekerrür edemeyecekti. İlk kez uluslararası bir komplo Kürdistan tarihinde komployu boşa çıkarmanın, gelişme ve başarının gerekçesine dönüştürülmüştü. Çok iyi bilinir Kürdistan’da tarihte gelişen tüm isyanlarda isyan liderlerinin şehit edilmesi tutuklanması ya da sürgün edilmesinin ardından geriye hiçbir şey kalmamıştır. Sömürgeciler halkın üzerinden buldozer gibi geçmiş, acımasız katliamlar geliştirip, kimisini darağaçlarına çekerken, kimisini sürgün yollarında katletmiş, geriye kalanları da beyaz katliamdan geçirerek inanılmaz bir zulümle sindirip sonuç almışlardır. Aynı şekilde neredeyse direnen hiçbir isyan lideri yaşatılmamış, bir şekilde mutlaka ya teslim alınmış ya darağacına çekilmiş ya da sürgüne yollanmış ve ardından asimilasyon ve kültürel soykırım bütün yöntemler kullanılarak sınırsız geliştirilmiştir.

PKK gerçekliğine baktığımızda bu iki durum Önder Apo’nun belirleyici duruşuyla ters yüz edilmiştir. Yani sömürgeciler ne tarihteki gibi halkımızın üzerinden buldozer gibi geçerek sonuç alabilmişler ne de Önder Apo’nun yaşamına son vermeyi göze alabilmişlerdir. Aksine mücadele artan bir kararlılık ve önemle süreklilik kazanmış, Önder Apo ise kendi deyimiyle İmralı’da üçüncü doğuşunu gerçekleştirerek halkımıza ve insanlığa yön verme rolünü inanılmaz bir yaratıcılıkla, en zor ve tehlikeli koşullarda yerine getirmiştir. Bu tarihsel önemdedir. Şimdi özgürlük mücadelesinin tek hedefi Önder Apo’nun özgürlüğüyle birlikte halkımızın örgütlüğü olmaktadır. Geldiğimiz nokta budur ve bunu herkes çok iyi anlamalıdır. Bu amaçla 4. Stratejik Dönem içerisine girilmiş, Demokratik Özerklik ilan edilmiş, Demokratik Özerkliğin inşasının geliştirilmesi ve korunması, bu temelde KCK sisteminin örgütlendirilmesi ve yetkinleştirilmesi Önder Apo ve Kürdistan halkının özgürleştirilmesi, Türkiye’nin demokratikleştirilmesi amaçlanmıştır.

Şüphesiz bu noktaya kolay gelinmemiştir. Hareket ve halk olarak çok büyük zorluklar ve acılar yaşanmıştır. Çok büyük emek ve çabalar sarf edilmiş, çok büyük bedeller ödenmiştir. Çok büyük direnilmiş ve savaşılmış, çok büyük değerler yaratılmıştır. Bütün bunların sonucunda özgürlük hak edilmiştir. Şimdi yürek ve beyinlerimizi ayağa kaldırarak, yüklenerek kararlılık ve cesaretle bunu gerçekleştirmemiz gerekiyor.

Sahte dostlar, yetersiz yoldaşlar, büyük ihanetler, kaçkınlar, kararsızlar en çok bu süreçte ortaya çıkmıştır. Fakat Önder Apo’nun yarattığı PKK ve halk gerçeği bütün bu hain, kararsız, kaçkın, inançsız ve ikircikli anlayış ve tutumlara karşı yine ilkeli ve kararlı bir biçimde Önder Apo’ya sadakatle bağlı kalarak mücadele etmiş ve başarmıştır.

Açıktır ki uluslararası komplonun gelişim nedenleri bilinmeden mücadelemizin geçmişini, bugününü ve geleceğini doğru anlamak, Önderlik Gerçeği, şehitler ve süreç karşısında rolümüzü yeterince ve doğru temelde oynamak mümkün değildir. Bu nedenle PKK’li her militan, onur sahibi her Kürt ve Kürdistanlı, uluslararası komplonun iç yüzünü, hedef ve amaçlarını mutlaka anlamak durumundadır. Bu olmazsa bırakalım düşmana karşı başarılı bir mücadele sahibi olmayı, partililik ve yurtseverlik adına onurlu bir yaşam bile kesinlikle mümkün değildir.

9 EKİM NATO’NUN EN ÖNEMLİ OPERASYON

Önderlik 9 Ekim sürecini NATO tarihinin en önemli operasyonu olarak değerlendirmektedir. Peki neden? Bu soru önemlidir ve doğru yanıtlanmayı gerektirir.

PKK’nin sadece ulusal ve bölgesel hedefler içeren bir hareket olmadığı bilinmektedir. PKK en büyük savaşımı demokratik modernite çizgisinde kapitalist moderniteye karşı yürütmüştür, yürütmektedir. Bu savaşım ideolojik, politik, ahlaki, kültürel yaşamsal ve sistemsel tüm alanlarda sürmüştür, sürmektedir. Günümüz dünyasında kapitalist moderniteye karşı bu büyüklükte ve bu kapsamda sistem mücadelesi veren tek hareketin PKK olması, kapitalist modernitenin Önder Apo şahsında partimize ve halkımıza karşı niçin böyle uluslararası düzeyde çok yönlü bir saldırı ve komplo içerisine girdiğini ve bunu sürdürmeye çalıştığını yeterince ortaya koymaktadır.

Önder Apo’da bu gezegende yaşayan bir dünyalıydı. Fakat zalimler dünyası yani uluslararası hegomonik sistem Önder Apo’yu reddetmişti. Yeri gelmişken şunu da belirtmeliyim ki Önder Apo’da buna karşı “madem bu dünya yani kapitalist modernite beni reddetti o zaman ben de bu dünyayı yani kapitalist moderniteyi kökten çözümlemeliyim” dedi. Tarihi yeniden ele alarak insanlığın gelişimini inceledi ve kapitalist modernitenin alternatifi olarak Demokratik Uygarlık Sistemine ulaştı. Bu büyük bir mücadeleydi, büyük bir yoğunlaşma ve direnme temelinde gelişti. Kapitalist modernitenin Önder Apo şahsında partimize ve halkımıza karşı geliştirdiği komplo ve savaşın nedeni anlaşılacağı gibi hareketimizin sömürgeciliğe karşı sadece silahlı mücadele geliştirmesi ya da Kürdistan halkının özgürlüğünü savunması değildir. PKK’nin uluslararası hegemonik sisteme karşı geliştirdiği demokratik konfederalizm, alternatif yaşam sistemidir. Bu anlamda kapitalist modernist güçler için yürüttüğümüz silahlı mücadele, hatta Kürt halkının özgürlüğü bile tali planda kalmaktadır. Saldırının esas nedeni Önder Apo’nun geliştirdiği sistemsel çıkış; ideolojik, politik ve ahlaki duruştur.

ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞI

Uluslararası komplonun hiç kuşkusuz bölgesel nedenleri de bulunmaktadır. Yaşanan gelişmelere dikkatlice bakıldığında Irak’ın işgal senaryosunun bile uluslararası komployla sıkı sıkıya bağlantılı olduğu görülecektir. Irak’ın işgali aslında Önder Apo’ya yönelik operasyonla başlatılmıştır. Aynı husus Afganistan’ın işgali için de geçerlidir. Önder Apo bu konuda “Daha doğrusu büyük Ortadoğu projesinin hayata geçirilişinin kilit adımlarından biri ve ilki bana yönelik operasyondu. Ecevit’in Öcalan’ın niçin teslim edildiğini bir türlü anlamadım demesi boşuna değildi. Birinci dünya savaşı nasıl Avusturya veliahdının bir Sırp milliyetçisi tarafından vurulmasıyla başlatıldıysa, bir nevi üçüncü dünya savaşı da bana yönelik operasyonla başlatılmıştı” demektedir. Önder Apo uluslararası komplonun bölgesel nedenlerini bir de bu boyutuyla izah etmektedir. Yani Önder Apo ve partimiz ABD’nin Ortadoğu projesi önünde büyük bir engel teşkil ediyordu. ABD, Ortadoğu projesinden ve çıkarlarını Ortadoğu’da yeniden tesis etmekten vazgeçmeyecekse bunun yolu PKK hareketinin tasfiye edilmesinden geçiyordu. Bunun için de her şeyden önce Önder Apo etkisizleştirilmeliydi ki PKK de darbelenebilsin ve kapitalist modernist sistem politikalarını rahatlıkla uygulayabilsin.

Özetle PKK, Ortadoğu dengelerini alt üst ediyordu. PKK, sistem içine çekilerek özümsenemeyeceğine göre geriye kalan tek seçenek tasfiye edilmesiydi. Bölge üzerinde bu kadar etkili olan PKK ne olursa olsun sorun olmaktan çıkarılmalıydı. İşte Önder Apo’ya karşı geliştirilen komplonun böylesine önemli bölgesel nedenleri bulunuyordu.

WASHİNGTON ANLAŞMASI

Uluslararası komplonun Türk sömürgeciliğini çok yakından ve derinden etkileyen boyutlarıyla birlikte; başta geliştirdiğimiz mücadelenin ulaştığı düzey olmak üzere ulusal nedenlerinin de olduğu kesindir. TC sömürgeciliği hareketimize karşı kural ve ahlak dışı, acımasız ve zalim her türlü özel savaş yöntemini sınır tanımaz bir biçimde uygulamaktaydı. Fakat buna rağmen hiçbir sonuç elde edemediği gibi oldukça zorlanan bir duruma gelmişti. Gelinen noktada ya hareketimizin iradesini kabul ederek bir çözüm noktasına gelecek yada benzeri olmayan uluslararası bir komploda bin bir taviz karşılığında ABD’nin politikalarına teslim olacaktı. TC sömürgeciliğinin o koşullarda hareketimizin iradesini kabul edip, çözüm noktasına gelmesi mümkün değildi. Bu nedenle uluslararası politikalara teslim olup, komplodaki komisyoncu rolünü yerine getirmişti. Uluslararası komployu geliştirmek isteyen güçler de Kürt sorununun Önder Apo ve PKK öncülüğünde çözümünün kapitalist modernist sistemin çıkarlarını tehdit ettiği için karşıydılar. Ancak en önemlisi komploda yer alan sözüm ona Kürt hareketlerinin duruşuydu. Burada kastettiğimiz hiç kuşkusuz KDP ve YNK olmaktadır. Bu güçlerin 1998 yılında Amerika’da Washington Anlaşmasıyla PKK’nin tasfiyesi amacıyla zorla bir araya getirilerek barıştırıldıklarını herkes bilmektedir. Bununla birlikte bunların koltuklarının altına konulan ve PKK’yi terörist gösteren sahte dosyalarla Avrupa’nın kapılarını nasıl aşındırdıklarını, nasıl uğursuz bir rol oynadıklarını da çok iyi biliyoruz. Komplo süreciyle birlikte çok iyi görüldü ki aslında bunların Washington’da bir araya getirilip, barıştırılmalarının yine koltuklarının altında sahte dosyalarla uluslararası komploda yer almalarının temel nedeni sahte bir Kürt ulusal çizgi ve önderliği öne çıkarmaktı. Bunu herkese kabul ettirmek ve bir bütün Kürdistan ve Kürtleri kapitalist modernist sistemin hizmetine çekmekti. Çünkü Önder Apo, PKK ve yarattığı özgür Kürt bu konuda büyük bir engeldi. Önder Apo’nun Türklere teslim edilmesiyle birlikte sahte önderliklerin önü açılacak işbirlikçi ve teslim alınmış Kürt, egemen kılınacak böylece kapitalist modernitenin Kürdistan üzerindeki kirli hesap ve çıkarları bir kez daha yeniden tesis edilecekti.

Ne var ki, ne uluslararası hegemonik güçler, ne TC sömürgeciliği ne de ulusal önderliğe oynayan sahte Kürt kişilikler ve örgütlenmeleri amaçlarına ulaşamadılar. Komplonun ulusal, uluslararası, bölgesel ve hatta içimizde bile dayanakları olmasına rağmen başarılı olamadılar. Özellikle ABD, TC-AKP ve Güneyli güçlerin özel gayretiyle partimizin içinde bir işbirlikçi ve ihanetçi eğilimi örgütlemek için ellerinden ne geldiyse yaptılar. Ferhat-Botan çeteci ve tasfiyeciliği üzerinden hareketi içten çözme ve çökertmeyi esas aldılar. Yoğun bir psikolojik bombardıman geliştirerek, sahte vaatler ve aldatıcı çözüm arayışlarını öne çıkarıp, bunu uygulayacak ve temsil edecek bir örgüt olsun istediler. İnanılmaz vaatlerde bulundular. İnançsız ve zafiyet sahibi kişiliklere sürekli hitap ederek partiyi kanser gibi sarmalayıp Önderlik çizgisinden koparmaya ve imha etmeye çalıştılar. Önderliğin yeni paradigma geliştirmesini fırsat bilerek ve içini boşaltıp tersyüz ederek tasfiye amaçları için “ideolojilerin ve partilerin dönemi bitti” dediler. Parti ve direnen herkesi Önderliğin paradigmasını kavramamaları ve gereklerini yerine getirmemeleri için liberalizmin kuşatmasına alarak kişilikten düşürmeye, onursuzlaştırmaya ve baştan çıkarmaya çalıştılar. Böylece amaçlarına ulaşmak istediler.

TASFİYECİLİK VE İHANET

Kolay bir dönem değildi tabi. Önderliğe yoldaş olmak, ilkelerde ısrar etmek, ikirciksiz ve kararlı tutum sahibi olmak, tam da bu dönemlerde gerekliydi. Böyle olmayanlar kendilerini adeta satılığa çıkardı ve bir kısım da buna alet edilerek büyük ihaneti yaşadı. İman ve inanç gücüyle yürüyenler ve Önderliğe sadakatle bağlı olanlar ise tarih, önderlik, halk ve şehitler gerçekliği karşısında ant içerek, tarihle hesaplaşmanın kararlılığından hiçbir şey yitirmeden mücadeleye devam ettiler. Her şeyin tartışıldığı ve her şeyin eritilmek istendiği, ilkelerin, dokunulmaz değerlerin bile gölgelenmeye çalışıldığı bir ortamda yüksek kararlılık düzeyi ve inanç kadar büyük bir ideolojik güç sahibi olmanın ne kadar hayati önemde olduğu gerçeğini yaşayarak bir kez daha gördük.

Bu ortamda Önderliğin henüz yeni geliştirdiği, daha doğrusu daha önce olup da tam bir paradigma haline dönüşmeyen görüşlerini derinliğine kavrama durumunda değildik. Deyim yerindeyse birçokları adeta bir boşluğa düşmüştü. Bizler ise inançla ve sadakatle yürümeyi esas almıştık, biraz da paradigmayı anlayarak sürece cevap olmaya çalışıyorduk. Esasen Ferhat ve Botan şahsında gelişen çeteci tasfiyeciliğin ve ihanetin panzehiri Önderliğimizin hazırlayıp sunmuş olduğu yeni paradigması oldu. Önderliği anlamakla inanç ve karar düzeyimizi birleştirdiğimiz ölçüde her türlü parti ve ahlak dışı yaklaşımla yine ideolojimizle ve yaşam gerçekliğimizle, ilkelerimizle ve değerlerimizle oynayan buna ters düşen ve ihanet eden anlayış, tutum, kişi ve güçlere karşı daha bilinçli ve daha kararlı bir mücadele geliştirerek, Önder Apo’nun çizgisini tekrar egemen kılmayı başardık. PKK’nin feshedilmesini adeta bir bayram gibi karşılayan böylece parti yaşamı ve parti iradesi yerine kendi yaşamımı ve iradesini esas alan kişilikler her şeyin artık bittiğini savunan bir noktaya gelmişlerdi. Gerçekten partisizliğin yaşamımızda nelere mal olduğuna, büyük acılar, sorunlar, tahribatlar ve kayıplar yaşayarak tanıklık ettik. PKK’nin yeniden inşası ve tarihsel 1 Haziran 2004 hamlesiyle birlikte partimiz yeniden doğrultusunu kazanmış, kararlı ve görkemli bir mücadele sürecini başlatmıştır. Önder Apo esaret koşullarında neredeyse günlük olarak verdiği perspektif ve doğrultuyla hareketi yeniden toparlamıştır. Önderliğe bağlı kadroların ve halkın birlikte çeteci tasfiyeciliğe ve ihanete karşı kararlı mücadelesiyle çeteci tasfiyecilik ve ihanet boşa çıkarılmış ve PKK gerçek kökleri üzerinde bir kez daha büyüme ivmesini kazanmıştır.

Gelinen noktada uluslararası komplonun boşa çıkarıldığını söylemek rahatlıkla mümkündür. Komplo boşa çıkarılmış ve fakat tam olarak tasfiye edilip, yok edilememiştir. Kapitalist modernite bir sistem olarak var oldukça yine TC sömürgeciliği niteliğini korudukça ve en önemlisi de önderliğimiz esaret koşullarında tutuldukça komplo her zaman bir biçimiyle varolacaktır. Komplodan anladığımız Önderliği etkisizleştirme, hatta başarabilirlerse tasfiye etme ve hareketimizi çözme, çökertme ve çözüm gücü olmaktan çıkarmadır. Bunun için görülen ve görülmeyen boyutta, açık ve sinsi birçok mücadele yöntemiyle üzerimize gelecekleri kesindir. Bu bazen ideolojik, ahlaki, politik, diplomatik ve propaganda boyutuyla bazen fiziki tasfiye amacıyla, bazen de her türlü özel ve psikolojik savaş yöntemiyle devam edecektir. Önemli olan şudur: Önder Apo’nun duruşunda ve çizgisinde kırk yıllık mücadelemizde kanıtlandığı gibi her zaman başarı ve zafer vardır. Dolayısıyla komplonun, Önder Apo’nun çizgisi ve duruşu karşısında başarı şansı hiçbir zaman olmayacaktır. Bu tamamen Önder Apo’yu anlamak, yaşamak ve her düzeyde temsil etmekle mümkündür. Uluslararası komplo ideolojik, psikolojik ve de siyasi olarak çökertilmiş ve geriletilmiştir. Buna tamamen son vermek Önder Apo’nun özgürlüğüyle mümkün olacaktır. Bunun içindir ki bugün temel sorunumuz ve mücadelemizin esas hedefi Önderliğimizin özgürlüğü ekseninde gelişmektedir. Dolayısıyla geriletilen komplonun tamamen bertaraf edilmesi ve Önderliğimizin özgürlüğü gündemimizdedir. Bütün alanlarda çalışma ve mücadelenin bu amaç temelinde gerçekleştirilmesi bizim için esastır.

Aslında mücadele dolu her günümüz ve anımız aynı zamanda uluslararası komplodan ve onun her türlü dayanaklarından bir intikam alma biçiminde geçmektedir. TC sömürgeciliği ise, Önderliğimizin üzerinde ideolojik, siyasi, diplomatik, ahlaki, hukuki ve insanlık dışı bir tecrit ve izolasyon geliştirmektedir. Partimizin ve halkımızın Önderliğimizin yaşayıp yaşamadığından bile bihaber olması hepimiz için hem büyük bir acı hem de inanılmaz düzeyde mücadeleyi yükseltmenin gerekçesi olmaktadır. Önderliğimizin üzerinde tecrit uygulayarak sözüm ona taviz koparmak istediler. Fakat Önderliğimizin buna karşı gösterdiği yüksek direniş tutumu gözler önündedir. Yine Kürt legal siyasetine ve halkımıza karşı her türden soykırım politikalarını uygulayarak, binlerce demokratik siyasetçiyi zindanlara atarak, gerilla üzerinde her türlü imha silahını sınırsız kullanarak Önderliğimize, hareketimize ve halkımıza karşı bir tutum dayatmasını geliştirmek istediler. Gerek halkımızın gerekse Kürt legal siyasetinin boyun eğmeyen direnişçi tutumu onların bu konuda da sonuç almasını boşa çıkarmıştır. AKP devleti tüm imkanlarını seferber ederek gerilla güçlerimizi Sri Lanka örneğinde görüldüğü gibi kuşatarak imha etmeyi önüne koymuştu. Ancak gerillanın geliştirdiği yüksek fedai ruhu, kararlı direnişi ve yaratıcı mücadele tarzı AKP’nin tüm hesaplarını alt üst etmeye yetmiştir.

GÖRKEMLİ MÜCADELE SÜRECİ

Şimdi görkemli bir mücadele sürecindeyiz. Bölgedeki gelişmelerle birlikte halkımızın gösterdiği onurlu direniş ve mücadelemizin ulaşmış olduğu düzey zafer ruhuyla gelişmektedir. Bu ruh gücünü Önder Apo’nun tarihte eşine çok az rastlanan büyük direnişinden almaktadır. Gerillanın Zagros ve Botan’da gösterdiği kahramanlık TC sömürgeciliğini şimdiden şoke etmiştir. İşgalci ordunun savaş iradesi büyük ölçüde kırılmıştır. Mücadele ülke sathında büyük bir kararlılıkla her gün yeni ivmeler kazanarak gelişmektedir. Halkımızın AKP sömürgeciliğine karşı tam bir psikolojik, siyasi ve ulusal kopuşu geliştirerek süreçte daha kararlı rol oynamasıyla birlikte gerçek bir devrimci halk savaşını geliştireceğimiz kesindir. Bu amaçla hareketimizin yönetiminin tüm halkımıza yönelik geliştirdiği Devlet dairelerinde Türkçe konuşmayın, Asimilasyon kurumları olan okullara eğitime gitmeyin, Sömürgeci orduya askerlik yapmayın, Sömürgeci mahkemelere gitmeyin ve Vergi vermeyin çağrılarını oldukça güçlü bir biçimde pratikleştirerek geliştirmek tarihi bir görevdir. Devrimci halk savaşının gelişmesiyle TC sömürgeciliğinin iradesi kırılacak, bu temelde Önderliğimizin özgürlüğüyle birlikte, halkımızın özgürlüğü de gerçekleşecektir.

Kuzey Kürdistan’daki bu gelişmelerle birlikte Batı Kürdistan’da da özgürlük devriminin adım adım gelişmesi büyük heyecan veriyor. Çalışma, savaş ve başarma istem ve arzusunu oldukça güçlendiriyor. Kürdistan’daki bu gelişmeler sömürgeciliği, Kürt işbirlikçiliğini ve arkasındaki sistemi oldukça sıkıştırmış bulunuyor. Bu sıkışıklıktan çıkmak ve tehlike yaşamamak için söz konusu güçler büyük bir çaba içerisindedir. Bunlara fırsat tanımamak, tarihin, Önder Apo, şehitler ve halkın istemini yerine getirmek için büyük bir kararlılıkla özgürlük devrimini başarıya götürmek, bu amaçla Devrimci Halk Savaşını daha da ileriye taşımak gerekiyor. Bütün enerji, yetenek ve olanakların bulunulan bütün alanlarda bu amaçla harekete geçirilmesi gerekiyor. Bu başarılırsa Önder Apo ve halkımızın özgürlüğü gerçekleştirilecektir.

Belirttiğimiz gibi uluslararası komplo boşa çıkartılmış olmakla birlikte tümden yenilgiye uğratılamamıştır. Uluslararası komplocu güçler mücadelemiz sonucunda eskisi gibi kararlı davranamamaktadırlar. Ancak sömürgeci Türk faşizmi ve işbirlikçi-teslimiyetçi Kürtlerle birlikte komployu yeni bir biçimde örgütleyip yürütmek için büyük bir çaba içerisinde bulunmaktadırlar. Özellikle Batı Kürdistan’daki Kürt statüsünün özgür Kürt’le değil de işbirlikçi teslimiyetçi Kürt’le geliştirilmesi, işbirlikçi, teslimiyetçi Kürdün bütün Kürdistan parçalarında egemen kılınması için çabaladıklarını görüyoruz. Faşist Türk sömürgeciliğinin denetiminde olan muhalefet ve kapitalist modernist sistemin öncülüğünü yapan güçler birlikte Rojava özgürlük devrimini boğarak sonuç almaya çalışıyorlar. Kapitalist modernist sistem ve onun çıkarlarını savunmakla görevli olan NATO Siyasi İslam stratejisiyle bir bütün Ortadoğu’yu ve Kürdistan’ı çıkarları temelinde yeniden düzenlemeye çalışmaktadır. Bu amaçla bu stratejiyi Kürdistan’da uygulayacak AKP, Fetullah gülen ve sahte Kürt İslam’ı görünümünde parti ve örgütler geliştirilmektedir. Bunlarla Kürdistan’ı çıkarlarına göre şekillendirmek istemekte bu temelde Önder Apo ve PKK’ye karşı mücadele geliştirmektedir. Önder Apo ve PKK’yi Kürt sorununda çözüm gücü olmaktan çıkarmak amacıyla faşist Türk sömürgeciliğine ve Kürt işbirlikçi-teslimiyetçi güçlerine her türlü desteği sağlamaktadır. Ama Önder Apo öncülüğünde ve çizgisi temelinde geliştirilen mücadele bu strateji ve güçleri oldukça sıkıştırmış, yer yer etkisiz hale getirmiş bulunuyor. Sorun Kürdistan’da özgür Kürdün mü, işbirlikçi-teslimiyetçi Kürdün mü egemen olacağı sorununun çözümüne odaklanmış bulunuyor.

KOMPLOCULAR MUTLAKA BUNUN ALTINDA KALMALI

Yürütülen mücadeleyle siyasi ve askeri inisiyatif ele geçirilmiştir. Eğer ele geçirilen inisiyatif doğru değerlendirilirse uluslararası komplonun yeniden diriltilmesi ve başarı elde etmesi çok zordur. Özgürlük Hareketinin sonuç alması çok büyük bir olasılık haline gelmiştir. Bunun sonucunu belirleyecek olan kadronun görev ve sorumluluklarının hakkını zamanında ve eksiksiz vermesidir.

Uluslararası komplonun yıl dönümünü yaşadığımız bu günlerde tüm halkımız komplonun yıldönümünü AKP’nin şahsında Siyasi İslam Stratejisiyle kesin ve nihai hesaplaşmanın bir gerekçesi yaparak, ulusal onuruna ve önderliğine sahip çıkmalı, mücadeledeki kararlı ve inatçı tutumunu geliştirmeli ve tüm gücüyle ayağa kalkmalıdır.

9 Ekimi partimize ve halkımıza yaşatanlar, mutlaka bunun altında kalmalıdır.

9 Ekim her Kürdistanlı için en başta kendini sorgulayarak mücadele azmini yükseltme günüdür.

9 Ekimle halkımızın geleceğini karartmak isteyenler ne kadar büyük oynadılarsa ancak o büyüklükte bir direnişle karşılaştıklarında yenilgiye uğrayacaklardır.

Tüm kadrolarımızı, tüm yoldaşları ve yiğit halkımızı bu temelde Önderlik etrafında bir kez daha kenetlenerek AN AZADİ AN AZADİ şiarıyla mücadeleye çağırıyor ve Önder Apo’nun özgürlüğüyle birlikte halk olarak özgürlüğümüzü kazanacağımıza dair inancımızı bir kez daha yineliyoruz. Bu temelde yürüyor ve başarıyoruz.”

 

 

 

Cemil Bayık: Savaş şehirlere yayılacak

Cemil Bayık: Savaş şehirlere yayılacak

ANF

05 Şubat 2012

 

Behdinan – Artık AKP’den beklenti duyan bir pozisyonu değil, kesintisiz direnişi ortaya koyacaklarını duyuran KCK Yürütme Konseyi üyesi Cemil Bayık, ‘’Artık bunun dağı, şehri, metropolü kalmayacak, savaş her alana yayılacaktır. Kürt Özgürlük Hareketi devletin askeri güçlerine, polis ve kontrgerilla güçlerine, bu savaşın merkezinde yer alan idari ve siyasi güçlere yönelecektir. Savaş geçmiş dönemden farklı sürecektir’’ dedi.

AKP’nin, Kürtlerin demokratik özerklik projesine tutuklama ve saldırılarla karşılık verdiğini hatırlatan Bayık, devletin Roboski katliamını bilinçli olarak, gözdağı amacıyla gerçekleştirdiğini dile getirdi.

AKP Hükümeti’nin KDP üzerinde baskı kurarak PKK’ye saldırmayı deneyeceğini belirten Bayık, önümüzdeki sürece ilişkin açıklamalarda bulundu.

* Şubat ayıyla birlikte yeni bir hamlenin başlayacağını açıkladınız. Bu konuda bilgi verebilir misiniz? 

- Her şeyden önce hem siyasal, hem askeri, hem de ideolojik alanda yedi aydır büyük bir mücadele sürmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi geçen yıl hem siyasi, hem askeri, hem de ideolojik alanda başarılı olmuştur. Belki hedeflerinin tümüne ulaşamamıştır, ama siyasi olarak başarı kesinlikle Kürt Özgürlük Hareketi’nindir. Bütün devlet imkanları kullanılmasına rağmen, 12 Haziran seçimlerinde en başarılı parti BDP ve Kürt demokratik hareketi olmuştur. Esas başarı AKP’nin değil, Kürt demokratik hareketinindir. Kürdistan’ın genelinde Kürt demokratik hareketi kazanmıştır. Kürdistan’da AKP’nin daha fazla oy aldığı iddia ediliyor, ama bu doğru değildir, psikolojik savaşın gerçeği çarpıtmasıdır. Bu bilerek yapılıyor, “Oyların fazlasını AKP alıyor, bu nedenle BDP Kürtleri temsil etmez” denilmek isteniyor. Gerçek bu değildir. Kaldı ki yüz yıllık asimilasyon, Türkleştirme ve inkâr politikası yok muydu? Bunu zaman zaman kendileri de söylemiyorlar mı? Yeri gelince psikolojik savaş propagandası gereği AKP’nin farklı olduğunu göstermek için “geçmişte şunlar yapıldı, bunlar yapıldı” denilmiyor mu? Bunun sonucunda belirli kesimler Kürtlüğünden uzaklaşmış olabilir, halk olarak en demokratik taleplerini isteme durumundan çıkarılmış olabilir. Özellikle Türkiye’yle sınır bölgelerde özel savaş politikaları uygulanmıştır. Bir Şark Islahat Planı vardır. Daha o zaman bile Dersim’in nasıl boşaltılacağı planlanmıştır. Bugün Dersim’den, Sivas’tan, Malatya’dan, Maraş’tan Alevi Kürtler Avrupa’ya göçertilmiştir.

Kaldı ki, BDP Kürdistan genelinde Kürtlerin oyunun yüzde 70’inden fazlasını almaktadır. Yine Türk devleti özel savaşla, psikolojik savaş yöntemleriyle Araplar, Mahalmi denilen topluluklar ve Türkmenleri Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kışkırtmış olabilir. Onların oyları genelde AKP’ye gitmektedir. Ama bu durum Kürdistan genelinde Kürt halkının oylarının çoğunluğunu Kürt demokratik hareketinin aldığı gerçeğini değiştirmez. Kürtlerin oylarının esas olarak ne olduğunu gösterecek birkaç büyük şehir vardır. Bunlar Diyarbakır’dır, Van’dır, Batman’dır. Bunlar Kürdistan’da Urfa dışındaki en büyük şehirlerdir. Buralarda BDP’nin açık ara oy aldığı açıktır. Özcesi, siyasal alanda Kürt demokratik hareketi başarılı olmuştur.

‘ASKER VE POLİSİ YAZ AYINDA ÇARESİZ HALE GETİRDİK’

Türk devleti Önder Apo’nun ve hareketimizin demokratik siyaset yoluyla sorunu çözme yaklaşımlarına olumlu cevap vermeyince, Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin oyalama, aldatma ve zamana yayıp tasfiye etme politikalarına ‘dur’ demiştir. AKP’nin bu politikalarına karşı gerilla direnişinin nasıl etkili olduğunu yaz boyu gördük. Askerin ve polisin nasıl hareket edemez hale geldiğini, çaresiz kaldığını bizzat kendileri kabul ettiler. “10-15 aylık askerlerle savaşılmaz, özel ordu lazım, özel kuvvet lazım” denilmemiş miydi? Sürekli bunun propagandası yapılmamış mıydı? Eğer bu ordu gerilla karşısında başarılı ve etkili olsaydı, bu tür tartışmalar özellikle geçen yaz fazlasıyla yapılır mıydı? Açıktır ki, gerilla da önemli bir direniş göstermiştir. Karşısındakini küçümseme ve tedbirsizlikler nedeniyle bazı kayıplar vermiş olması bu gerçeği değiştirmez.

‘KÜRT HAREKETİ AKP’NİN DEMOKRAT OLMADIĞINI GÖSTERDİ’

Öte yandan ideolojik alanda da AKP başarısız kalmıştır, kendine demokrat, kendine Müslüman maskesi düşmüştür. Bugün fazlasıyla eleştirilmektedir. Kendinden yana olan kesimler bile artık AKP politikalarının otoriter olduğunu, AKP’nin Ankaralılaştığını, sistemle bütünleştiğini söylemektedir. Bu aslında AKP’nin ideolojik olarak yenilgisini ifade etmektedir. AKP’nin en güçlü dayanağı kendine demokrat, kendine Müslüman maskesiyle toplumu aldatmasıydı. Gücünü buradan alıyordu. Bu maskenin düşmesiyle birlikte gücü tükenmiş, güçsüzleşmiştir. AKP’nin kendine demokrat, kendine Müslüman yüzü açığa çıkmıştır. Bu nedenle artık daha fazla milliyetçi söylemlere sarılıyor, milliyetçiliğin öncülüğünü şimdi AKP yapıyor. Zayıfladığı için milliyetçiliğe sarılarak ayakta kalkmaya çalışıyor. AKP açısından bu bir eksen kaymasıdır; bugüne kadar dokuz yıldır kendisini ayakta tutan ideolojik ve siyasal dayanaklarını kaybetmesidir. Özgürlük Hareketi’nin son aylardaki mücadelesiyle deyim yerindeyse AKP Aşil Topuğundan vurulmuştur. Artık öyle kitleleri kendine demokrat, kendine Müslüman maskesiyle kandırabilecek durumda değildir. Özgürlükçü demokratik bir alternatif ortaya çıktığında AKP’nin pabucu artık dama atılacaktır. AKP zaten bunu gördüğü için bu kadar öfkeleniyor, hırçınlaşıyor, saldırıyor. Kürt demokratik hareketine bu kadar saldırmasının nedeni de budur.

Kürt Özgürlük Hareketi bu direnişiyle AKP’nin maskesini düşürerek en büyük başarıyı gerçekleştirmiştir. Tabii siyasi olarak başarı elde etmiş, askeri olarak önemli darbeler vurmuş, orduyu ve polisi çok zor duruma sokmuştur. Ancak önümüzdeki dönemde esas olarak mücadelenin sonucunu belirleyecek olan AKP’nin maskesinin düşürülmüş olmasıdır. Kürt Özgürlük Hareketi AKP’nin bu maskesini düşürerek mücadele zeminini güçlendirmiştir. Bugün binlerce siyasetçi tutukludur. Kürt toplumu bunu değerlendirmekte ve tutum almaktadır. Bu öyle demagojiyle üstü örtülecek bir durum değildir. AKP’nin yaz boyu sürdürdüğü saldırılar Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek soykırımın önündeki engelleri kaldırmaya yöneliktir.

‘ROBOSKİ KATLİAMI GÖZDAĞI ANLAMI TAŞIYOR’

Roboski’de gerçekleşen büyük katliam Türk devletinin yürüttüğü savaşın hangi boyutlara ulaştığının kanıtıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için artık her yol ve yöntem mubahtır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda her yol ve yöntem mubah sayıldıysa şimdi de aynı durum geçerlidir. Kuşkusuz çok deşifre olmuş yöntemler yerine yeni yöntemler ve yollar deneniyor. Örneğin hiçbir dönemde görülmedik ölçüde hukuk faşizmi, hukuk terörü estiriliyor. Roboski gibi açıkça vuruluyor, ama kaza oldu deniliyor. Ya da “devlet içindeki bir kesim ile PKK ittifak yapmış, Roboski olayını gerçekleştirmiş” denilerek işin içinden sıyrılmaya çalışılıyor. Sanki çocuk kandırıyorlar. Bu söylemlere en çok da Roboski halkı öfkelenmektedir. Roboski halkı biliyor ki, bu katliamın ne PKK ile uzaktan yakından ilişkisi vardır ne de yanlışlıkla yapılmıştır. Bu katliamın tek amacı vardır, o da halka gözdağı vermektir. O kadar bilinen korucu köyü olacak, ama yanlışlıkla vurulacak! Buna kim inanır, zaten inanmıyor da. Bu öyle devlet içindeki derin bir gücün AKP’ye yaptığı bir komplo da değildir. Artık olumsuzlukları devlet içinde bir yerlere bağlayarak AKP’nin kendini bu işten sıyırması mümkün değildir.

‘AKP’DEN BEKLENTİ DUYMAK YERİNE; KESİNTİSİZ BİR DİRENİŞ KARARI VERDİK’

Son altı ayda ciddi bir savaş yaşandı. Şimdi kış süreci olduğundan çatışmalar azalmıştır. Ancak bu kış ne askeri alanda çatışmalar bitmiş, ne de demokratik siyasal mücadele durmuştur. Halk sürekli hareket halinde olmuştur. BDP’ye sahip çıkma eylemlerinde halk demokratik mücadele gücünü defalarca göstermiştir. Roboski katliamını protesto etmek için halk her alanda ayağa kalkmıştır. İşte böyle bir siyasal süreç yaşadık. AKP açıkça “tasfiye edeceğim, bitireceğim” diyor, “sonuna kadar bu işi böyle yürüteceğim” diyor. Bizden buna karşı ne yapmamız beklenebilir? Tabii ki bir devrimci hamlenin geliştirilmesi, bir devrimci direnişin ve devrimci savaşın yürütülmesi gerekiyor. İdeolojik, siyasi ve askeri olarak bu kadar saldırının yürütüldüğü bir ortamda toplanan PKK Parti Meclisi de durumu değerlendirmiş, 2012 yılının büyük bir mücadele yılı olacağını öngörmüş, AKP’nin politikalarını boşa çıkarma açısından direnişi yükseltme kararı almıştır. Binlerce siyasetçinin tutuklu olduğu, Önder Apo üzerinde tehdit ve şantaj politikasının izlendiği, AKP’nin Kürt sorununun çözümü konusunda bir projesinin olmadığı ve demokratik özerklik talebini kabul etmeyeceğini açıkça dillendirdiği bir ortamda direnmekten başka seçenek olmadığı ortaya konulmuştur. AKP’nin politikalarına karşı beklentili ve tereddütlü yaklaşmanın bu politikaların başarısına zemin sunacağı tespit edilerek, AKP Kürt sorununda somut ve net adımlar atmadığı takdirde direnişin kesintisiz geliştirilmesi gerektiği kararına ulaşılmıştır.

Zaten halkımız 15 Şubat’ın yıldönümüyle birlikte her yıl olduğu gibi bu yıl da Önderliğe sahip çıkacaktır. Zaten savaşın odaklandığı yer İmralı’dır. İmralı merkezli bir mücadele sürmektedir. Bu bakımdan bu defa da 15 Şubat komplosunun yıldönümü gelirken, Önderlik etrafında İmralı odaklı bir direniş hamlesi gelişecektir. Önder Apo da zaten görüşe çıkmayarak bu tutumunu açıkça ortaya koymuştur.

* Hareketinizin sık sık dile getirdiği Devrimci Halk Savaşından bugüne kadar yürütülen mücadele göz önüne alınırsa, kapsamı, niteliği ve hedefleri açısından neyi anlamak gerekiyor? Bu mücadelenin temel aktörleri, yürütücüleri kimler olacak ve kullanacağı silahlar neler olacak? 

- Devrimci halk savaşı bizim literatürümüzde yeni bir şey değildir. Biz başından itibaren devrimci bir halk savaşı yürütmek için örgütlenmiş bir hareketiz. Hareketimizin, mücadelemizin özü devrimci karakterdedir. İnkârcılığı ve sömürgeciliği devrimci halk savaşıyla yenilgiye ve başarısızlığa uğratma hedefimiz vardı. Kuşkusuz devrimci halk savaşımız geçmişte klasik halk savaşı biçimindeydi. Uzun süreli halk savaşı olarak da tarif ediliyordu. Ancak daha sonra savunma, denge ve saldırı biçimindeki uzun süreli halk savaşı yerine yeni bir yaklaşım benimsendi; gerilla direnişi ile serhıldanların iç içe olduğu bir mücadele biçiminde ele alındı. 1990 yılından bu yana mücadele böyle yürütülmektedir. 2000’li yıllardan sonra demokratik siyasal mücadele de, halkın mücadelesi de devrimci halk savaşında gerilla kadar önemli bir boyut haline geldi. Bu yönüyle mücadele daha karmaşık, çok boyutlu bir karaktere kavuştu. Taktikleri daha da zenginleşti. Özellikle Önder Apo 1993’ten bu yana demokratik siyasal çözüm yöntemlerini sürekli denedi. Dirilişin tamamlandığını, demokratik siyasal çözümün artık mümkün hale geldiğini belirtti. Bu doğrultuda 18-19 yıl demokratik siyasal çözüm için çaba gösterdi. Geçen süreçte bu yönlü çabalar daha da arttırıldı. Dünya koşulları, Kürt halkının örgütlenme ve bilinç düzeyi, Kürt sorununun çok net biçimde açığa çıkmış olması, bu konuda Türkiye toplumunun da belirli düzeyde bilinçlenmesi gibi etkenler bir araya getirildiğinde, Önder Apo ve hareketimiz demokratik siyasal mücadele ve demokratik çözüm imkân dahiline girdiğinde bunun denenmesi gerektiği biçiminde bir yaklaşımı benimsedi. Bu yönüyle ille de savaşalım, savaşarak Türk devletini ve ordusunu yenilgiye uğratalım, bu sorun sadece savaşla çözülür, başka türlü çözüm gelmez gibi bir yaklaşım içinde olmadık.

Ancak bütün çabalarımıza rağmen, Türk devleti demokratik siyasal çözüm niyetini ortaya koymadı. Bunun için adımlar atmadı. AKP hep Kürt sorununu çözeceğinden söz etti, ama bu çözümün esas faktörü olan Kürtlerin bir ulus, bir ulusal toplum, bir topluluk olarak kabul edilmesi, demokratik siyasal iradesinin tanınması, dolayısıyla kendi kendisini yönetmesinin kabul edilmesi konusunda olumlu bir tutum içinde olmadı. Anadilde eğitim, Kürtçenin kamusal alanda kullanılması, dil, kimlik ve kültür özgürlüğünün tanınması yaklaşımlarını ciddiye almadı. Kendine göre bazı kırıntılar vererek bu sorunu bitireceğini düşündü. Sorunun esasına dokunmadı. Bu sorunun ne olduğunu anlamak istemedi. Sorunu olduğu gibi çözümü de kendilerine göre anladı. Çözüm dediği şey de gerçek bir çözüm değil, daha çok eski amaç ve politikaların yeni koşullarda sürdürülmesi biçimindeydi. Demokratik siyasal çözüm konusundaki çabalarımız ve gösterdiğimiz fedakârlıklar boşa çıkınca, mücadeleyi geliştirmek kaçınılmaz hale geldi. Zaten hareketimiz hem demokratik siyasal çözüm seçeneğine önem vermiş, hem de AKP’nin ciddiyetsiz ve samimi olmayan tutumlarını görerek tedbirlerini almıştır. Demokratik siyasal çözüm seçeneğini kabul etmezse, bu tutuma karşı devrimci halk savaşını geliştirerek AKP’nin çözüme zorlanması, Kürt sorununun demokratik çözümünün hedeflenmesi, bu da olmuyorsa Kürt halkının kendi demokratik siyasal çözümünü kendisinin yaratması biçiminde bir yaklaşımı benimsemiştir.

‘AKP, ÖZERKLİK İLANINA TUTUKLAMA VE SALDIRILARLA KARŞILIK VERDİ’

AKP Hükümetinin demokratik çözüm yaklaşımı olmadığı için DTK’nin demokratik özerklik yaklaşımına çok sert tepki verdi. Bu bile onun bir çözüm politikasına sahip olmadığının açıkça ilanıydı. Yoksa DTK’nin, böyle bir sivil toplum örgütünün “Demokrasi içinde toplumun örgütlenmesini, kendi kendini yönetmesini fiili olarak gerçekleştireceğiz, bu temelde demokratik özerkliği inşa edeceğiz” yaklaşımına çok sert tepki gösterilmezdi. AKP’nin demokratik özerklik ilanına sert tepki göstermesi, AKP’nin zihniyetinin, amacının ve bu amaç doğrultusunda yürüteceği politikanın ne olacağını gözler önüne serdi. AKP’nin bu yaklaşımı mücadelenin çok sert zeminde gelişmesini beraberinde getirdi. Demokratik özerkliğin ilanıyla birlikte, AKP yürüttüğü siyasi soykırım saldırılarını BDP’yi tümden tasfiye etme saldırısına dönüştürdü. Öyle bir hukuk terörü estirdi ki, halkın demokratik mücadelesini, Kürt halkının harekete geçerek demokratik çözüm istemesini şiddetle ezeceğini ortaya koydu. Bu saldırılarla halkın kendi demokratik sistemini kurmasını ve bu temelde demokratik siyasal çözümü dayatmasını engellemeye çalıştı. Bu yönüyle faşist bir saldırı içine girdi. Öyle söylenildiği şekliyle bu siyasi soykırım operasyonlarıyla devrimci halk savaşının engellenmesi gibi bir durum yoktur. Devrimci halk savaşı yürüdü. Esas olarak da hem kırsal alanda hem de şehirlerde gerilla devrimci halk savaşını yürüttü. Halkın demokratik siyasal mücadelesi, kendini demokratik toplum haline getirme örgütlenmesi ve çabası tüm engellemelere rağmen durmadı.

Devrimci halk savaşının halk boyutunda bazı yetersizlikler ortaya çıkmış olabilir. Bu kadar baskının yoğun olduğu bir ortamda kimi yetersizliklerin çıkmış olması anlaşılırdır. Bu da esas olarak şuradan kaynaklandı: Geçen dönem yumuşak geçtiği için –ki o zaman görüşmeler oluyordu- toplumda bir beklenti oluştu. Acaba bir çözüm olabilir mi beklentisinin olduğu bir ortamda başlangıçta bir ölçüde gevşek bir yaklaşım görüldü. Hareketimiz her ne kadar bu konuda toplumu uyarsa ve AKP’nin politikalarını teşhir etse de, ilk önce saldırıların bu düzeyde olacağı beklenmedi. AKP’nin her alanda böylesi şiddetli bir saldırı yürüteceği öngörülmedi. Kuşkusuz bu tür yaklaşımlar AKP’yi doğru değerlendirememeden kaynaklanıyordu. Bu yönüyle AKP bu ortamda her gün operasyonlar yaparak halkı sindirmeye, halkın demokratik mücadelesini kendine göre ezmeye çalıştı. Bir sindirme ve ezme harekâtı yürüttü.

Politikaları ve buna karşı gösterilen direniş dikkate alındığında, AKP’nin bu faşist saldırıları hiç de şaşırtıcı değildir. Çünkü AKP’nin bir çözüm politikası yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi direnişe geçince mücadelenin sertleşmesi de gündeme gelecekti. Ya AKP’nin politikalarına teslim olunacak, ya da bu oyalama ve tasfiye politikalarına karşı tavır alındığında AKP Kürt Özgürlük Hareketi’yle ilgili olsun veya olmasın, sempatizan veya taraftar herkese saldıracaktı. Kürt demokratik hareketine ve kurumlarına saldırarak Kürt halkının, demokratik kişi ve çevrelerin iradesini kırmayı hedefleyecekti. Halkın ve demokratik siyasetçilerin AKP’den bu kadar saldırı beklememesi bir yönüyle de anlaşılırdı. Çünkü 1980’li ve 1990’lı yıllarda bile demokratik siyasetçilere ve Kürt yurtseverlere bu düzeyde bir yönelim olmamıştı. Şimdi kadro ya da sempatizan olup olmadığına bakmadan AKP yargısı önüne gelen herkesi tutukluyor.

AKP’nin 12 Eylül rejimi gibi Kürt Özgürlük Hareketi’nin kökünü kazıma politikası bu tür uygulamaları ortaya çıkardı. Bu savaş sürüyor ve daha da keskinleşerek sürmesi gündemdedir. Artık gelinen aşamada AKP’nin politikaları netleştiği, toplum da bu konuda aydınlandığı ve kimse AKP’den bir çözüm yaklaşımı beklemediği için, önümüzdeki dönemde devrimci halk savaşı daha geniş kesimleri kapsayarak sürecektir. AKP istediği kadar baskı uygulasın, istediği kadar tutuklama yapsın, bu savaş durdurulamayacak, hatta bu hukuk terörü ve faşizmi ters tepecektir. Kürt halkının özgürlük mücadelesi birkaç günlük ekonomik mücadele ya da hak mücadelesi ortamında şekillenmemiştir. Bu mücadele herhangi bir hak mücadelesi değildir; bir halkın ulusal varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesidir, bin yılların özlemine kavuşma mücadelesidir. Yüz yıllık büyük baskı ortamından kurtulup ulusal varlığını tehdit eden saldırıyı püskürtme sorunudur. Özcesi burada varlık sorunu söz konusudur, bir var olup olmama savaşı vardır. Bu bakımdan önümüzdeki dönemde bu mücadele her türlü zorluklara rağmen sürdürülecektir.

‘ARTIK DAĞ, ŞEHİR, METROPOL AYRIMI YOK; SAVAŞ HER ALANA YAYILACAK!’

Önümüzdeki süreçte gerilla mücadelesi de daha etkili bir biçimde yürütülecektir. Artık bunun dağı, şehri, metropolü kalmayacak, savaş her alana yayılacaktır. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir topyekûn savaş yürütüyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi de devletin askeri güçlerine, polis ve kontrgerilla güçlerine, bu savaşın merkezinde yer alan idari ve siyasi güçlere yönelecektir. AKP her gün demokratik siyasetçileri tutuklayacak, avukatları içeri alacak, memurları, işçileri ve gençleri tutuklayacak, gazetecileri içeri atacaksa, o zaman Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu devletin askeri, siyasi, hukuki ve idari saldırıları içinde yer alan görevlileri tutuklaması da meşrulaşır. AKP Kürdistan’da siyaseti işlemez hale getirirse, öğrencileri ve öğretmenleri tutuklarsa, bu tutuklamalarda sınır tanımazsa, buna karşı Kürt Özgürlük Hareketi’nin de vereceği cevap olacaktır. Bu yönüyle savaş geçmiş dönemden farklı sürecektir. AKP savaşı yaygınlaştırdıysa ve her kesimi savaş mağduru haline getirdiyse, o zaman Kürt Özgürlük Hareketi de mücadeleyi yaygınlaştıracaktır. Tabii ki savaş kurallarına uyacak, savaşla ilgisi olmayan sivillere yönelik herhangi bir eylem içinde bulunmayacaktır. Ama Türkiye’deki siyasi, idari ve kültürel sömürgeciliği de felç edecektir. AKP’nin dizginsiz faşist saldırıları karşısında böyle kapsamlı bir mücadeleyi sürdürmenin meşruiyeti de vardır.

Türk devleti kültürel soykırım ve tasfiye politikasından vazgeçmediği ve demokratik siyasal çözüme yanaşmadığı müddetçe bu mücadele sürecektir. Bir halkın özgürlüğü ve demokratik yaşamı için bu kadar istekli olduğu ve fedakârlık yaptığı koşullarda, Türk devleti hâlâ sözüm ona bireysel bazı haklar vererek bu işi kotarırım diyorsa, Kürt halkı da buna karşı direnişini sonuna kadar sürdürecektir. Kürtler herhalde başka halklardan daha aşağı bir halk değildir. Başka halkların özgürlük ve demokratik yaşamı, kendi kimliği, kendi kültürü ve diliyle özgür ve demokratik yaşama hakkı varsa Kürtlerin de vardır. Daha aşağısına razı olun demek Kürtlere büyük bir hakarettir. Hele bu kadar ağır bedeller ödendikten sonra Kürt halkının özgürlük mücadelesinden vazgeçirilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin kuruluşunu sağlayan savaşta bile ölenlerin sayısı on binin altındadır. Kürtler yüzyıldır ulusal varlığını korumanın peşindeler. Esas olarak Kürt’ün ulusal varlığı reddediliyor, yok sayılıyor. Ulusal varlığı kabul edilseydi, bu sorun bir günde çözülürdü. Dünyada farklı ulusal varlıkların, toplulukların sorunları nasıl çözülüyorsa, Kürtlerinki de öyle çözülürdü. Kuşkusuz Türkiye’deki çözümün özgün yanları olabilir. Ama bu bunun evrensel çözümlerden çok farklı olacağını söylemek doğru değildir. Kaldı ki Türkiye’deki çözümün farklılığını hareketimiz ortaya koymuş, bunu demokratik özerklik olarak tanımlamıştır. Demokrasi içinde özerklikten söz ediyoruz. Bu özerklik talebi bir iktidar istemi değildir. Tam tersine PKK iktidardan kaçıyor. Ama toplumun örgütlenmesini ve güç olmasını istiyor. Kürt toplumunun da örgütlü toplum olmasını istiyor, siyasi iradesinin olmasını istiyor, en temel demokratik haklarını istiyor. PKK öyle devlet olalım, şöyle sınırlarımız olsun yaklaşımı içinde değildir.

‘SAVAŞ ÖLÜMLER GETİRİYOR DİYE KÖLECE YAŞAM KABUL EDİLEMEZ…’

Buna rağmen Kürtlerin bu makul, mütevazı ve kabul edilebilir talepleri reddediliyorsa, bunun karşısında yapılacak tek yol direnmektir. Öyle kölece yaşam kabul edilemez. Savaşmayalım, savaşta ölümler oluyor, o zaman kölece yaşamı kabul edelim denilemez. Kürtler böyle bir yaşamı kabul etmiyorlar. Kürt halkı kölece yaşamaktansa özgürlük için direnerek bedeller ödemeyi kabul eden bir halktır. Eğer özgürlük bedel ödemeden olmuyorsa, bu bedeli ödemeye hazırdır. Kuşkusuz savaş ve ölümler olmadan çözümü tercih ediyor, ama olmuyorsa bedelini de ödeyecektir. Bu yanlış bir yaklaşım değildir. PKK Hareketi kölece yaşamaktansa onurluca ölmeyi tercih ederek bu direnişi sürdüren, özgürlük ve demokrasi mücadelesini bu noktaya getiren bir harekettir.

Diyarbakır zindanı deniyor. Diyarbakır Zindanı nesiyle ünlüdür? Direnişiyle ünlüdür. Bu direnişin sembolü nedir? Birincisi, son nefesinde “mezarıma halkımıza borçludur diye yazın” diyen bir özgür yaşam kararlılığı; ikincisi, “Yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyen onurlu direnişçiliğidir. Yani yaşamı uğruna ölecek kadar sevmektir. Uğruna ölünecek bir yaşam için, güzel bir yaşam için bedel vermeyi göze almaktır. Biz hiçbir şeyi bir kişinin yaşamına değişmeyiz demek demagojidir, esas olarak da teslimiyeti teorileştirmek ve bir halkın var olma hakkından feragat etmesini istemektir. Devrimci halk savaşımız dün olduğu gibi bugün de Hayri’lerin, Kemal’lerin mücadele ve yaşam felsefesiyle sürdürülecektir. Bu konuda geri adım atma, teslim olma gibi yaklaşımlar bu hareketin genlerinde yoktur. Kimse Kürt Özgürlük Hareketi’ne teslimiyeti dayatamaz. Bunu Türk devleti de, başka güçler de böyle bilmelidir!

Öyle herkes özgürlüğü ve demokrasisiyle yaşayacak, kendi kimliği ve kültürüyle yaşayacak, ama Kürtlere bu haklar layık görülmeyecek! Daha Kürdistan sözünün söylenmesine bile tahammül edilmiyor. Çünkü Kürtler toplum olarak kabul edilmiyor. Kürtler için buna karşı direnmekten, devrimci halk savaşını yükseltmekten başka yol yoktur. Önümüze bu seçenek konmuştur. Önceden de bu seçenek zorunlu olarak önümüze getirilmişti, şimdi de zorunlu olarak önümüze gelmektedir. Kürtlerin haklarını tanıyan bir irade ortaya çıkmış da biz yok mu demişiz? Tam tersine yalvarırcasına Kürtlerin temel hakları isteniyor, ama buna rağmen vermeyiz deniliyor. Siz toplum ve ulus değilsiniz, ülkeniz yok, size kendi kendinizi yönetme fırsatı tanımayız deniliyor. Kendi kendini yönetme hakkını istemek iktidar alanı istemektir, devlete götürür, denilerek reddediliyor. Buna karşı ne yapılır? Buna karşı tabii ki devrimci halk savaşı yükseltilir.

* Daha önceki bir açıklamanızda 2012’nin uluslararası güçlerin daha fazla devreye gireceği bir yıl olacağını söylemiştiniz. Bununla tam olarak neyi kastettiniz? 

- Ortadoğu’daki herhangi bir sorun her zaman belirli düzeyde uluslararası karakter taşır. Uluslararası güçler şöyle veya böyle işin içinde olur. Eğer Ortadoğu dünya dengelerinin kurulduğu en önemli yerlerden biriyse, buradaki gelişmeler özellikle uluslararası düzeyde etkin olmak isteyen devletler tarafından yakından takip edilir. Biz hareket olarak 30-40 yıldır Ortadoğu’da mücadele ediyoruz. Bu mücadelenin karargâhı Avrupa değil Ortadoğu oldu. Ortadoğu’da bütün yaşananları tüm sıcaklığıyla yakından hissettik. Dış güçlerin Ortadoğu’daki gelişmelere nasıl ilgi gösterdiğine bizzat tanık olduk. Uluslararası komployla bunu yaşadık. Sürekli dış güçlerin baskısıyla karşılaştık. Sadece Türk devletiyle değil uluslararası güçlerle mücadele ettik, bölgedeki güçlerle mücadele ettik. Bu yönüyle Kürdistan özgürlük mücadelesinin uluslararası gelişmelerden nasıl etkilendiğini günlük olarak yaşayarak gördük. Bu yönüyle hareketimiz politik ve diplomatik olarak tecrübelidir. Bölge güçlerinin hangi konuda nasıl politika izlediğini, yine uluslararası güçlerin hangi politikaları izlediğini yakından takip ediyoruz. Bu konuda belki de Ortadoğu’nun en tecrübeli hareketlerinden biriyiz. Kuşkusuz devletlerin de tecrübeli bürokratları vardır. Ama kim ne kadar zorlu mücadele verirse, zorluklar yaşarsa, bu zorlukların içinde daha fazla tecrübe ve birikim edinir. Gerçekler zorluklar içinde daha iyi görülür. Biz bunu gören bir hareketiz.

Zaten kırk yıldır Ortadoğu’da varlığımızı sürdürmemiz, herhangi bir gücün kontrolü veya etkisi altına girmeden halkımızın çıkarları doğrultusunda bir politika yürütmemiz bu karakterimizi ortaya koymaktadır. Biz her zaman bölge halkları ve ülkeleriyle sorunu çözmek istedik. Dış güçler Kürt sorununa fazla müdahil olmadan sorunların çözülmesini istedik. Yaklaşımımız hep bu oldu. Çünkü uluslararası güçler bütün sorunlara ekonomik ve siyasi çıkarları gereği bakar, adımlarını bu yönlü atarlar. Onlar hiçbir zaman sorunun köklü çözümünü esas almazlar. Özellikle Ortadoğu’da sorunların köklü çözümü onların çıkarına değildir. Bu bakımdan uluslararası ekonomik ve siyasi çıkarlardan etkilenmiş, onunla sakatlanmış hiçbir çözümün gerçek bir çözüm olmayacağını, demokratik ve uzun vadeli bir çözüm olmayacağını iyi bilen bir hareketiz. Bu yönüyle her zaman Ortadoğu halklarının çıkarına uygun davranmak istedik. Bölge ülkeleriyle sorunu çözmek istedik. Bazılarının söylediği gibi PKK şöyle dış güçlerin uzantısıdır söylemi tamamen bir palavradır. Kesinlikle böyle bir yaklaşım içinde olmadık, böyle bir şeye tenezzül etmedik. Bunun Kürt sorununa çözüm getireceğine inanmadık. Kürt sorununun bu hale gelmesi, uluslararası ekonomik ve siyasi çıkarlar nedeniyle oldu. Kürt sorunu hem bölge ülkelerine karşı kullanıldı, hem de Kürtleri kontrol altına almak için mevcut bölge siyasal düzeni kuruldu. Biz sürekli Kürt sorununun bölge ülkelerine karşı kullanılan bir sorun olmasını ve Kürtlerin kullanılacak konumda tutulmasını engelleyecek bir çözüm aradık. Belki bu zor bir tutumdur, ama bu duruşu gösterdik. Bunu herkesin takdir etmesi gerekiyor.

Hiçbir güç “Biz zor durumdayken PKK uluslararası çıkarlar gereği bizi arkadan vurdu”, şöyle yaptı böyle yaptı diyemez. Kesinlikle her tutumumuz, her talebimiz, her mücadelemiz halkımızın çıkarları doğrultusunda olmuştur. Bir mücadele yürütmüşsek, bu mücadeleyi halkımızın çıkarları öyle gerektirdiği için yapmışızdır. Yoksa birilerinin bölgesel politikalarının bir parçası olmadık. Dış güçlerin etkisinde olanlar bölge devletleridir. Kürtleri egemenlik altında tutmak için hepsi sırtlarını dış güçlere dayamışlar ya da bölgedeki bazı güçlere dayanarak Kürtleri ezmek istemişlerdir. Kürt sorunu söz konusu olduğunda Türk devletinin tutumu açık değil midir? Türk devleti dış güçlere dayanarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek istemiyor mu? Bu kadar baskıyı, zulmü dış güçlerin desteği ve onayına dayanarak yapmıyor mu? Dış güçlerin bu desteği olmazsa, Kürtler üzerindeki bu egemenlik sitemini uzun süre sürdürebilir miydi? Şimdiye kadar bu sorunu çözmez miydi? Gerçekler ortadadır. Kimin dış güçlerin uzantısı haline geldiğini, kimin Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmek için dış güçlerin uşaklığını ve ajanlığını yaptığını dünya alem görüyor.

‘AKP DIŞ GÜÇLERİN DESTEĞİYLE KÜRT HAREKETİNİ BİTİRMEYİ HEDEFLİYOR’

Biz bir iki yıldır şu öngörüde bulunuyorduk: Eğer bu sorunu demokratik siyasal yollardan çözemezsek, giderek dış güçlerin daha fazla müdahale edeceği bir süreç yaşanacak. Ortadoğu’da yeni dengelerin kurulmaya çalışıldığı bir geçiş süreci var. Bu geçiş sürecinin sonuna doğru ilerliyoruz. Eğer yeni dengelerin kurulacağı bu geçiş sürecinin içinde Kürt sorununa demokratik yollardan çözüm bulunmazsa, uluslararası güçlerin kendi istekleri doğrultusunda bir siyasal düzen kurmaya yöneldikleri, yani geçiş sürecinin ya da Üçüncü Dünya Savaşı denen sürecin sonuna gelindiği bir dönemde bu güçler daha fazla müdahil olacaklar, bütün alanları kendi istekleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışacaklar tespitinde bulunuyorduk. Onun için dış güçlerin müdahalesine gerek kalmadan sorunumuzu çözmek istedik. Ama Türkiye buna yanaşmadı. Dış güçlerin çok daha az müdahil olacağı dönemde sorunu çözmedi. Sorunu çözmeye yanaşmadığı gibi, dış güçlerin daha fazla müdahil olduğu dönemde kendisini bu güçlerin işbirlikçisi, uzantısı ve ajanı haline getirerek, onlardan destek alıp Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikasına yöneldi. Bu aslında dış güçleri daha fazla Kürt sorununun içine katmak, soruna müdahil etmektir. Kimse dış güçlerin desteğiyle Ortadoğu’da Kürt sorununu çözemez, Kürt sorunundan da kurtulamaz. Türk devleti eğer bu gerçeği öğrenememişe, demek ki yüz yıl yaşadığı Kürt sorunundan ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle mücadelesinden hiçbir şey öğrenmemiştir.

Şu anda uluslararası güçlerin bölgeye daha fazla müdahale ettiği açıktır. Artık AKP dış güçlerden destek alarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezmeye ve böylece Kürt sorunundan kurtulmaya çalışacak. Bölgenin sistemin kontrolünde görece istikrarlı yeni bir dengeye kavuşturulmak istendiği açıktır. Dolayısıyla yeni dengelerin oluştuğu süreçte uluslararası güçler de Türk devletinin bu zafiyetini bildiklerinden dolayı Irak sorunu, Kürt sorunu, Filistin-İsrail sorunu, İran sorunu dahil, bölgedeki çözüm bekleyen her sorunda Türkiye’ye kendi politikalarını dayatacaklardır. Çünkü yeni bir sistem kurulduğunda bunun esas olarak kendi istekleri doğrultusunda şekillenmesini isteyeceklerdir. Türk devletinin yaklaşımına göre Ortadoğu’nun şekillenmesi söz konusu olmayacaktır. Türkiye’nin isteğine göre bir Ortadoğu’nun şekillenmesi her zaman kavga, gürültü ve istikrarsızlık getirecektir. Kaldı ki, Ortadoğu’nun Türk devletinin isteği doğrultusunda şekillenmesini bölgedeki hiçbir devlet ve siyasi güç istemez. Bu bakımdan Türk devleti son birkaç yıl içindeki demokratik siyasal çözüm imkânını elinden kaçırarak bölgede iradeli politika izleme şansını da kaybetmiştir. Artık öyle denildiği gibi bölgede şöyle etkili güç olacağız, şöyle iradeli güç olacağız yaklaşımları sadece propagandaya dönüktür.

Kürt sorununu çözememiş, Kürt sorununda göbekten dış güçlere bağlı olan bir iktidar hangi konuda gerçekten Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda adım atabilir? Ya da öyle sandıkları gibi Türkiye’nin çıkarları dış güçlerin desteğini alıp Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek midir? Bunun Türkiye’nin çıkarına olmadığı açıktır. Çünkü Türkiye bu yaklaşımla Kürt sorununu çözemez, sürekli Kürtlerle kavga halinde daha fazla dış güçlere bağımlı olacak ve daha fazla yıpranacaktır. Halbuki Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin güçlenme potansiyeli fazlasıyla vardır. Gerçekten demokratikleşen bir Türkiye, demokratik temelde Ortadoğu’da etkili olabilecek bir Türkiye’dir. Yok, ben dış güçlere dayanarak yeni Osmanlı olacağım, Ortadoğu’ya hakim olacağım deniyorsa, hiçbir güç Türkiye’ye bunu yaptırmaz. Bu hayaller peşindeki bir Türkiye olsa olsa ancak Enver Paşa’nın macerası gibi bir sonuçla karşılaşır.

Biz 2012 yılında daha fazla uluslararası güçler devreye girer derken bunu kastetmiştik. Yani 2012’den önce gerçekten Kürt sorununun Türkiye’yle demokratik siyasal yollarla dış güçleri katmadan çözme imkânı daha fazlaydı. Bu konuda toplum da hazırdı. Hareketimiz de her türlü imkânı sundu. Ama Türk devleti bu şansı kullanamadı. Türk devletinin gerçekten dış güçlere dayanmadan, bölgede onların uşaklığını ve ajanlığını yapmadan, Türkiye gerçeklerine ve Ortadoğu’nun çıkarlarına uygun bir politika izleme imkânı vardı. Ama Türk devletinin bu fırsatı teptiğini düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemdeki mücadelede daha fazla uluslararası güçler devreye girecektir. Bu yönüyle Türkiye için de, bizim için de daha zorlu bir döneme girilmiştir. Türk devleti uluslararası güçler devreye girecek, ben bundan yararlanırım diyorsa yanılıyordur. Kürtlerle uluslararası bütün güçleri karşı karşıya getirme politikası tutmaz. Ne Kürtler bu oyuna gelir, ne de uluslararası güçler kendi çıkarları gereği Türk devletinin bütün isteklerini karşılayıp onun adına hareketimizle savaşacak bir konuma girer. Bu gerçeğin de görülmesi gerekir. Çünkü dünyanın en haklı davasını yürüten Kürt halkı bölgede keskinleşen, sertleşen bu mücadele içinde örgütlü gücü ve bilinciyle Türk devletinin bütün oyunlarını boşa çıkarıp özgürlüğünü kazanacak potansiyele sahiptir. Direnen Kürtler de mutlaka kazanacaktır. Direnen Kürtlere hiçbir gücün kaybettirmesi mümkün değildir. Kürtlere sadece teslimiyet politikası kaybettirir. Bu da Kürtlerin seçeneğinde hiçbir zaman olmayacaktır. Özcesi Kürtleri şu ya da bu yolla teslim almak ve kendi politikalarını kabul ettirmek mümkün değildir.

* Başlatacağınız yeni hamlede Avrupa’da hareketinizi destekleyen kitlenin rolü ne olacak ve mevcut durumda Avrupa’daki Kürt halkının örgütlülük düzeyini nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Önümüzdeki şiddetlenecek mücadele döneminde Kürt halkının bütün potansiyellerinin harekete geçirilmesi gerekiyor. Kuzey Kürdistan’daki mücadele sadece Kuzey Kürdistan’ın mücadelesi değildir. Doğu, Güney ve Batı Kürdistan’daki Kürt halkının da mücadelesidir, onların kazanımlarının güvencesi durumundadır. Türk devleti Kürt sorununda çözüm politikası izlemediği müddetçe, bütün parçalardaki özgürlük ve demokrasi mücadelesi tehlikededir. Nerede bir mücadele varsa onu engellemek ve ortadan kaldırmak, nerede bir kazanım varsa onu sınırlamak, hatta ortadan kaldırmak istiyor. Bu açıdan Kuzey Kürdistan’daki özgürlük mücadelesinin başarması, ulusal varlığını güvenceye alması, özgürlüğünü kazanması çok önemlidir. Avrupa’daki halkımız bu mücadeleye şimdiye kadar büyük destek vermiştir. Şu anda Kürt halkının Özgürlük Mücadelesine yönelik bir tasfiye harekâtı, Kürtlerin varlığına yönelik bir soykırım yaklaşımı varsa, buna karşı direnişin de topyekun olması gerekiyor. Bu açıdan Avrupa’daki halkımızın bu süreçte daha örgütlü ve ülkedeki gündemi iyi takip eden, bu gündeme göre derhal tutumunu ortaya koyan ve enerjisini harekete geçiren bir yaklaşım göstermesi gerekir. Avrupa’daki halkımız şunu görmelidir: Türk devleti her alanda bu hareketi boğmak, sınırlandırmak ve etkisizleştirmek istiyor; bu hareketin nefes alacağı hiçbir alan bırakmak istemiyor. Bu açıdan Avrupa’daki halkımız on yıllardır olduğu gibi bundan sonra da Özgürlük Mücadelesinin nefes alanlarından biri olma gerçeğini daha etkili bir biçimde göstermelidir.

‘AVRUPA’DAKİ HALKIMIZIN GÖREV VE SORUMLULUKLARI DA ARTIYOR’

Orada iki milyon Kürt var, Kürt Özgürlük Hareketi’nin önemli bir tabanı var. Tabii ki bu halk meşru ve demokratik bir mücadele yürütecektir. Örgütlenmeleri demokratik ve meşru olacaktır. Bunu zaten şimdiye kadar böyle yapıyorlar. Oradaki Kürt halkı Avrupa’daki herhangi bir topluma -buna Türk toplumu da dahildir- zarar verici bir yaklaşım içinde olmamıştır. Esas olarak Türk devletinin baskılarına, zulüm politikalarına, katliamlara ve saldırılarına karşı örgütlü protestolarda bulunmuştur. Kürdistan halkına yöneltilen ağır saldırılar karşısında demokratik tepki haklarını kullanmıştır. Kuşkusuz bundan sonra da demokratik duruşunu sürdürecektir. Avrupa’daki halkımız Türk devletinin ve diğer sömürgeci güçlerin Kürt halkına karşı yürüttüğü baskılara karşı seyirci kalamaz. Avrupa’daki halkımızın örgütlü olamaması, mücadele etmemesi için hiçbir gerekçe ve engel yoktur.

Türk devleti kendi bulunduğu alanda her türlü zulüm ve baskıyı yaparak, bütün yurtseverleri tutuklayarak, örgütlülüğünü dağıtarak, her türlü tehdit ve şantaj politikasını izleyerek mücadeleyi kendisine göre engellemeye çalışıyor. Kuşkusuz başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupa devletlerinin halkımızın örgütlenmesine ve demokratik mücadelesine karşı olumsuz yaklaşımları sürmektedir. Ama Avrupa’daki devletler Türkiye gibi o kadar keyfi ve açık baskıcı tutum takınamazlar. Tamam, siyasal bir yaklaşım gösteriyorlar, Türk devletini memnun etmek için baskı uyguluyorlar. Ama Avrupa’daki halkımız bütün bunları aşarak örgütlü ve demokratik mücadelesini yürütebilir. Türk devletini teşhir edebilir. Özgürlük Mücadelesine her türlü moral değerleri verebilir. Bugüne kadar sürdürdüğü destekleri daha da arttırarak sürdürebilir. Eğer Türk devletinin bu kadar saldırısı varsa ve ezme politikasında bu kadar ısrarlıysa, en az onun kadar Kürt halkı da ısrarlı olmalı, onun saldırısı kadar Kürt halkı da dirençli, örgütlü ve fedakâr bir direniş sergilemelidir.

Bu açıdan önümüzdeki dönemde Avrupa’daki halkımızın geçmiş yıllardan daha faklı bir mücadele içinde olması gerekiyor. Artık geçmiş yıllardaki gibi rutin bir mücadeleyle görev ve sorumluluklarını yerine getiremez. Bugünkü mücadelenin varlık-yokluk mücadelesi olduğunu iyi görmek gerekiyor. Özgürlüğe yakın olduğumuz kadar varlığımızı tehdit eden bir saldırı altındayız. Geçmişte zaman zaman rutin yaklaşım gösterildi. Belli festivaller, yürüyüşler ve toplantılar olduğunda harekete geçiliyordu. Artık bu tarzla dönem ihtiyaçları karşılanamaz. Özellikle gençliğin bu konuda öncülük yapması lazım. Önemli ve dinamik bir gençlik potansiyeli var. Bu gençlik sadece gençlik örgütlenmeleri ve eylemleriyle yetinemez. Gençlik hareketinin tüm halk hareketine öncülük yapma sorumluluğu, bütün eylemlerde en önde olma sorumluluğu vardır. Önderliğin ideolojisini özümsemede ve taşırmada, eylemlere öncülük yapmada, her türlü çalışmanın fedakâr gücü olmada, gerillaya katılımda, özcesi bir bütün olarak mücadeleye katılımda gençlik rolünü oynayacak ve sorumluluklarını yerine getirecektir.

‘TÜRK DEVLETİ AVRUPA’DAKİ KÜRT BASININI DA ORTADAN KALDIRMAK İSTİYOR’

Türk devletinin Avrupa’daki örgütlenmemizi daraltmak ve dağıtmak istediği görülüyor. Avrupa’da yayın yapan Kürt basın yayın kurumları ortadan kaldırılmak isteniyor. Ekonomik ve siyasal çıkarlar için Türk devletine yardım eden Avrupa devletleri bu kadar saldırganlık içindeyse, Avrupa’daki halkın örgütlülüğünü, dayanışmasını ve direnişini etkisizleştirmek istiyorlarsa, o zaman onların önem verdiği kadar Avrupa kitlemiz de kendine önem vermeli, mücadelesinin anlamını ve önemini bilerek daha aktif olmalıdır. Dün verdiği değerler ve emeklerin anlamlı olması için mücadelenin başarıya gitmesi gerekir. Yoksa dün emek verdik, her türlü katkımızı sunduk, mücadelenin dış dünyaya açılan nefesi olduk, çocuklarımızı verdik, çok şey yaptık demek, bununla yetinmek doğru değildir. Mücadele başarıya ulaşana kadar sorumlulukların yerine getirilmesi gerekir. Çünkü bütün emeklerimizin anlamlı hale gelmesi başarıdan geçer. Eğer Türk devletinin ve tüm sömürgeci güçlerin politikalarını boşa çıkaramazsak, o zaman bütün emekler boşa gider. O halde halkımız kendi emeğine sahip çıkma açısından olsa dahi önümüzdeki dönemde hareketli olmalı, Türk devletinin her türlü zulmüne ve baskısına karşı tepkisini ortaya koymalıdır.

Tabii ki Avrupa’daki halkımızın ve demokratik kurumların başka bir görevi daha vardır: Avrupa’daki siyasi güçleri ve toplumu etkileme, bu yönüyle hem devletlere, hem partilere, hem sivil topluma, hem de halka yönelik bir diplomasi faaliyetini yürütme görevi bulunmaktadır. Hem mücadelenin bütün alanlarında yurtsever görevlerini yerine getirecek, hem de bu diplomatik mücadele içinde yer alacaktır. Kuşkusuz ne kadar örgütlü olursak, ne kadar demokratik mücadeleyi yükseltirsek, siyasi etkimiz ve toplumları etkileme gücümüz de o kadar artar. O bakımdan diplomatik çalışmalarla mücadeleyi bütünlükle ele almak lazım. Yoksa sadece diplomatik çalışmalarla olmaz. Ama Avrupa gibi bir yerde bu kadar gücümüz varsa diplomatik çalışmasız da olmaz. Yani her türlü çalışmayı önemli görmek, herkesin kendi yeteneğine göre çalışmaların içinde yer almasını sağlamak gerekmektedir. Örgütlülük sadece bazılarına, belirli bir kesime bırakılacak bir çalışma değildir. Geçmişte cephe çalışanı dediğimiz bilinçli halkımızın, toplumun doğal önderlerinin de bu mücadelenin içinde aktif yer alması gerekiyor. Onlar olmadan Avrupa’da halkımız örgütlü olamaz. Onlar olmadan demokratik bir sistem kurulamaz.

Halkımızın gündemi hemen hemen tüm parçalarda sıcaktır. Halkımız da gelişmeleri takip ediyor. Avrupa’daki Kürt demokratik kurumlarının bu gelişmelere duyarlı olduğunu biliyoruz. Zaten son zamanlarda bu duyarlılık artmıştır. Bu duyarlılığı büyük bir özgürlük mücadelesi yürüten bir halkın duyarlılığı olarak görmek gerekiyor. Türk devleti başta olmak üzere sömürgeci güçler halkımıza karşı tehlikeli bir saldırı ve dayatma içindeler. Bu öyle sıradan bir tehlike değildir. Bütün dünyayı aldatarak, herkesi aldatarak, Kürtleri egemenlik altına alıp 20.yüzyıldaki soykırım sistemini yeniden sürdürmek istiyorlar.

Türk devletinin politikası değişmemiştir. AKP’nin çözüm politikası yoktur. Hatta öncekilerin meşruiyeti ve inandırıcılığı ortadan kalkmıştı. AKP şimdi beklenti yaratarak, çözeceğim diyerek, oyalayarak bize karşı mücadeleyi sürdürüyor. Bunun için iktidarda tutuluyor. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı oynayacağı rolü olmasaydı şimdiye kadar ayakta kalamazdı. Bir yandan iç güçlerin, diğer yandan dış güçlerin çıkarı AKP’yi iktidara taşımıştır. Hem dış dünyada kullanıyorlar, hem de içerideki güçler Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik savaş yürütecek ve en etkili sonuç alacak güç olarak AKP’yi görüyor ve üzerimize sürüyorlar.

Kuşkusuz mücadelemizle AKP’nin de ipliğini pazara çıkardık, maskesini düşürdük. Onun da klasik politikaları yeni koşullarda sürdüren bir siyasi güç olduğunu gözler önüne serdik. AKP Türk devletinin en son kullandığı silah durumundadır. Onu da işlemez hale getirecek imkanlara kavuşmuş durumdayız. Mücadelenin en önemlisi ideolojik mücadeledir, psikolojik savaştır, hakikatler savaşıdır. Kimin hakikati güçlüyse o kazanır. Bu bakımdan AKP’nin demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet anlamında bir hakikati olmadığını, bu konuda kendine demokrat, kendine Müslüman olduğunu ortaya koyduk. Bu gerçekliğin ortaya çıkarılması her türlü saldırısına rağmen mücadelemizi başarıya götürecek zemindir. Kuşkusuz bu da mücadelesiz olmaz. Çok güçlü bir mücadele yürütürsek boşa çıkarabiliriz. Yoksa AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye ederek Kürtleri yeni bir soykırım sistemi içine almadaki ısrarını sürdürecektir. Nitekim her alandaki saldırılarla bu ısrarı görülmektedir.

‘TÜRK DEVLETİ SINIR ÖTESİ HAREKATTAN ZİYADE KDP ÜZERİNDE BASKI YAPMAYI DENEYECEK’

* Türk ordusu bahar aylarıyla birlikte yeniden sınır ötesi bir operasyonu gündeme getirebilir mi? Askeri olarak şu anki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Türk ordusunun bahar aylarıyla birlikte bir sınır ötesi harekat yapacağını düşünmüyoruz. Onun bütün derdi içeride halkı sindirmek, yine fırsat bulursa içeride gerilla güçlerine yönelik harekatlar yapmaktır. Medya Savunma Alanlarında ise daha çok dış güçlere baskı yaparak, KDP üzerinde baskı uygulayarak hareketimizi sıkıştırmaya çalışmaktır. “Operasyon yaparız, Medya Savunma Alanlarına gireriz” gibi yaklaşımlar Güney Kürdistan üzerinde şantaj olduğu gibi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni ve gerillayı savunmada tutma yaklaşımlarıdır. Çünkü gerilla etkili harekete geçtiği taktirde çaresiz kalacağını biliyor. İstediği kadar tekniği olsun, istediği kadar dış desteği olsun, gerilla her koşul altında tarzını ve taktiklerini değiştirerek kendini yaşatan ve mücadele eden bir güçtür. Türk devleti on yıllardır dünyadaki her türlü tekniği almasına, her yıl biraz daha teknik ve biraz daha para demesine rağmen sonuç alamamıştır. Gerilla karşısında başarısız kalanlar, şimdi şu tekniği alırsak, ordumuzu şöyle geliştirirsek gerillanın sonunu getiririz diyorlar. Karşısındaki tekniğin gücü ne olursa olsun, gerilla sürekli geliştirdiği yeni hareket ve vuruş tarzıyla karşısındaki gücü yıpratmasını bilmiştir. Bu bakımdan Türk devletinin esas çabası gerillayı hareketsiz kılmak, kendi mevzilerinde tutmaktır. Bunun için sürekli sınır ötesi operasyonları gündeme getirmektedir.

Geçen yaz gördüğümüz gibi sürekli sınır ötesi operasyondan söz etmiş, ama buna cesaret edememiştir. Çünkü Türk devletinin teknik kullanımı dışında askeri gücüyle sonuç alacak bir kapasitesi yoktur. Medya Savunma Alanlarına yönelik saldırının da sadece teknikle sonuç alması ve etkili olması mümkün değildir. Zaten tekniği her zaman kullanıyor. Keşif uçaklarının verdiği bilgilerle hava saldırıları sürekli yapılmaktadır. Türk devletinin sınır ötesi saldırıları bitmemiş ki! Günlük, saatlik olarak sürüyor. Yapılacağını söylediği şey ordusuyla girmek, kimseyi bırakmamak, etkisizleştirmektir. Açıktır ki Türk askerinin bu yönlü savaş kapasitesi kalmamıştır. Türk ordusunun askeri güçlerinin Kürdistan’ın gerillaya elverişli coğrafyasında gerillaya karşı mücadele etmesi ya da girse bile uzun süreli kalması mümkün değildir. Bu açıdan biz Türk ordusunun bahar aylarıyla yeni bir sınır ötesi hareket yapmasını beklemiyoruz. Sınır ötesi bir hareket bekleyerek gerilla güçlerinin savunmada kalması, gerilla güçlerinin önemli bir kısmının mücadele dışında kalması gibi bir yaklaşım gösterilmeyecektir.

Kuşkusuz Medya Savunma Alanlarına yönelik herhangi bir saldırıya karşı tedbirler alınacaktır, ama Türk ordusu gelecek, operasyon yapacak, şöyle vuracak, böyle kıracak gibi bir beklentiyle hareket etme durumumuz yoktur. Aksine Türk devletinin bahar aylarıyla birlikte gerillanın harekete geçeceği kaygısını taşıdığını biliyoruz. Yeni dönemde ciddi bir savaş ortaya çıktığında, Türk devletinin hem askeri hem de polisiyle gerilla karşısında önemli bir sıkışıklık yaşayacağı görülecektir. Gerilla tarzı ve tutumuyla Türk devletinin aldığı tüm tedbirleri aşacaktır. Şu anda bizim bir sınır ötesi operasyon beklentimizden çok, Türk devleti gerillanın direnişini düşünmektedir. Bir yandan demokratik çözüm için adım atmamada ısrar ediyor, askeri ve siyasi operasyonlarla Kürt Özgürlük Hareketi’ni tüketmeyi düşünüyor, diğer yandan gerillayı nasıl durduracağı, gerilla karşısında yaşayacağı çaresizliği nasıl giderebileceği kaygısını yaşıyor. Türk devleti gelinen aşamada bir çıkmazı yaşamaktadır.

Askeri olarak gerillanın zaten yaz boyu üstünlüğü ortaya çıktı. Bunu herkes kabul etti. Geliyê Tiyare’de gerillanın tedbirsizliği ve karşısındaki gücü ciddiye almaması sonucu 35 kayıp verildi. Yine bazı yerlerde verdiğimiz kısmi kayıplar oldu. Bunlar savaş ortamında her zaman olabilecek kayıplardır. Son iki üç yıl içinde savaşın dozu biraz düşmüştü. Çünkü biz ateşkes halindeydik. Ordu operasyon yapıyor, fırsatını bulduğunda gerillayı vurmaya çalışıyordu. Ama şimdi o tek taraflı ateşkes bitti. Şimdi sadece fırsat bulduğunda değil, sürekli bir operasyon yaparak kendine göre gerillaya darbe vurmak istemektedir. Bunun sonucu çatışmalar şiddetlenmekte, kayıplar da belirli düzeyde artmaktadır. Şunu belirtelim: Son dönemde verdiğimiz kayıplar savaşın sürdüğü herhangi bir yıldaki kayıplardan daha azdır, fazla değildir. Bu açıdan Türk devletinin öyle vurduk, çok azı kaldı gibi söylemleri doğru değildir. Psikolojik savaş gereği bu tür söylemleri arttırmışlardır. Psikolojik savaşla gerilla karşısında üstün olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Kuşkusuz gerilla kayıpları olmuştur, ama onların dediği gibi bu kayıplarla gerillanın sarsılması ve mücadele gücünden düşmesi düşünülemez. Yaşanan kayıplar tedbirsizlik sonucu gerçekleşen, üzüldüğümüz ve olmaması gereken kayıplardı. Bu kayıpların olması Türk devletinin başarısını göstermez. Bu dönemde verdiğimiz kayıplar savaşın şiddetlendiği dönemlerde ortaya çıkmış kayıplardır. Kaldı ki, Türk ordusunun kayıpları gerillanın kayıplarının çok çok üstündedir. Zaten geçen aylar konum olarak gerillanın büyük bir inisiyatifi ve etkinliği vardı, asker ve polis karakollarından çıkamıyordu. Ama Geliyê Tiyare’deki 35 kayıpla Türk devleti bunun propagandasını yapıp yaz boyu yaşadığı moral bozukluğunu biraz gidermeye çalışmıştır. Bilinmelidir ki, propagandayla gerçekler değiştirilemez. Gerilla her dönemden daha fazla direnişi yükseltecek iradeye, inanca ve kapasiteye sahiptir.

‘AKP ÇÖZÜM ÜRETMİYOR, KÜRTLERİN ÇÖZÜMÜNE İSE SALDIRIYOR’

* Siyasi soykırım operasyonları artarak devam ediyor. Türk devleti bu gözaltı ve tutuklamalarda serhildanları ve Demokratik Özerkliğin inşasını mı engellemek istiyor? Bu hükümet bu saldırıları daha nereye kadar götürebilir? Kürtler nasıl bir duruş sergilemeli?

- Siyasi soykırım operasyonlarının güncel nedenleri de vardır. Ama esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştirmesini hedefliyor. Dolayısıyla demokratik özerkliğin inşası engellenmek isteniyor. Kürt sorununda çözüm politikası olmayan bir hükümetin bundan başka yapacağı bir şey yoktur. Ya Kürt sorununu çözecek ya da varlığını ve özgürlüğünü dayatan Kürt halkının direnişini kırmaya ve kendi politikasını kabul ettirmeye çalışacaktır. AKP Hükümetinin şimdi yaptığı budur. Kendini güçlü hissediyor, dış destek aldığını düşünüyor, içeride kimi işbirlikçiler bularak kendi politikasına meşruiyet sağlayacağını ve PKK’yi tasfiye etmede fırsat bulacağını hesaplıyor. Bu nedenle yükleniyor. Gerçekten bir demokratik çözüm politikası olsaydı, hareketimizin ve Önder Apo’nun makul yaklaşım gösterdiği ve protokollerle çözümü kolaylaştırdığı ortamı değerlendirirdi. Kürt sorunu gibi Türkiye’nin temel bir sorunu söz konusu olduğunda, hiçbir engel ve bahanenin anlamı kalmaz. Devlet bir irade ve kararlılık ortaya koyar, bunu topluma da, Meclise de götürür. Devlet ile hükümet böyle bir irade ortaya koyduktan sonra çözümün önünde hiç kimsenin durması mümkün değildir. Türkiye toplumu hâlâ devletçi toplumdur; devleti baba gören, devlet ne derse gereklerini yerine getirmeye çalışan toplumdur. Devlet Kürt sorununu çözme ve demokratikleşme kararı aldı da Türkiye toplumu karşı mı çıktı? Böyle bir şey yoktur. Türk devleti Kürt sorununun çözümüne karar verdiğinde toplum da, Türkiye’deki siyasi güçler de bunu kabul eder. Bu bakımdan “Türkiye’nin Batısını da düşünmemiz lazım, orayı ikna etmemiz lazım, bu nedenle hemen olmaz” gibi yaklaşımlar kesinlikle demagojidir, toplumu kandırmaktır. Kendi çözümsüz politikalarına kılıf bulmak, zamana yayma gerekçesi bulup tasfiye politikalarını sonuca götürmektir. Bu yaklaşımların kabul edilmesi mümkün değildir.

Türk devleti demokratik özerkliği kabul etmiyor. Kürtlerin kendi kendini yönetmesini kabul etmiyor. Bunu açıkça ortaya koymuştur. Demokratik özerklik ilan edilir edilmez buna sert tepki göstermiştir. Saldırılarını arttırmasının esas nedeni budur. Kendi çözüm politikası olmadığı gibi, Kürt halkının kendi demokratik kurumlaşmalarıyla demokratik özerkliği fiili olarak inşa etmesini de kabul etmemektedir. Bunu Türkiye’nin bölünmesi olarak görmektedir. Hatta kendi çözümsüzlüğüne gerekçe bulmak için “PKK kendisi için egemenlik alanı, iktidar alanı istiyor” gibi demagojiler ve saptırmalarla demokratik özerkliği reddetmekte ve inşasını engellemek için bu saldırıları yürütmektedir. Tabii bu bir yönüdür. Esas yönü Kürtlerin iradesini kırmaktır. Kürtlerin varlığını koruma ve özgürlüğünü kazanma mücadelesini geriletmek ve kendi istediği anayasayı ve siyasal düzeni Kürtlere kabul ettirmek istiyor. Aslında sistemde belirli rötuşlarla Kürtleri yeni siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemi içinde tutmak istiyor. Tutuklamalar yaparak Kürt toplumunu buna rıza gösterir hale getirmek istiyor. Tutuklamalar yaparak Kürt demokratik siyasetinin iradesini kırmak, hatta bölüp parçalamak, böylelikle kendi öngördüğü sistemi kabul ettirmek istiyor. Kürt halkının mevcut örgütlülüğünü, bilincini ve duruşunu kıramazsa kendi politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Yeni siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Kendine göre çözüm dediği tasfiye politikalarını kabul ettiremeyeceğini görüyor. Bu nedenle kendi politikaları önündeki engelleri temizlemeye çalışıyor. Bütün saldırıların amacı budur.

Dikkat edilirse saldırılar 2009 seçimlerinden sonra başlamıştır. 2009 seçimlerinde Kürt halkının iradesini ve gücünü görmüşlerdir. Bu halka kendi politikalarını kabul ettiremeyeceklerini anladıkları için saldırmışlardır. Yine Barış Gruplarının dönüşünden sonra halkın coşkulu karışlamasını, Kürt halkının iradesini, duygusunu ve örgütlülüğünü görmüşler, bu halka kendi politikalarını kabul ettiremeyeceklerini düşündükleri için saldırılarını daha da arttırmışlardır. Bütün bu saldırıların nedeni kesinlikle Kürt halkının iradesini kırıp kendi politikalarını kabul edecek bir toplum yaratmaktır. Saldırılarını da bu amaca ulaşana kadar sürdürecektir. Diğer bütün nedenler bahanedir, hepsi gerekçedir. Hepsi saldırılarına meşruiyet kazandırmak için uydurulmuş psikolojik savaş argümanlarıdır. Bu saldırıların durdurulmasının tek yolu, bu amaçlarına ulaşamayacağının AKP’ye göstermektir. Yoksa AKP’nin bu politikasından vazgeçmesi, dolayısıyla saldırıları durdurması beklenmemelidir.

Tüm Kürtler AKP Hükümetinin bu gerçeğini görmelidir. AKP Hükümetinin çözüm politikası yoktur. Bu bakımdan Kürtler bu politikaya karşı ancak birlik içinde olurlarsa karşı durabileceklerini, AKP’nin politikalarını boşa çıkaracaklarını ve devleti Kürt sorununun çözümüne zorlayacaklarını iyi bilmelidir. Tabii sadece birlik yetmez, bu birliğe dayalı direnişin geliştirilmesi gerekir. Kürt sorununu şiddetle çözemeyeceğinin AKP’ye gösterilmesi gerekir. AKP’ye bazı rötuşlarla yapacağı anayasayla bu sorunu hal edeceğini sanmasının büyük yanılgı olduğunun gösterilmesi gerekir. Kürt halkının varlığını anayasal güvenceye almayan, kendi kendini yönetim hakkını tanımayan, kendi kimliği ve kültürüyle örgütlenmesini ve anadilde eğitimini kabul etmeyen bir anayasanın reddedileceğini göstermeleri gerekir. AKP işte bu tutumu takınanların iradesini kırmak istiyor. Zaten sorun buradan kaynaklanıyor. Kürtlerin böyle bir irade ve taleple karşılarına çıkmasını istemiyor. Bu nedenle bu kadar tutuklamalar yapıyor, saldırılar yapıyor ki Kürtler bu taleplerinden vazgeçsin, önlerine atılacak kırıntıları kabul etsin. Bülent Arınç “Kürtlerin haklarını vereceğiz” diyordu. Bunun diğer anlamı, AKP ne verirse Kürtler kabul etsindir. Zaten Meclisteki konuşmasını daha sonra bu çerçevede açığa kavuşturmuştur. Bütün saldırıların amacı budur. Bu gerçeği herkes bilmeli, ona göre birliğini geliştirip mücadelelerini yükseltmelidir.

‘DEVLET ROBOSKİ’DEKİ SUÇLULARI AÇIĞA ÇIKARMAZ; KALDI Kİ, KENDİSİ SUÇ ORTAĞIDIR’

* Roboski katliamının Devlet tarafından yapıldığı kabul edilip sorumluları açığa çıkarılıp özür dileneceğine bir yanlışlık gibi gösterilmektedir. Ya da AKP yandaşı basın tarafından “derin devlet ve PKK’nin ortak işidir” değerlendirmeleriyle katliam muğlaklaştırılmaya ve sorumluları aklanmaya çalışılmaktadır. Faillerini ortaya çıkarmaktan çok, tazminatla susturma politikası izliyor. Hükümetin bu konudaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 

- Dikkat edilirse 35 insan katledilmiş, ama katliam sıradanlaştırılmıştır. Geçmişte insanlar mitinglerde vuruluyor, yürüyüşlerde öldürülüyordu. Polis ve askerin öldürdüğü bu insanlar bir süre sonra unutuluyordu. Aynı yaklaşım şimdi Roboski katliamında da gösterilmektedir. Halbuki Roboski katliamı devletin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü imha konseptinin parçası olarak gündeme gelmiştir. Öyle tesadüfen, yanlışlıkla gerçekleşen bir olay değildir. Herkes yanlışlıkla olamayacağını söylüyor. Yanlışlıkla olamazsa o zaman bir amacı vardır. Amaç gerillanın merkezi olan Botan bölgesindeki halkı sindirmektir. Bunun için rahatlıkla insanlar öldürülmüştür.

Roboski katliamı devlet politikası gereği devlet kurumları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu açıdan Selahattin Demirtaş’ın sorduğu soru yanlış değildi. Demirtaş Başbakan’a “İçlerinde PKK’liler var, vuralım mı diye soruldu mu sorulmadı mı? Sen de vur dedin mi, demedin mi?” sorusunu yöneltmişti. Başbakan buna cevap vereceğine Demirtaş’a küfretti. Hem suçlu hem güçlü denilen bir tavır sergiledi. Tabii ki Başbakan bu katliam emrini kendisinin verdiğini de, devletin katliamı bilinçli yaptığını da kabul etmeyecektir.

Her şey açık olmasına, grubun PKK ile ilgisi olmamasına, hepsinin köylü olduğunu kendileri de söylemelerine rağmen, AKP yandaşı basında neden hâlâ “İçlerinde altı PKK’li de vardı, öldürüldüler, bunun intikamını alacaklar” deniliyor? Neden hâlâ ısrarla “PKK ile derin devlet arasındaki bir işbirliği sonucunda böyle bir katliam yaptırılmıştır” deniyor? Neden bu tür haberler çıkarılarak olay muğlaklaştırılıyor? Bunun bir nedeni olmalıdır. Bu tür haber ve değerlendirmeler açıktan açığa AKP’yi temize çıkarmanın bir yoludur.

Aslında esas değerlendirme birinci gün yapılmış ve gerçek açığa çıkmıştır. Olayın olduğu gün ne söylenmiştir? “Bahoz Erdal’ın adamlarıyla birlikte kuzeye geçip eylem yapacak istihbaratı alınmış, bu nedenle böyle bir hava saldırısı olmuş, bu köylüler vurulmuş” haberleri bütün basında yer almadı mı? Bu yönlü değerlendirmeler fazlasıyla yapılmadı mı? MİT böyle bir istihbaratın olduğunu kabul ediyor. Ancak on gün önce böyle bir istihbarat vardı diyor. Zaten bazı istihbarat bir hafta, on gün, bir ay önce alınır, zamanı geldiğinde gerekleri yerine getirilir. MİT böyle bir istihbarat almış. Yanlıştır, ama Türk devleti için çok önemli görülecek bir istihbarattır. “Bahoz’un adamlarıyla geçtiği sanılarak vuruldu” deniliyordu. Tabii ölenlerin içinde PKK’liler olmadığı için vurulanların tümünün köylü olduğunu kabul ettiler. Ama içinde PKK’liler olduğu düşünülerek vurulduğu tezini kabul etmediler. Şimdi kamuoyuna soruyorum: Eğer istihbarat gerçek olsaydı Türk devleti bu kafileyi vurur muydu vurmaz mıydı? İçinde Bahoz ya da başka önemli PKK’liler olsaydı, bu devlet ‘vurun’ demez miydi? Birkaç kişi vurulduğunda psikolojik savaş gereği sürekli gündemde tutanlar, bununla psikolojik üstünlüğü sağlamaya çalışanlar böyle bir bilgi geldiğinde ya da sorulduğunda vurun demezler miydi? Derlerdi ve demişlerdir. İşin gerçeği budur. Türk devleti Bahoz da olsa, başka PKK’liler de olsa bir sivilin ölmemesi için böyle bir kafileyi bombalamazlardı demek, toplumun gözüne bakarak alay etmektir. Türk devleti Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için nice sivilleri öldürmüş, nice katliamlar yapmıştır. Uzağa gitmeyelim, Kandil’de yol ortasında bir sivil araba vurularak Kandil’in boşaltılmasına çalışılmadı mı? Ya da köylülerin PKK’ye karşı çıkması için yol ortasında bir sivil araba vurularak biri bebek, üçü çocuk, biri hamile kadın yedi kişi katledilmedi mi?

Öyle dedikleri gibi “Sivil olursa öldürmeyiz, öyle bir emir vermeyiz, içinde PKK’liler olsa bile yapmayız” gibi şeyler doğru değildir. Bunlar büyük tepki alan katliamdan sonra yapılan tartışmalar ortamında söylenen şeylerdir. Türk devletinin böyle bir yaklaşımı olmadığı bilinmektedir. Buradaki insanlar değersiz görülüyor. Devletin ne kadar güçlü olduğunu, gerillayı imha etmede ne kadar kararlı olduklarını göstermek için -ister içinde Bahoz Erdal’ın olduğunu düşünerek ister düşünmeyerek vursunlar- siviller vurulmuştur. Sivillerin öleceği bile bile bu eylem yapılmıştır. Türk devletinin karakterinde zaten ibret için bu tür öldürmeler vardır, ibretlik katliamlar vardır, ibretlik cinayetler vardır. İbret olsun diye asmalar vardır. “Birkaç tanesini sallandır, bakalım bir daha yaparlar mı”, “üzerine git, bakalım bir daha isyan ederler mi?” yaklaşımı bu devletin temel zihniyetidir. Türk devleti Kürtlere hep böyle yaklaşmıştır. Öldürme ve katliamlarla Kürtler tamamen korkutulmak istenmiştir. Yani Kürtlere “doğru durmazsanız, akıllı durmazsanız ezeriz” mesajı vermişlerdir. Bu yönüyle bu tür olaylarla sürekli Kürt halkına gözdağı verilmiştir. Türk devleti böyle bir devlet geleneğinden geliyor. Bu devlet geleneğinin hâlâ devam ettiği açıktır.

Devlet değişmiş, AKP değişmiş gibi bir şey yoktur. Bir ülke için en büyük demokratik gelişme idamın kaldırılması değil midir? AKP’nin demokratik adım saydığı tüm şeylerden daha değerli değil midir? Bu gerçek ortadayken, Başbakan seçim öncesinde “Biz olsaydık Abdullah Öcalan’ı asardık” demedi mi? Psikolojik savaş gereği söylemlerde kimi değişiklikler vardır. Ama uygulama böyle değildir, politikalar ve amaç değişmemiştir. Yeri geldiğinde her türlü uygulamayı yapacak yaklaşım bu devlet zihniyetinde vardır. Bu açıdan Roboski suçlularının açığa çıkarılması mümkün değildir. Geçmişteki olayların bazıları aydınlanabilir. Ama Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen mücadelede askerin ve polisin gücü zayıflar diye bugün gerçekleşen katliamlar ve olayların sorumluları açığa çıkarılmaz, çıkarılamaz. Nitekim AKP döneminde hangi polisin işlediği cinayet açığa çıkarılmıştır? Gençler, çocuklar ve kadınlar öldürülmüş, ama hepsi faili meçhul kalmıştır. Bizim zamanımızda faili meçhul yok diyen, faili meçhulleri açığa çıkarıyoruz diyen hükümetin yaklaşımları ortadadır. Son yıllarda işlenen cinayetler belgelidir ve hafızalardan silinmemiştir. AKP yardakçıları belki görmezler, ama gerçek böyledir. Bu nedenle Roboski’deki suçların açığa çıkarılması beklenmemelidir. Kaldı ki suç ortağıdırlar.

‘AKP, BENİMSEDİĞİ KONSEPT İÇİN NECDET ÖZEL’LE HER TÜRLÜ ANLAŞMAYI YAPTI’

Şöyle bir konsept benimsenmiştir: Ne olursa olsun Kürt Özgürlük Hareketi ezilecektir. Bu yönüyle Necdet Özel’le her türlü anlaşma yapılmıştır. Nasıl Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi temelinde Yaşar Büyükanıt’la anlaşma yapmış ve iktidar olmuşsa, Necdet Özel’le birlikte Kürtleri tasfiye etme konusunda ortak bir politika benimsemişlerdir. Bu açıdan biz bu katliamda Erdoğan’a sorulduğunu, Erdoğan’ın da “İçinde PKK’liler varsa vurun” dediğini düşünüyoruz. Benimsenen tasfiye konsepti ve araçları Erdoğan’ın böyle bir onayı vereceğini ortaya koymaktadır. Çünkü devlet sert yöntemlerle ezme konseptini benimsemiştir. Bu konsepti belirleyen ordu değildir; Mili Güvenlik Kurulunda karar altına alınmıştır. Abdullah Gül çok sert bir şekilde “Cezalarını bulacaklar, düşünemeyecekleri acılar yaşatacağız” demedi mi? Bu politika ve söylemin benimsendiği yerde bu tür olayların olacağı açıktır. Artık bundan sonra bizden insaf beklemesin dedikleri bunlardır.

Özür dilemiyor, çünkü suç ortağıdır. Özür dilerse gereğini yapması gerekir. Özür dilerse o zaman suçluların açığa çıkması gerekir. Özür diler de suçluları açığa çıkaramazsa, hükümetin bir ciddiyeti kalmaz. Hükümetse sorumludur, açığa çıkarması gerekiyor. Ama bu geçiştirilmek, zamanla unutturulmak isteniyor. Ankara’nın dehlizlerinde bunlar unutulmaz deniyor. Bunlar içeriği boş psikolojik savaş söylemidir. Önemli olan şimdi açığa çıkarılmasıdır. Beş yıl sonra, on yıl sonra açığa çıkarılmasının fazla bir anlamı yoktur. Bu savaş konseptinin gereği yeni ölümler, yeni katliamlar yaşanacaktır. Kürt politikasında bu yaklaşım savaşın sürdürülmesi anlamına gelmektedir. Önemli olan şimdi açığa çıkarılıp bir daha bu tür olayların yaşanmasının önüne geçilmesidir. Yoksa yarın öbür gün hükümet bir generalin, bir albayın üzerine atacak, olay da orada bitirilecektir. Hani her şeyden siyasiler sorumluydu? Türk devletinde denir ya, kol kırılır yen içinde kalır. İşte birilerinin üzerine atılacak, ama esas gerçeğin ne olduğu bilinmeyecektir. AKP Uludere konusunda böyle bir politika izliyor. Bu politika tehlikeli politikadır. Bu politika Kürtler üzerindeki imha ve kültürel soykırım politikasının sürdürüleceği anlamına geliyor.

Tazminatla susturma politikası izliyorlar. Onlara göre Kürtler için zaten özgürlük yoktur, demokrasi yoktur, onur yoktur, şeref yoktur. Dersim’de Kürtlerin nasıl tanımlandığı biliniyor: “Beyaz donlular, yaşamın anlamını bir avuç darı yemekten ibaret sananlar, bundan başka bir şey bilmeyen insanlar!” Onun için biraz para veririz, özgürlükten de, demokrasiden de, onurlarından da vazgeçerler. Kürtlere böyle bakılıyor. Bu nedenle gitmek de özür dilemektir, para vermek de biçiminde yaklaşımlar gösteriliyor.

Otuz beş insan paramparça olmuş, halk büyük bir infial halindedir. Bu sırada kaymakam gidiyor, halktan ve özellikle gençlerden tepki görüyor. Bu anlaşılmayacak bir durum değildir. Eskiden bir karakolda suçsuz bir kişi öldürüldüğü zaman ya da polisler toplumun kabul etmeyeceği bir iş yaptıklarında karakollar bile basılırmış. Devlet bir kişi öldürdüğünde, bir süre o mahalle ve köye gidemezmiş. Otuz beş kişiyi paramparça ediyorsun, ondan sonra da insanların yanına gidiyorsun, bilmem başsağlığı dilemek istiyorsun! Derler ya, özrü kabahatinden büyük. Bu kadar ölümden sonra halkın büyük tepkisinin olmaması mümkün mü? Bırakalım Kürdistan’da, Karadeniz’de olsaydı bile halk yine böyle tepki gösterirdi. Bunu bile bile kaymakama saldırı olayında PKK’nin etkisi varmış, teröristler bu olayı yaptırmış diler. Gidin sorun, köylüler .una inanıyor mu inanmıyor mu? Bu olayı dışarıdan gelenler ya da teröristler mi yapmış, yoksa oradaki köylüler ve gençlerin tepkisi mi olmuş? Ama ne yaptılar? Devletin kaymakamına tepki olur mu? Beşir Atalay bu tepkilerden dolayı köye girememiş. Bunun intikamını almak için o köyün gençlerini tutukladılar. Bir kısmı hâlâ içeridedir. “Nasıl kaymakama tepki gösterirsiniz? Nasıl bizim bakanımızı kabul etmezsiniz? Madem öyle size gösteririz” diyorlar. Özcesi, hem suçlu hem de güçlü olmuşlardır.

Hâlâ “Devlet böyle yapmaz, bunun içinde mutlaka birilerinin parmağı vardır” diyorlar. Başbakan ve bakanlar böyle söylemiyor, ama yandaş basın ve yardakçılar hâlâ bu iddiadadırlar. Hâlâ ne yapıp edip orada gerçekleştirilen katliam için hafifletici bir neden, bir gerekçe bulmaya ve normalleştirmeye çalışıyorlar. Bu aslında devlet nezdinde Kürt halkının canının bir değerinin olmadığının açık ifadesidir. Türkiye’nin başka bir yerinde olsa ve insanlar böyle paramparça edilseydi böyle mi yaklaşılırdı? Bir kazayla bir sivilin ölmesi, gençlerin attığı bir molotof kokteyliyle (Tabii bunu doğru bulmuyoruz) bir genç kızın ölmesi her fırsatta nasıl kullanılıyor? Sen burada otuz beş kişiyi bilerek paramparça etmişsin. Sen ne kadar yanlışlık olmuş desen de, herkes bilerek yapıldığını kabul ediliyor. AKP’liler görüntülere bakmışlar, hepsi köylüdür diyorlar. O köyde birçok korucunun olduğunu ve kaçakçılığın karakol tarafından bilindiğini herkes söylüyor. Yanlışlıkla vurulamayacağı özellikle belirtiliyor. Bu nedenle AKP yardakçıları “Derin devlet ve PKK işbirliği böyle bir olayın yaşanmasını sağlamıştır” diyorlar. Peki, bilinçli vurulmuş. Kim vurmuş? Devlet vurmuş. Kime bağlı, kimden emir alıyor? Hükümetten alıyor. Öyle derin devlet komplosu, AKP’ye komplo, bunların hepsi şehir hikâyesidir. İşin gerçeği ise PKK’yi tasfiye etme konseptinin gereği olarak yapılan bir katliamdır.

ANF NEWS AGENCY

‘PKK ismi Karasungur’un önerisiydi’

‘PKK ismi Karasungur’un önerisiydi’

ANF

27 Kasım 2011

PKK’nin hayatta kalan sınırlı sayıdaki kurucu üyelerinden Cemil Bayık Partiya Karkeran Kürdistan (PKK)’nin 27 Kasım 1978 yılında gerçekleştirdikleri Birinci Kongre ile Kürdistan’da modern bir tarihin başlangıcını yaptıklarını söylüyor. Bayık, PKK’yi kurmakla Kürtlerde özgürlük bilincini geliştirdiklerini ve büyüyerek gelişen PKK ile bugünü geçmişte yaşadıklarını söylüyor.

PKK isminin Mustafa Karasungur’un önerisi olduğunu anlatan KCK Yürütme Konseyi üyesi Bayık, PKK’nin kuruluş günlerini anlattı:

‘’Kuruluş kongresine gidilirken belli bir hazırlığımız vardı. Ama çok güçlü bir hazırlık değildi. Bu hazırlıkları yapan, geliştiren daha çok önderlikti. Önderliğin hazırlıkları güçlüydü. Ama bu hazırlıkların kongreye katılacaklar tarafından tümüyle kavrandığı veya bu hazırlıklarda yer aldıklarını söylemek doğru olmaz. O anlamda tabii ki hazırlıklar zayıftı. Kongre öncesinde alanlarda yapılan toplantılar dizisi vardı. Kongre delegeleri bu toplantılarda belirlenmişlerdi. Kimlerin katılacağı, hangi alandan kaç delegenin katılacağı bu toplantılarla belirlenmişti.

Toplam 25 kişi civarında bir delege sayısıyla kongreye gittik. Onlardan da bir kaçı katılamadı. Kemal Pir arkadaş cezaevinde olduğu için Mehmet Karasungur arkadaş Siverek mücadelesinin başında olduğu için katılamadılar. Yani toplam 23 civarı katılımla kongreyi gerçekleştirdik. Kongre’nin nerede, ne zaman yapılacağı gizlilik açısından delegeler tarafından bilinmiyordu. Onu bizzat önderlik üstlenmişti.

Mazlum Doğan ve Seyfettin Zuğurlu arkadaşlarla birlikte hazırlık çalışmalarını yürütmüştü. Delegeler Diyarbakır’a çağrıldığında artık Diyarbakır ve çevresinde herhangi bir yerde yapılacağı anlaşılmış oldu. Gelen delege arkadaşlar Diyarbakır merkezden alınarak kongre yerine götürüldü. Kongre yerinin neresi olduğu kimseye söylenmiyordu. Seyfettin Zuğurlu arkadaş evi hazırlamak için bir gün önceden köyle gönderilmişti. Tabii bizim bundan haberimiz yoktu. Kongre yerine gidilince arkadaşlar kongre yerinin orası olduğunu anladılar.

NEDEN DİYARBAKIR?

Kongre yeri önderliğimiz tarafından seçilmişti. Tabii ki bilinçli olarak Diyarbakır seçilmişti. Diyarbakır Kuzey Kürdistan’da bir merkez rolü oynuyor. Geçmişte de günümüzde de bu böyledir. Tarihte mücadelesiyle oynadığı bir rol var. Kürdistan’ın ortasında yer alıyor. Tarihi açıdan, pratik açıdan ve coğrafik açıdan ele alındığında böyle bir kongre’nin Diyarbakır da gerçekleştirmek bilinçli bir seçim ve doğru bir karardı. Önderlik Birinci Kongre için Diyarbakır’ı tesadüfi bir şekilde belirlememişti. Daha çokta tarihte oynadığı role bakarak seçmişti. Diyarbakır yani Amed bunu hak etmişti. Hem geçmişi hem de günümüzde oynadığı role bakıldığında bunun ne kadar isabetli bir karar olduğu ortaya çıkıyor. Amed sadece geçmişte mücadele katılmasıyla sınırlı kalmadı. Günümüzde de Diyarbakır mücadelemizde sürekli bir merkez rolü oynadı. Yani PKK mücadelesi resmen başladığından günümüze kadar hep önemli bir rol oynadı. Bu da bir kuruluş kongresinin Diyarbakır’da yapılmasının ne kadar doğru ve yerinde bir karar olduğunu gösteriyor.

İKİ GÜNDE KONGRE TAMAMLANDI

Kongre kısa sürdü. Fazla uzun tutulmadı. Çünkü ilk kongre bir kuruluş kongresiydi. Bir de ilk kez böyle bir kongreye gidiyorduk. Partileşmeye gidiyorduk. Düşman tarafından anlaşılması durumunda çok ciddi bir tehlike ortaya çıkabilirdi. Onun için zamanın kısa tutulması önemliydi. İki gün içinde kongreyi tamamladık. Bir kuruluş kongresinin tartışacağı, kararlaştıracağı hususlarda gerçekleşti.

Kongreye katılımda, birçok arkadaşta heyecan ve coşku vardı. Ama kongre ve parti olma bilinci, bunun yüklediği sorumluluklar fazla derinliğine anlaşılmamıştı. Önderlikle birlikte Mazlum, Hayri gibi arkadaşlarda bunun bilinci ve ağırlığı vardı. Fakat delege yapısında yani katılanların çoğunda ne kongrenin ağırlığını kavrama ne de partileşmenin ciddiyetini hissetme vardı. İçine girilen sürecin yüklediği sorumlulukların ağırlığını kavrama fazla yoktu. Ama işte kongre, katılma, partileşme büyük bir coşku ve heyecan yaratıyordu. Bu yönü önemliydi. Diğer yönü derinliğine fazla kavranmamıştı. Zaten o koşullarda kavranması da biraz zordu. Çünkü biz grup döneminden geliyorduk. Grup döneminin militanlığıyla kongreye gelmiştik. Her ne kadar önderlik ön çalışmalarda bunu aştırmak için çaba gösterdiyse de bu çabalarının sınırlı etkileri oldu.

Daha çok önderlik kongreyi sürükledi. Ağırlıklı önderliğin tartışmaları ve değerlendirmeleri oldu. Dikkat çektiği hususlar oldu. Diğer arkadaşlardan sınırlı sayıda katılım oldu. Mazlum, Hayri gibi birkaç arkadaşın tartışmalara katılımı oldu. Geri kalan arkadaşlarda daha çok dinleme, biraz anlamaya çalışma biçiminde bir katılım gösterdi. O kongre ağırlıklı olarak önderliğin üzerinden gerçekleşti. Zaten onun için önderlik kapanışı konuşması sırasında, meclis ve yönetim seçiminde bazı uyarılarda da bulundu. Önderlik, yeni bir sürece girildiği, artık eski sürecin geride kaldığı eski devrimciliğin geride kaldığı, yeni sürecin devrimciliği, militanlığı daha farklı, daha ağır sorumluluklar yüklediği, ne kadar hazırlıklı olunduğu, hazırlıklı olanların görev üstlenmesi, hazır olmayanların bu tip görevlere soyunmaması, kendisini ve hareketi de zorlayacağı, tehlikeler yaratır biçiminde uyarılarda bulundu. Durumu kavratmaya çalıştı. Bunun gereğini duydu.

Önemli olan bir kuruluşu gerçekleştirmekti. Partileşme adımını atmaktı. Bu gerçekleştirildi. Bu anlamda kongre rolünü oynadı. Kuruluş Kongresi olmasından dolayı daha sonraki yıllarda yaptığımız kongrelerden farklıydı tabii. Daha çok partileşme kararını vermesi gerekiyordu. Onun ilanını yapması gerekiyordu. Onun program, tüzüğünü kararlaştırması gerekiyordu. Kongrede bunu yaptı.

‘PKK İSMİ KARASUNGUR’UN ÖNERİSİYDİ’

Tabii ki çeşitli isimler üzerinde tartışma vardı. Çeşitli isimler öneriliyordu çünkü. İsim o kongrede konulmadı. Daha sonra kararlaştırıldı. Hatırladığım kadarıyla PKK adı Mehmet Karasungur arkadaşın önerisiydi. Mazlum arkadaş da daha sonra bu öneriye katılmıştı. Önderlik bütün öneriler içinden PKK’yi uygun görmüştü. PKK ismi bu şekilde kararlaştırıldı. Birçok isim önerisi getirildiği için kongre anında hemen isim kararlaştırılmadı.

PKK, Kürt halk tarihinde çok müstesna bir yere sahip oldu. Böyle bir yer edinmesinin nedenleri var. PKK büyük bir değişimi gerçekleştirdi. Bunun için müstesna bir yer edindi. Eğer öyle olmasaydı, PKK de diğer partiler gibi olurdu. Diğer partiler ne kadar yer edindilerse PKK de o kadar yer edinebilirdi. Ama farklı bir hareket olduğu için diğer partiler gibi bir yer edinmedi. Çok farklı bir yer edindi. Kürt halkının belleğine kazındı. Kürt halkının kan damarlarına ve iliklerine doldu. Kürt halkının kimliği haline geldi. İradesi haline geldi, kişiliği oldu. Onun yaşamı ve gücü oldu. O halka ait güzel ne varsa onun temsilcisi oldu. Eğer PKK unutulmadıysa, PKK’ye bağlılık geliştiyse, saygı geliştiyse, PKK’ye katılım gerçekleşerek geliştiyse, PKK’ye her şeyini verme, katma geliştiyse bunun için gelişti tabii.

BÜYÜK AYDINLANMA

PKK büyük bir altüst oluşu gerçekleştirdi. O zamana kadar yaşam adına insanlara sunulanı bir tarafa itti. Onun yaşam olmadığını ortaya koydu. Yaşamın ne olduğunu, nasıl yaşanması gerektiğini, insan yaşarsa nasıl yaşar veya nasıl yaşayamaz bunları çok net ortaya koydu. O zamana kadar Kürdistan da her şey belirsizdi. Neye sahip çıkılacağı, neyin ret edileceği bilinemiyordu. PKK bütün bunları halka gösterdi. Bunları aydınlattı. Onun için büyük bir altüst oluşla büyük bir aydınlanmaya yarattı. Büyük bir mücadeleye yol açtı.

Kürdistan’da PKK ile birlikte yeni bir dönem, yeni bir süreç, yeni yaşam ve o anlayıştan kaynaklanan yeni ölçüler ortaya çıkmaya başladı. Tabii bu hemen başlangıçta gerçekleşmedi. Giderek bu anlaşıldı, giderek gelişti. Başlangıçta, PKK’nin resmi ilanı belki bir etki yarattı, o güne kadar Kürtler adına Kürdistan adına herhangi bir örgüt ilanı olmamıştı. Kurulan bütün örgütler gizli kurulmuş ya polis soruşturmalarında yada herhangi bir tesadüf eseri ortaya çıkmış, kimse kendisi adına böyle bir örgütlenmenin olduğunu duymamıştı. Örgütler, partiler bilinmiyordu. Polis sorguları sonucu açığa çıkanlarda çok sınırlı kişiler tarafından biliniyordu. Toplumda bilinmiyordu.

Kürdistan halkı, toplumu PKK’nin kuruluşu ve ilanıyla ilk kez kendine adına yapılan böyle bir olaya tanık oldu. Kendisi adına bir örgütlenmeni, bir iradenin, bir mücadelenin ortaya çıktığını gördü. Tabii ki bu etkiledi. Ama buna güven duyma, buna destek verme, bunun içinde yer alma, geleceğini, kaderini tümüyle buna bağlama belli bir zaman sonra gerçekleşti. Belli bir mücadele ile gerçekleşti. Halk şunu gördü; PKK’nin söylemi farklı, pratiği de farklı gelişiyor, söylemi ile pratiği birbirini tutuyor bu güven verdi. PKK’lilerin yaşam tarzı, mücadele tarzları güven verdi. Halk, PKK militanlarının kendileri adına bir yaşamlarının olmadığı, kendileri adına bir istemlerinin olmadığını, sorunlarının olmadığını, yaşamlarının 24 saatini bu halkın özgürlük davasına adadıklarını gördü. Diğer örgütlerden farkını burada gördü. Düşünce ile pratiğin birlikteliğini gördü. Böyle harekete destek vermeye, giderek her şeyini bu harekete vermeye, geleceğini bütünüyle bir harekete bağlamaya, kaderini bu harekete bağlamaya başladı. Hareket böyle kitleselleşti. Ve bugünkü düzeye geldi.

GURURLUYUM

PKK’nin kuruluşunda yer almak bir kişi için büyük bir olaydır. Bende PKK’nin kurucularından biri olmaktan gurur duyuyorum. Bu benim için yaşamda yepyeni bir şeyi ifade eder. Kurucu olmak hele hele kurucusu olduğun hareket gelişme göstermişse, başarı elde etmişse, büyük altüst oluşlara yol açarsa, bir halk için veya insanlık için büyük değerler ortaya çıkarırsa bu durum bir kurucu insan için maddi ve manevi yönden ölçülemeyecek bir değere yol açar. Bir gurur ve onur kaynağı olur. Benim açımdan da böyledir. Tabii düşünüyorum, bu harekette yer almakla ne kadar doğru bir karar vermişim, bu hareketin kurucuları arasında yer almakla, ne kadar doğru ve isabetli bir karar vermişim diye. Ben bundan onur ve gurur duyuyorum. Çünkü PKK kurulduğu günden bugüne gerçekten halk adına, insanlık adına büyük işler başardı.

İnsan PKK’yle, PKK’nin ortaya çıkardığı değerlerle ne kadar gurur duysa, ne kadar bununla onur duysa azdır. Bende tabii ki bu hareketin bir mensubu, bir kurucusu olarak PKK’yle olmaktan, PKK’nin yarattığı değerlerle büyümekten büyük mutluluk duyuyorum. Ama kurucu olmak farklı sorumluluklar da yüklüyor insanlara. Yani kurulan bir harekete gelip katılmak belki farklı duygular yaratır. Farklı sorumluluklar yükler. Ama kurucu bir üyenin duygularıyla, sorumlulukları daha farklı olur, daha büyük olur. Çünkü o hareketi kurup idare etmekle halka çağrı yapıyorsun. Bu harekette yer alın, mücadeleye katılın diye. İnsanlarda bu çağrıya güvenerek bunun gereklerine yerine getiriyor. Bu mücadeleye senin çağrıların üzerine gelip katılıyor. Her şeyini veriyor. Kaderini, geleceğini, insanlığını bu hareketle özdeşleştiriyor. Buna yol açan biri olarak eğer bu insanların umutlarına, beklentilerine yeterli cevap olamazsan bunun yaratacağı vicdani sorunlar vardır, çok ağırdır. Yani karşılığı verilmedi mi, insanlarda umut yaratırsan, insanlar her şeyinden vazgeçerek bu umutla harekete geçerse, her şeyini ortaya koyarsa ama sen bu insanların bu çaba ve güvenlerine çözüm gücü olmazsan, bunları zedelersen veya boşa çıkarırsan tabii ki insanlık ve bu halk adına büyük bir suç işlemiş olursan. Bundan daha ağır bir suç olamaz. Onun için kurucu bir üye her koşul altında sorumluluklarını görür ve görmek zorundadır. Hareketin sağlıklı gelişimini, başarısını hesaplamak durumundadır. Bunun için gerekli her türlü fedakarlığı, cesareti, bilinci göstermek zorundadır. Bundan kaçamaz. Bu anlamda tabii ki kurulan bir harekete katılan insanlardan farklı duyguları, farklı sorumlulukları, görevleri vardır. Bende bir kurucu olarak her zaman günümüze kadar da bu duygu ve sorumluluk bilincini hiçbir zaman zayıflatmadım. Her zaman bunların ağırlığını taşıdım. Ve taşımaya da devam edeceğim.’’

Cemil Bayık’la yapılan röportajın -4.bölüm

Cemil Bayık’la yapılan röportajın -4.bölüm

AKP hükümeti gerillalar ve Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki kaybetmesini ABD destek verdi, İran destek verdi, Irak destek verdi diyerek bulunduğu zor durumu gözden uzaklaştırmak istemektedir

PJAK’ın ateşkes ilan etmesinden sonra süreç nasıl işliyor? Türk devleti İran ile ortak operasyon yapacaklarını ve her konuda anlaştıklarını söylüyor? Bu açıklamalar ışığında ateşkes sonrası durum hakkında bilgi verebilir misiniz?

PJAK’la İran arasındaki ateşkes şu anda sürüyor. Herhangi bir çatışma yok. Hatta İran bazı alanlarda güçlerini geriye çekmiş durumda. Bu yönüyle bir sessizlik var. Türk devletiyle İran ortak operasyon yapacakları konusunda Başbakan’ın verdiği bilgiler çok gerçeği yansıtmıyor. Bize gelen bilgiler Başbakan’ın söylediği çerçevede değildir. Kuşkusuz İran’ın ne yapacağı belli olmaz. Kürt düşmanlığı söz konusu olduğunda hepsi birleşmektedir. Daha kısa süre önce Suriye, Türkiye ve İran’ın Kürt düşmanlığında nasıl birleştiklerine şahit olduk. Türkiye’nin Suriye’yle nasıl bir savaş içinde olduğunu biliyoruz. İran Türkiye’nin bir yıl sonra Suriye’ye yaptığını kendisine de yapacağını ve karşı karşıya bildiği halde hala Kürt karşıtlığı söz konusu olduğunda birleşiyorlar. Kürt karşıtlığı olduğunda bütün düşmanlıklarını bırakıyorlar. Bu açıdan biz dikkatliyiz. Her olasılığı göz önünde tutuyoruz. Ama İran’ın mevcut durumda Türkiye ile ortak bir operasyona girmesine çıkarı yoktur. Eğer böyle bir ortak operasyona girerse kendi sonunu getirir. Geçen bir aylık süreçte İran’ın PJAK gerillaları karşısında ne duruma düştüğünü kendisi görmüştür. Gerillaları herhangi bir Irak ya da Türkiye askeri değildir. Başka örgütlere benzemez. Önder Apo’nun düşüncelerine bağlı, Kürt Özgürlük Hareketi’nin düşüncelerinden etkilenmiş insanların nasıl bir savaşçı olacağını, nasıl bir mücadeleci olacağını en iyi İran bilmektedir. İran PKK’yi çok iyi tanımaktadır. İran, PKK militanlarını da PKK’nin siyaset tarzını da mücadele tarzını da yaşam tarzını da çok iyi bilmektedir. İran da bilir ki PKK’den etkilenmiş, Önder Apo’nun düşüncelerinden etkilenmiş herhangi bir siyasal güce karşı savaş vermek öyle basit değildir. Bu açıdan İran’ın bundan sonra daha dikkatli olacağını düşünüyoruz.  Şu anda ateşkesi çiğnediğine dair ya da çiğneyeceğine dair herhangi bir emare, belirti yoktur. Başbakan açıklamasıyla Türkiye’deki belirli çevrelere moral vermek, bakın işte İran’ı da yanımıza aldık, herkesi yanımıza aldık, PKK’nin sonu geldi gibi mesaj vermek istemektedir.
AKP hükümeti gerillalar ve Kürt Özgürlük Hareketi karşısındaki kaybetmesini ABD destek verdi, İran destek verdi, Irak destek verdi diyerek bulunduğu zor durumu gözden uzaklaştırmak istemektedir. Bu tür şeylerden sık sık söz etmesi Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi karşısında ne kadar sıkıştığını göstermektedir. İran’la şöyle yapacağız, böyle yapacağız demesi de sıkışıklıklarını göstermektedir. Doğrudur İran’la ortak işler çok yapmışlardır, yapıyorlardır, ama İran da bunun sınırını bilmektedir. İran eğer Ağustos ayında yaptığı gibi beklenmedik bir anda bir daha kalleşçe saldırırsa bunun kısa sürede sonuçlanmayacağı bir savaş içine girmek olacağını hesaplar. Öte yandan İran da bilmektedir ki Kürt Özgürlük Hareketi İran’da da Türkiye’de de her yerde de sorunun demokratik yollardan çözülmesini istemektedir. Hareketimizin devlet olalım, İran’da, Türkiye’de, Suriye’de yeni sınırlar çizilsin gibi yaklaşımı yoktur. Bunu da en iyi İran bilmektedir. Bu açıdan İran’ın son çatışmalardan sonra aracıların devreye girmesiyle yapılan ateşkese uyduğu gözüküyor. En azından bize yansıyanlar bunlardır. Zaten İran yakından takip edilmektedir. İran’ın sınır içlerinde her türlü bilgiyi alma, öğrenme imkanlarımız bulunmaktadır.

Suriye’deki Kürtler Demokratik özerklik istemlerini dile getirmelerine rağmen, Kürt kimliğinin yasal olarak tanınması ve haklarının verilmesi konusunda ciddi bir adım atılmadığı görülüyor. Hareketinizin yaklaşımını anlatabilir misiniz?

Hareketimizin Suriye politikasını şöyle izah etmek mümkündür: Önder Apo 20 yıla yakın Suriye’de kaldı. PKK’nin 20 yıla yakın Suriye’de önemli bir çalışması oldu. Bu tabii güneybatı Kürdistan toplumunda önemli bir değişim ve bilinçlenme ortaya çıkardı. Bu yönüyle hareketimizin halk içindeki, toplum içindeki etkileri derindir. Sadece bir siyasal ilişki değildir; bir kültürel ilişkidir, bir sosyal yaşam ilişkisidir. Bu yönüyle güneybatı Kürdistan Kürtlerinin şekillenmesinde, yeni kişilik kazanmasında hareketimizin etkisi belirleyicidir. Bu açıdan Suriye’deki Kürt toplumuyla PKK arasındaki ilişkileri sıradan görmemek lazım. Hala binlerce güneybatı Kürt genci HGP safları içindedir. Yine binlerce şehidi vardır. Bu açıdan güneybatı Kürdistan’da hareketimizle toplum arasındaki ilişkilerin çok derin, kapsamlı olduğu açıktır. Bu yönüyle hem özgürlük bilincinde, hem ulusal bilinçte hem örgütlenme anlayışında sosyal yaşam kültüründe PKK’nin etkisi çok fazladır. Bu tabii hareketimizin buradaki örgütlenmelerinin daha yaygın olmasını, halkla rahat ilişki kurmasını ve örgütlenmesini, beraberinde getirmektedir. Güneybatıdaki örgütlenme çabalarımız, çalışmalarımız şimdiye kadar hiç kesintiye uğramadı.
Suriye özellikle Adana anlaşmasıyla birlikte Türkiye ile sıkı ilişki içine girerek hareketimize karşı düşmanca politikalar izlemiştir. Birçok kadroyu Türkiye’ye teslim etmiştir. Hatta istihbarat vererek gerillaların yaşamını kaybetmesine neden olmuştur. Bu açıdan Türkiye-Sureye ilişkilerinin gelişmesi sürecinde Suriye hareketimize karşı saldırılarını arttırmıştır. Birçok Kürt yurtseverini tutuklamıştır, hatta katletmiştir.  Birçok kadromuzu tutuklayarak zindanlara atmıştır. Hareketimizin içinden kaçan unsurlarla ilişkilenip onları bize karşı örgütleyerek düşmanca bir  tutum içinde olmuştur. Bütün bunlar geçen süreçte Suriye’nin Kürt sorununa yaklaşımının Türkiye ve İran’ın yaklaşımından farklı olmadığını ortaya koymuştur. Kürtlerin hiçbir hakkını tanımama politikası izlemiştir. Suriye’nin son dönemdeki Kürt düşmanlığının, Kürt inkarcılığının, Kürtlere hiçbir hak tanımama, baskı altına alma politikalarının arkasında Türkiye ve İran vardır.
Şu anda Türkiye Suriye’ye düşman olmuştur. İran da yavaş yavaş Suriye’yi terk etmektedir. İran’ın da Suriye’yi uzun süre desteklemeyeceği, gerektiğinde manevra yaparak Suriye’deki muhalif güçlerle ilişkilenmek isteyeceği şimdiden anlaşılmıştır. Bu ortamda Suriye’deki siyasal durum daha karmaşık hale gelmiştir. Kürt halkı tabii ki örgütlenmekte ve Suriye’de çıkan mevcut siyasal kriz döneminde Kürt halkı tabii ki örgütlenmekte ve demokratik özerklik istemektedirler.  Kimliklerinin tanınmasını, anadilde eğitim ve çok dilli yaşamı istemektedirler. Suriye’deki Kürt demokratik hareketi demokratik özerklik temelinde demokratik Suriye ve özgür Kürdistan mücadelesi vermektedir. Kürtler Suriye’nin en temel demokrasi gücüdür. Bu bakımdan Suriye’nin demokratikleşmesinde de temel demokratik güç olarak rolünü oynamak istemektedir. Suriye’yi değiştirip dönüştürmede iddiası en fazla olan hareket de Kürt Özgürlük Hareketi’dir. Çünkü diğer muhalif güçler demokrasiden çok iktidar değişimi, iktidarı ele geçirmek istemektedirler. Demokrasi bilinci ve demokratik karakterleri zayıftır.  Bu açıdan Kürt Özgürlük Hareketi’nin Suriye’deki mücadelesi Suriye’nin dönüşmesinde belirleyici karakterdedir.
Kürt Özgürlük Hareketi muhaliflerin bir kısmıyla ilişki içindedir. Diğer taraftan devlete de çağrı yapmaktadır. Devletin dönüşümünü de istemektedir. Eğer devlet demokratik temelde dönüşür, Kürt halkının demokratik özerkliğini tanırsa devletle bir uzlaşma içine gireceğini de söylemektedir. Ama esas olarak da demokratik özerklik çalışmalarını ve mücadelesini sürdürmektedir. Suriye’yi demokratikleştirme mücadelesini yürütmektedir. Suriye’nin baskıcı politikalarını eleştirmekte, bu konudaki politikalarını değiştirmesi için çabasını ve mücadelesini yürütmektedir. Diğer taraftan Suriye’deki diğer muhalif güçlerle de ilişki kurmaya çalışmaktadır. Ama Suriye’deki diğer muhalif güçler, özellikle de ihvan-ı Müslim Özgürlük Hareketi’ne soğuk yaklaşmakta ve uzak durmaktadırlar. Kürtlerin taleplerini karşılamaya yanaşmıyorlar. Türk devletiyle ilişkilerini sürdürmek için Kürt halkının, Kürt demokratik hareketinin taleplerine olumla yaklaşmamaktadırlar. Böylelikle demokratik güç olmadıklarını, tamamen dış güçlerin desteğiyle iktidarı ele geçirmek isteyen güç olduklarını ortaya koymuşlardır. Bu yönüyle ihvan-ı Müslim ve ona yakın güçlerle ilişkiler yok gibidir. Ama bunun dışında gerçekten Suriye’nin demokratikleşmesini isteyen, Kürt halkının özgürlüğünü, demokratik özerkliğini kabul eden Suriye’deki Arap, ilerici ve demokratik güçlerle ilişki içindedir. Yine demokratik Suriye ve Kürdistan’ın özgürleşmesini isteyen Kürt siyasi partilerle de ortak bir cephe kurmuştur. Bu çerçevede mücadelesini yürütmektedir.
Her ne kadar diğer muhalif güçlerle ilişkisi çok zayıf olsa da, devletle uzlaşma arayışında herhangi sonuç alıcı bir durum ortaya çıkmasa da Kürt hareketinin mücadelesi hem devleti hem de muhalif güçleri zorlamaktadır. Şu anda Kürt demokratik hareketi Suriye’deki muhalif güçlerin de demokratik anlayışa, daha demokratik tutum içine girmesi konusunda zorlamakta, diğer taraftan da devletin demokratik dönüşüm sağlamasını, bu temelde Suriye’nin demokratikleşmesi çerçevesinde Kürt sorununun demokratik çözümünü dayatmaktadır. Bu yönüyle sadece genel bir demokrasi dinamiği ve Kürdistan’da demokratik özerkliği örgütleme, Kürt halkının özgürlüğünü ve demokratik yaşamını sağlama gücü değildir. Bundan öte, bütün siyasal aktörleri etkileyen, zorlayan, onları demokratik tutumun içine çeken bir mücadelenin içindedir. Bu yönüyle önemli bir rol oynadığını söyleyebiliriz.
Kuşkusuz Suriye’deki siyasal kriz ortamında Kürt demokratik hareketi dikkatli davranmıştır. Özellikle bir Kürt-Arap savaşı içine sokulmak istememiştir. Bu Kürt-Arap savaşı içine sokulma, böyle bir duruma düşme Suriye’nin demokratik mücadelesini de çarpıtacaktı. Suriye’nin demokratikleşmesini olumsuz etkileyecekti. Bu durumda muhalifler Suriye parçalanıyor, bölünüyor diyerek milliyetçiliği kışkırtarak toplumsal muhalefetin daha fazla milliyetçi karaktere bürünmesini sağlayacaklardı. Karakterleri ve Türkiye ile ilişkileri dikkate alındığında mevcut rejimin dönüşmesi veya yıkılması sürecini daha milliyetçi bir siyasal oluşum biçiminde yürütmeye çalışacaklardı. Kürt demokratik hareketi dikkatli tutumuyla buna fırsat vermedi. Diğer taraftan da devletin toplumun demokrasi ve özgürlük taleplerinin yükseldiği bir süreci çarpıtıp süreci bir Kürt-Arap savaşına dönüştürmesine, böylelikle dikkatleri buraya çekmesine fırsat vermedi. Bu yönüyle iki yönlü de Arap milliyetçiliğinin gelişmesine, milliyetçilik söylemleri altında halkın demokratik özlemlerinin çarpıtılmasına, yok olmasına, yön kaymasına fırsat vermedi.
Bu bakımdan şu ana kadarki politika belirli yönleriyle olumlu olmuştur. Suriye’nin demokratikleşmesi ve dönüşüm sürecinin sağlıklı sürmesi açısından bu tutum doğruydu. Kuşkusuz halkın demokrasi mücadelesi, örgütlenmesi belirli düzeyde sürmektedir. Bu konuda önemli adımlar da atılmış, mesafeler de alınmıştır. Ancak önemi eksiklikler de yaşanmaktadır. Siyasal krizin derinleştiği mevcut durumda daha inisiyatifli olunması gerekmektedir. Şu anda sanki mücadele devletle diğer muhalif güçler arasında oluyormuş gibi bir izlenim vardır. Bunun mutlaka kırılması gerekmektedir. Suriye’nin değişiminde, dönüşümünde, sadece iktidar değiştirerek başkalarının işbirlikçisi olmak isteyen iktidar bloklarının değil, gerçekten demokrasi isteyenlerin, Suriye’yi gerçekten demokratikleştirecek, Kürt halkını özgürleştirecek demokratik muhalefetin daha aktif, daha inisiyatifli olması gerekmektedir. Suriye’deki diğer bütün demokrasi güçleriyle ilişkilenerek, onları doğru bir çizgiye çekerek Suriye’de doğru bir demokrasi cephesi ortaya çıkarması, bu temelde de Suriye’deki rejimin mevcut saldırgan ve baskıcı karakterini bırakarak bir demokratik dönüşüm yoluna ve sürecine girmesini sağlaması gerekmektedir. Bu da güçlü bir demokratik alternatif haline gelmekle mümkündür. Ne var ki şimdiye kadar ne devleti istenilen noktaya getirme gücü ve inisiyatifi ne de muhalif güçleri gerçek ve demokratik bir çizgiye çekme, doğru bir demokrasi anlayışına kavuşturma inisiyatifi gösterilmektedir. Kuşkusuz hem devleti hem muhalif güçleri gerçek bir demokratik anlayışa getirme konusunda etkisi ve ağırlığı vardır. Ancak Suriye geneli söz konusu olduğunda bu etkisi yetersizdir. Bir bütün olarak Suriye siyasetini belirleme noktasına gelebilmelidir. Bu gücü ve potansiyeli de vardır. Bu yönlü eksikliklerin hızla giderilmesi gerekmektedir. Bu konuda eleştirilerimiz ve düzeltmelerimiz sürmektedir.
Şu açıktır ki Türk devleti Suriye’de Kürtlerin kazanım elde etmesini istemiyor. Bunu engellemek için de her türlü çabayı sarf ediyor. Hatta Kürtler kazanım elde ederse müdahale ederim tehdidi içinde olduğu görülmektedir. Böylece Kürt Özgürlük Hareketi’ni etkisizleştirmeyi hesaplamaktadır. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi her türlü müdahaleye karşı hazırdır. Türk devleti Suriye’ye bir müdahale ederse buna karşı da en şiddetli direnişi gösterecektir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şu anda güneybatı Kürdistan’daki halkımız Türk devletinin her türlü saldırısına karşı hem örgütlük hem de meşru savunma konusunda hazırlıklarını yeterince yapmıştır. İster Türkiye’nin bir işgal harekatı olsun, ister devletin askeri saldırısı olsun, ister şovenist milliyetçi muhalif güçlerin herhangi bir iktidar değişiminde Kürdistan’a yönelik gerçekleştireceği saldırılar olsun bütün bunlara Kürt halkı hazırlanmış durumdadır. Bu yönüyle örgütlülüğünü güçlendirmiş durumdadır. Eğer bugün Kürdistan’da devlet müdahale etmiyorsa, yine demokrasi zihniyeti olmayan milliyetçi şovenist muhalif güçler Kürdistan’da etkili değillerse bunun nedeni Kürt demokratik hareketinin örgütlü olmasının yanında direniş gücünün de bulunmasıdır. Örgütlülüğüyle şu anda Kürdistan’da esas siyasal güçtür.
Tabii ki devlet hala Kürt halkının temel demokratik haklarını, demokratik özerkliğini kabul etmemektedir. Kürt halkının haklarının resmi olarak kabul edilmesi, bu konuda adım atılması söz konusu değildir. Bu konularda Kürt demokratik gücüyle ilişki içinde güneybatı Kürdistan’da Kürt halkının özgür ve demokratik yaşamının gelişmesi konusunda herhangi bir adım atılmamaktadır. Belki mevcut durumda Kürdistan’da, Kürt demokratik hareketi ve Kürt siyasi güçlerine karşı devletinin bir saldırısı yoktur. Bu yönüyle Kürt demokratik hareketi demokratik siyaset çalışmalarını, örgütlemelerini, demokratik özerklik çalışmalarını serbestçe yapmaktadırlar. Ama bu durumun resmi bir statüye kavuşması söz konusu değildir. Kürt sorununun çözümü temelinde Suriye’nin demokratikleşmesi ve bu temelde rejimin dönüşmesi konusunda bir adım atılmamaktadır. İçeriden ve dışarıdan baskı altında neredeyse yıkılmak üzereyken hala Kürt politikasındaki bu sorumsuz, klasik inkarcı politikaları sürdürmesi ibret vericidir.
Suriye devleti hala adım atarsam Türkiye’yi daha fazla karşıma alırım, adım atarsam Suriye bölünür kaygısı içindedir. Kuşkusuz Kürtlerle işbirliği yapıyor diye kendilerini suçlayacak kesimle vardır. Bu kaygılar aşılmadığı müddetçe Suriye demokratikleşemez. Bu durum Suriye’deki demokratikleşmenin nerede tıkandığını açıkça göstermektedir. Nasıl ki Türkiye’de demokratikleşmenin şifresi Kürt sorununun çözümüyse Suriye’de de öyledir. Türkiye’de Kürt sorununun çözümü konusunda adım atılmadan demokratikleşme olmayacaksa Suriye’de de olmayacaktır. Devletin kendini dönüştürüp demokratik sistemi içinde herhangi bir güç olmak istememesi, klasik iktidar tekelini elinde tutmak istemesi, yine milliyetçi karakteri demokratikleşmesinin önünde engeldir. Halbuki bu zihniyetini terk etme temelinde demokratik güçlerle ilişki içinde Suriye’nin demokratikleşmesi konusunda köklü adımları atmak mümkündür. Ancak belirttiğimi karakteri nedeniyle adım atamıyor. Bu da şu anda Suriye’de bir siyasi çıkmaz ortaya çıkarmış durumdadır.
Kürt halkının mücadelesi gerçekten önemlidir. Suriye’deki bütün siyasi güçlerin dikkate alması gereken bir güç haline gelmiştir. İster devlet Suriye’nin demokratikleşmesi konusunda adımlar atsın, isterse bu adımları atmadığı taktirde kaçınılmaz hale gelen yıkılması sonrası yeni bir siyasal durum ortaya çıksın, her iki durumda da Kürt demokratik hareketinin konumu güçlü olacaktır. Bu yönüyle hiç bir gücün Kürt demokratik hareketinin varlığını ve gücünü dikkate almadan Suriye’de yeni bir siyasal sistem kurması mümkün değildir. Öte yandan Suriye’deki Kürtlerin ortak davranması söz konusudur. Bu da Kürtlerin önemli bir pozisyon elde etmesine yol açmıştır. Bu açıdan Suriye’de Kürtleri dikkate almayan hiçbir siyasal çalışmanın, siyasal programın başarı kazanma şansı yoktur. Hareketimizin yaklaşımları şimdiye kadar doğruydu, olumluydu, ama yetersiz oldu. Bundan sonra daha inisiyatifli, daha aktif bir politikayla Suriye’nin demokratik dönüşümü konusundaki rolünü daha etkin biçimde oynayacaktır.

Bu ay içinde yapılması planlanan Ulusal Kongre ileri bir tarihe ertelendi. Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Ulusal kongre Kürtler açısından stratejik değerde bir çalışmadır. Özellikle Ortadoğu’nun değiştiği, yeni statülerin kurulduğu bir süreçte Kürtlerin böyle bir kongreyle ortak tutum belirleyip sürece müdahale etmesi çok önemlidir. Çünkü Kürtler 20. Yüzyılda dengeler kurulurken etkili olamadıkları için Kürtler aleyhine bir statüko oluşturuldu. Yüz yıl Kürtler bunun acısını çekti. Şimdi Ortadoğu’daki statükolar dağılmış, yeni statükolar ve dengeler kurulurken Kürtler de her parçada önemli bir siyasi güç haline gelmişken bu güçlerini ulusal kongreyle inisiyatif almaları, sürece müdahale etmeleri Kürtlerin lehine bir statü elde etmeleri için ortak bir çaba sarf etmeleri bütün Kürt siyasi gruplarının tarihsel ve ulusal sorumluluğudur. Bu sorumluluğa karşı çıkmak tarihe karşı bir gaflet ve ihanet durumuna düşmektir. Bu açıdan ulusal kongreyle ortak bir politika belirlenmesi bütün Kürt siyasetçilerinin temel bir sorumluluğudur. Tarih karşısında sorumludurlar. Hiç kimse bu konuda sorumsuz davranamaz. Kürt halkının yüzlerce yıllık birlik özlemi vardır. Kürt halkının baskıdan ve zulümden kurtulup özgürlüğü ve demokrasiyi kazanma, varlığını koruma sorunu vardır. Kürtler bu konuda ağır bedeller ödemiştir. Şimdi bütün parçalarda önemli bir güç haline gelmişken ve bütün parçalarda Kürt halkı özgürlüğe ve demokrasiye bu kadar yakınken ulusal bir kongreyle ortak bir politika belirleyip güçlerini birleştirmesi, her parçadaki Kürtlerin özgürlüğünü ve demokrasisini sağlaması açısından bütün güçlerini seferber etmesi en temel görevdir. Bütün parçalardaki ortaya çıkan birikim ve güç ancak böyle bütün parçaların özgürlüğü ve demokrasisi için harekete geçirilebilir. Bu yapılmadığı taktirde, bu tarihi fırsat kaçırılırsa bunun hesabını hiç birimiz veremeyiz.
Ortadoğu’nun değiştiği, yeni bir statünün oluştuğu dönemde sömürgeci güçler Kürtlerin hak kazanması için büyük çaba gösteriyorlar. Yakın zamana kadar İran, Suriye, Türkiye ve Irak’ın Kürt düşmanlığında birleşmesinin nedeni buydu. Ortadoğu’da yeni dengeler kurulurken Kürtler yeni hak kazanmasın anlayışıyla hareket ediyorlardı. Bugün Suriye’de siyasal bir kriz var. Suriye devleti bir değişim içine girecektir. Ama Türkiye değişen Suriye’de Kürtlerin hak kazanmaması için büyük çaba sarf etmektedir. Sadece Türkiye değil, Kürt düşmanı herkes Kürtlerin Suriye’de kazanım elde etmesini engellemek için her yolu denemektedir. Bu gerçek ortadadır. Bu sadece Suriye’deki bir yaklaşım değildir, Türkiye’de de Kürtlerin kazanmaması için Kürt düşmanları birleşiyorlar. İran’da hak kazanmaması için Kürt düşmanları birleşiyorlar. Bunlar bütün Kürtler tarafından görülüyor. İran’la Türkiye her konuda birbirlerine karşıtken Kürt sorunu söz konusu olduğunda nasıl birbirine destek olduğunu herkes gördü. Bütün bunlar ortadayken Kürtlerin parçalı olmaları, bir ulusal kongreyle ortak politika belirleyememeleri gerçekten tarihe karşı bir sorumsuzluk olur. Siyaset bugünler için vardır, bu süreçler için vardır. Böyle süreçlerde ulusal birlik olmayacaksa, böyle süreçlerde ulusal politika belirleyip siyasete, bölgedeki siyasal gelişmelere müdahale edilmeyecekse Kürtler ne zaman birlik olacaklar? Ne zaman siyasal gelişmelere müdahale edecekler? Gerçekten bu soruyu doğru sormak ve cevap vermek gerekmektedir. Bundan hiçbirimiz kaçamayız. Kaçarsak hepimiz suçlu duruma düşeriz. Bu açıdan hareketimiz başından beri ulusal kongre talebini dile getirmektedir.
Bu ulusal kongre Kürtlerin bir özlemidir. Bütün Kürt siyasi hareketinin eskiden beri dillendirdiği bir düşüncedir. Bütün Kürt siyasi hareketleri neden bu kadar ulusal kongreden söz etmiştir? Çünkü halkın talebi ve özlemi böyledir. Halk birlik istiyor. Halk ortak tutum istiyor, ortak davranılmasını istiyor. Halk şunu biliyor ki Kürtler ortak davranmadığı taktirde; İran kendi Kürtlerini ezer, Türkiye kendi Kürtlerini ezer, Suriye’deki yönetimler kendi Kürtlerini ezer, Irak devleti kendi Kürtlerini ezer. Bunu herkesin bilmesi gerekir. Hiçbir parçadaki kazanımın o parçadaki Kürtlerin gücüyle güvenceye alınması mümkün değildir. Kazanımın güvencesi Kürtler arası birliktir; şu dış güç, bu dış güç değildir. Bunun bütün Kürtler tarafından bilince çıkarılması gerekiyor.
Gerçekten Kürtler için tehlike her zaman vardır. Çünkü ne Türkiye demokratikleşmiştir ne İran, ne Suriye ne de Irak gerçek anlamda demokratikleşmiştir. Bölge ülkeleri gerçek anlamda demokratikleşmeden Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün güvencesi yoktur. Kürt halkının varlığının ve özgürlüğünün güvencesi iki temel politikaya dayanmaktadır. Biri Kürtler arası birliktir, ikincisi bölge ülkelerinin demokratikleşmesidir. Kuşkusuz demokratikleşen ülkelerde halkların özgürlüğü ve demokratik yaşamı güvenceye kavuşur. Ama hala sömürgeci ülkelerde böyle bir durum yoktur. Türkiye’de de, Irak’ta da İran’da da Suriye’de de bu yönlü bir güvence sağlanmış değildir. Bu bakımdan birlikleri daha da önemli hale gelmiştir.
Eğer bugün İran’da, Suriye’de, Irak’ta kuzeyde Kürtlerin mücadelesi yükseliyorsa, İran’ın kendi kürlerini ezme şansı azalmışsa, Suriye’nin kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa, Türkiye’nin kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa, Irak’ın kendi Kürtlerini ezme şansı azalmışsa bunun en temel nedeni dört parçadaki mücadelenin yükselmesidir. Ama bu yetmez. Sadece mücadele değil, birbirlerine destek olmaları gerekir. Bugün İran niye Kürt hareketi karşısında zorlanıyor? Çünkü İran’daki Kürt hareketi bütün parçalardaki Kürtler tarafından destekleniyor.
Bugün güney Kürdistan’daki hükümetin gücü sadece kendi gücüyle mi sınırlıdır? Eğer bugün güneybatı Kürdistan’da Kürtler örgütlüyse, belirli bir güçse, bu sadece oradaki örgütlenmelerine, güçlerine mi aittir? Ya da kuzey Kürdistan’daki mücadele bugün yenilmez bir noktaya gelmişse bu sadece kuzey Kürdistan’daki mücadeleyle mi ilgilidir? Bütün bunların dikkate alınması gerekir. Gerçekten bugün bütün parçalardaki mücadelenin gücü sadece kendi gücüyle sınırlı değildir; diğer parçalardaki Kürt halkının örgütlülüğü ve gücü bütün parçalardaki halkın Özgürlük Mücadelesi’ne güç ve destek vermektedir. Bu bakımdan herkes kendi gücünü kendi parçasıyla sınırlı görmemelidir. Bütün parçalardaki Özgürlük Mücadelesi’nin gelişmesini kendi gücü olarak değerlendirmesi gerekmektedir. Ulusal kongre işte bu gücün daha da etkili hale gelmesi için gereklidir. Bu yönüyle biz ulusal kongrenin geciktirilmeden toplanmasını istiyoruz. Önder Apo yıllardır bu konuda çağrı yapmaktadır. Hatta 5 ilke ve 4 öneriyle kongre konusundaki düşüncelerini somutlaştırmıştır. Ancak kongrenin toplanmasında engeller ortaya çıkmaktadır.
Ulusal kongredir, ama ulusal kongrenin toplanmasını dış güçlerin tutumları etkiliyor. Dış güçlerin yaklaşımları etkiliyor. Türkiye ulusal kongrenin toplanmasını istemiyor, İran istemiyor, Suriye istemiyor, ABD ve Avrupa istemiyor. Çünkü ulusal kongre toplansa Kürtler güçlenecek. Bunu biliyorlar bunun için istemiyorlar. Ulusal kongre olur, Kürtler güçlenirse, Kürtlerin dış güçlere bağımlığı da azalır. Bu nedenle de kongrenin gerçekleşmesini çeşitli yollardan erteletiyorlar. Çünkü Kürdistan’ın dört parçasında en etkili güç PKK, Kürt Özgürlük Hareketi’dir. PKK’nin, Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkili olduğu koşullarda bir kongrenin toplanmasını istemiyorlar. Halbuki 29 Mart seçimlerinde Kürt demokratik hareketi kaybetseydi güneyde bir konferans toplanacaktı. Hatta seçimden önce Hewler’de böyle bir kongreye hazırlık olarak bir konferans bile yapılmıştır. Ancak 29 Mart seçimlerinden Kürt demokratik hareketi güçlü çıkınca düşünülen konferans ertelenmiştir. Bu bile Kürt kongresine yaklaşımın ne kadar yetersiz olduğunu göstermektedir. Bu yönüyle Kürt siyasi güçlerinin daha fazla iradeli olması gerekiyor. Başkalarının ne dediğine bakarak değil, halkın ne dediğine bakmaları gerekiyor.
Ulusal kongre bütün parçalardaki Kürtleri güçlendirecektir, ama en fazla güney Kürdistan’ı güçlendirecektir. Çünkü güney Kürdistan’daki kazanımlar hala tehdit altındadır. Eğer mevcut hükümet bugüne kadar çok ağır saldırılarla karşılaşmadıysa, Türkiye ilk önce oradaki statüyü ciddiye almazken, daha sonra belirli yönleriyle kabul etmek zorunda kaldıysa bunun nedeni Kürdistan’da yürütülen Özgürlük Mücadelesi’dir. Bu herkes tarafından bilinmektedir. Bu açıdan bir ulusal kongrenin bütün parçalardaki mücadeleyi ve siyasi güçleri güçlendirmesinden herkes de yararlanacaktır. En fazla da güney Kürdistan hükümeti yararlanacaktır. Güney Kürdistan yönetimi uygun zamanda yapılacağını söylüyor. Erteleme nedenlerini tam bilmiyoruz. Öte yandan ertelemenin ya da ne zaman yapılacağının birlikte belirlenmesi gerekirdi. Ulusal kongrenin toplanması konusunda iradeli ve ısrarlı davranılmazsa istenilen sonuç alınamaz. Çünkü ulusal kongre bir yönüyle de dış etkileri azaltmak ve dışa karşı da ortak bir bir tutum belirlemek için yapılmaktadır.
Ulusal kongrenin fazla zaman geçirilmeden toplanması ve istenilen sonuçların alınması için bütün Kürt parçalardaki Kürt siyasi güçlerinin, halkın daha fazla sorumluluk alması gerekir. Çünkü bir iki yıl sonra yapmanın değeri azalacaktır. Önemli olan Ortadoğu’da dengeler yeniden kurulurken Kürtlerin bir ulusal kongreyle sürece müdahale etmesidir. Şu anda da gerçekten Ortadoğu’da siyasal durum çok hızlı deviniyor, herkes Ortadoğu’daki gelişmelerde aktif olmaya çalışıyor. Türkiye’nin ne kadar aktifleştiğini görüyoruz. İran aktifleşiyor, ABD ve Avrupa aktifleşiyor. Herkesin aktifleşme durumu var. Çünkü Ortadoğu gerçekten yeni bir siyasal sürece girmiştir. Yeni bir dönem başlamıştır Ortadoğu açısından. Böyle bir dönemde ulusal kongrenin toplanması gerekmez mi? Böyle bir durumda toplanarak siyasal duruma müdahale etmek gerekmez mi? Böyle bir durumda ulusal kongre toplanmayacak da ne zaman toplanacak? Bu açıdan biz gerçekten Kürtlerin şimdiye kadar bir ulusal kongre toplayamamalarını, ulusal bir politika belirlememelerini büyük bir eksiklik olarak görüyoruz.
Kuşkusuz Kürtler arasındaki durum, ilişkiler bugün daha farklı konumdadır. En azından halkın birlik eğilimi güçlenmiştir. Halktaki bu birlik özlemi bütün siyasi güçleri de daha dikkati olmaya sevk etmiştir. Ama bu yetmemektedir. Özellikle dış baskılardan, dış etkilerden korunmak ve bu çerçevede doğru politika izleyerek siyasal gelişmelere müdahale etmek bugün tarihsel değerdedir. Bırakalım yılların, ayların, haftaların ve günlerin bile önemi vardır. Bu açıdan böyle bir süreçte ulusal kongrenin toplanmasının daha hızlandırılmasını gerektiğini düşünüyoruz. Bu konuda esas olarak da halkın, aydınların da ulusal kongrenin toplanması konusunda biraz daha istekli olmaları, bütün Kürt siyasi hareketlerine bu yönlü çağrılarını yapmaları gerekiyor. Böyle tarihsel önemde bir çalışma sadece siyasal güçlere bırakılamaz. Aydınlar ve halkımızın da bu konuda sorumluluk almaları, bu süreci takip etmeleri, bu konudaki eğilimi ve düşüncelerini siyasi güçlere hissettirmeleri ve siyasi güçlerin bir an önce bir ulusal kongrenin toplanması için çalışmaları konusunda ağırlıklarını koymaları gerekmektedir. Bu yönüyle günümüzde özellikle demokratik siyaset demek her alanda demokrasi düşüncesini, demokrasi anlayışını geliştirmek demektir. Bu açıdan da halkın demokratik iradesinin, demokratik siyasi gücünün, aydınların demokratik iradesinin, siyasi gücünün devreye girip gerçekleşecek kongrenin hem tarihi hem içeriği hem de sonuçları üzerinde etkili olmaları gerekmektedir.

Son olarak Avrupa’daki Kürtlere ve kurumlarına yönelik de baskı  ve kriminilizasyon girişimleri de artt . Yine sizin Avrupa’da tehdit oluşturacak hiçbir etkinliğiniz olmamasına rağmen PKK yasak kapsamında tutuluyor. ROJ TV’nin de kapatılması için çok yönlü baskıların siyasal ilişkilerin, görüşmelerin olduğu biliniyor. Tüm bu konularda neler belirtebilirsiniz? 

Avrupa’daki baskıların hukuki hiçbir dayanağı olmadığı bilinmektedir. Kürtlerin Avrupa’da demokratik gösteriler ve Kürdistan’da yapılan baskılara karşı halkın tepkileri dışında halkın canına, malına kast eden herhangi bir yaklaşım ve eylemi yoktur. Aksine Avrupa Birliği, Avrupa ülkeleri Türkiye’ye her türlü siyasi ve askeri desteği vererek insanlarımızın ölmesinden, binlerce insanımızın zindana atılmasından, köylerimizin yakılıp yakılmasından, doğamızın tahrip dilmesinden, Kürt halkının en temel talepleri olan varlığının tanınması, kendi kendini yönetmesi ve çok dilli yaşamdan mahrum kalmasından bizzat Avrupa sorumludur. Avrupalıların Kürdistan’daki zulümde sorumluluğu belirleyicidir. Sadece bugün değil, geçmişten bugüne bütün zulümlerde, baskılarda, katliamlarda Avrupa ülkeleri de sorumludur. Avrupa ülkeleri istediği kadar bizim ilgimiz yok desin, kesinlikle Türkiye bu kadar zulmü ve baskıyı siyasi destek almadan yürütemezdi.
Kürtler üzerindeki uygulanan baskı ve zulüm dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Dünyanın başka bir yerinde olsaydı ve o ülke Avrupa’yla sorunlar yaşasaydı o ülkenin başına her şey getirirlerdi. O ülkeyi Saddam’dan Çavuşesku’dan daha kötü duruma düşürürlerdi. Beğenmedikleri iktidarları nasıl düşürmüşlerse, ezmişlerse Türk devletine de aynısını yaparlardı. Türk devletinin yaptığı zulmü dünyada hiçbir devlet kendi halkına yapmamıştır, yapmıyor da. Bir halkın bu kadar inkar ve imha edilmesi dünyada görülmemiştir. Kürtlerin kendi kendini yönetme hakkı, talebi zorla, şiddetle bastırılmak istenmektedir. Demokratik siyaset alanı tümden daraltılmıştır. Hala anadilde eğitim yasaktır, çok dillilik yoktur. Nerede Avrupa demokrasisi? Avrupalıların demokrasi ilkesi de yoktur, her şey çıkar üzerine kuruludur. Eğer demokrasi ve özgürlük ilkesi olsaydı binlerce siyasetçinin KCK adı altında tutuklanmasına tepki gösterirlerdi.
KCK nedeniyle bir tutuklama söz konusu değildir. Tamamen kendi işiyle uğraşan belediye başkanları var, siyasetçiler var. Tamamen demokratik alanda çalışıyorlar. Bütün bunları tutukluyorlar. Şimdi KCK bahanesi yapmışlar herkese sen KCK’lisin diyorlar ve tutukluyorlar. Daha doğrusu AKP’nin Kürdistan’daki politikalarına boyun eğmeyen bütün bilinçli Kürtler şu anda Türk devletinin düşmanıdır. Bir Kürt eğer AKP’nin politikasına karşı çıkıyorsa bu Türk devletinin düşmandır. Bu kadar saldırı karşısında sesini çıkarmayan Avrupa, Avrupa’daki derneklere, demokratik kurumlara saldırıyor. Tabii bu saldırılarla Türk devletinin bu KCK operasyonları denen, bütün demokratik siyasetçileri tutuklama politikasına destek vermiş oluyor. Tabii ki Avrupa orada onu yaparsa Türkiye’de burada bunu yapar. Bu açıdan Türkiye’deki saldırıları kim yapıyorsa, hangi zihniyet yapıyorsa Avrupa’daki saldırıları da aynı zihniyet yapıyor. Avrupa ile Türkiye arasında kirli bir işbirliği var, kirli bir çıkar ilişkisi var. Ermeni katliamında Avrupa’nın da payı vardır. Şimdi de Kürt soykırımında ortaklık yapıyorlar. Hepsi çıkarları gereğidir. Bu açıdan Avrupalıların hiç kimseye demokrasi ve özgürlük konusunda akıl vermeye hakları yoktur. Türkiye’nin demokratik siyasetçileri tutuklanması karşısında ciddi bir tepkileri yoktur. Bırakın kendi vakıflarının Türkiye’deki çalışmasını bile illegalize ediyor. Avrupa ile Türkiye’nin ilişkileri gereği ve Türk devletinin denetiminde çalışan vakıfların ilegalize edilmesine bile seslerini çıkarmıyorlar. Vakıfların bu kadar suçlanması karşısında tepki bu kadar cılız mı olmalıydı? Bu açıdan biz Avrupa’yı Kürt halkına karşı Türkiye’de izlenen politikaların suç ortağı olarak görüyoruz. Bütün her yerde suç ortağıdırlar.
Türkiye Kürtlerin güç olmasını engellemek için İran, Irak ve Suriye’yle ortak davranıyor, birlikte Kürtleri ezmeye çalışıyorlar, ama Avrupa buna göz yumuyor. Kürtlerin her yerdeki örgütlenmesi ve siyasi gelişmesine düşmanlık yapılıyor, ama Avrupa ve ABD destekliyor bunları. Bu bakımdan Avrupa’nın, Fransa’nın, Almanya’nın ya da başka ülkelerin Avrupa’daki Kürt derneklerine saldırısı kesinlikle antidemokratiktir;  faşizan baskılardır, çirkindir. Tamamen çıkar ilişkileri gereği yapılmaktadır. Türk devleti sürekli baskı yapın, sizin oradan besleniyorlar diyor. Avrupa da saldırıyor. Ne yapacak, demokratik haklarını kullanmayacak mı Kürtler? Tabii ki demokratik hakların kullanılması demek, örgütlülük demek Kürtlerin güçlenmesi demektir. Bir toplumun demokratik hakkını kullanması tabii ki o toplumu güç yapar. Ne var ki Türk devleti de Avrupa’da Kürtlerin güç olmasını istemiyor. Onun için örgütlerine saldırıyor, gecelerine saldırılıyor, derneklerine saldırılıyor, gazetelerine saldırılıyor, diplomatik kurumlarına saldırılıyor. Bütün bu saldırıların hiçbirisinin oradaki Kürtlerin yaptığı işlerle alakası yoktur. Çünkü Kürtler tüm faaliyetlerini demokratik hakları çerçevesinde yapmaktadırlar. Bu kadar zulüm olurken, Kürt gençlerinin bir iki yerde protesto eylemleri yapması haklarıdır. Yapacaklardır tabii. Katliama göz mü yumacaklardır? Önderliklerinin İmralı’da çürütülmesine, öldürülmesine göz mü yumacaklardır? Siyasi soykırıma göz mü yumacaklardır? Yaptıkları onurlu bir davranış değil midir? Baskılara boyun eğmek onursuzluk değil midir?
Avrupa aslında Kürtleri onursuz olmaya çağırıyor. Yani ülkeniz yakılsa da yıkılsa da köyleriniz boşaltılsa da insanlarınız ve çocuklar katledilse de siviller öldürülse de binlerce siyasi tutuklu olsa da önderliğiniz cezaevinde şantaj ve tehdit altında olsa da sesinizi çıkarmayın deniyor. Bu yönüyle gerçekten Avrupa devletleri, Avrupa halklarına da hakaret olacak biçimde Kürtleri sessiz, onursuz olmaya davet ediyorlar. Demokrasi nedir? Demokrasi her şeyden önce de haksızlıklara ses çıkarmaktır. Haklarını aramaktır. Haksızlıklara ses çıkarılmayan yerde demokrasi mi olur? Avrupalılara kalsa Kürtler Türklerin her dediklerine kuzu kuzu boyun eğmelidirler. Bu gerçekten Avrupa için utanç verici bir durumdur.
ROJ TV’ye yönelik dava da çirkin bir tezgahtır. Kürtlere her türlü zulüm yapılsın, baskı yapılsın, cezaevine atılsınlar, işkence görsünler, ama bunları dünya kamuoyu bilmesin, hatta Türklerin yaptığı zulüm bile Kürtlerin üzerine yıkılsın isteniyor. ROJ TV’ye yapılan davanın amacı budur. Türk devletinin Kürtler üzerinde yaptığı zulüm geçmiş yüzyılda olduğu gibi, sessiz, hiç kimsenin görmediği biçimde gerçekleşsin istiyorlar. Türk devleti inkar ve imha politikasını ve soykırım sistemini ve bu yönlü uygulamalarını rahat yapmak için ROJ TV’nin kapatılmasını istiyor. Hatta gerillalar yanlışlıkla bir eylem yapmışsa onu öne çıkaracak, kendi yaptığı zulmü örtüp gerçekleri tersyüz edecek! Avrupa da ROJ TV’ye açtığı davayla Türk devletinin Kürtleri zulümle, siyasi soykırımla tümden bitirmesine destek veriyor. ROJ TV’ye açılan dava budur.
Türk devleti ROJ TV’nin kapatılmasını neden istiyor? Dünyanın en haksız politikasını yürütüyor, en çirkin politikasını yürütüyor, en zalim politikasını yürütüyor. Dünyada hiçbir halka uygulanmayacak haksızlığı, baskıyı Türk devleti yapıyor. Bu politikası çabuk teşhir oluyor. Bu da Kürtler üzerindeki inkar ve soykırım sistemini zorluyor. ROJ TV’nin kapatılması için bu kadar devlet devlet dolaşması, işini gücünü bırakıp bunun üzerinde durmasının nedeni bu değil midir? Kırk tane televizyonu var, kırk tane radyosu var, her şeyi var, gerçekleri tersyüz ediyor, ama ROJ TV gerçekleri ortaya koyduğu için, gerçekleri tersyüz etme konusunda başarısız kaldığı için ROJ TV’ye bu kadar öfkelidir. ROJ TV’nin kapatılmasının başka ne amacı olabilir?
Güya dünyada basın özgürlüğü var, dünyada fikir özgürlüğü var! Böyle basın ve fikir özgürlüğü mü olur? ROJ TV’nin kapatılması kadar basın özgürlüğüne, düşünce özgürlüğüne, haber alma özgürlüğüne zalimce yapılan başka baskı yoktur. Haber alma, basın özgürlüğüne yapılacak en ağır saldırı ROJ TV’ye yönelik davadır, kapatılmak istenmesidir. Çünkü Kürdistan’da gerçekleri veren tek televizyon odur. Bu gerçek ortadayken ROJ TV’nin kapatılması masum görülebilir mi? ROJ TV’nin kapatılmasına ortak olmak, ABD’nin ya da Türkiye’nin baskıları için ROJ TV’yi kapatma davası açmak Avrupa için utanç verici değil midir, yüz karası değil midir? Hani haber alma ve basın özgürlüğü? Yani Kürdistan’da tek taraflı devletin bilgilendirmesi sağlanacak! Bu Avrupa devletlerinin üzerine vazife midir? Avrupa hukukunun üzerine vazife midir? Avrupa hukukunun böyle bir görevi var mıdır? Avrupa devletlerinin böyle bir görevi var mıdır? Türk devletinin her türlü kirli savaşını örtme, Kürtler üzerinde baskıyı rahat yaratmasını sağlama biçiminde bir görevi var mıdır? Bunu Avrupa hukukçularının da Avrupa devletlerinin de düşünmesi gerekiyor. Aksi halde Kürdistan’da yapılacak her türlü baskının, zulmün suç ortağı haline geleceklerdir.
Kuşkusuz ileride yanlış yaptık deyip özür dileyeceklerdir. Geçmişte Ermeni katliamının gerçekleşmesinde şöyle dikkatsiz olduk, şöyle zamanında müdahale etmedik, diyerek günah çıkarılıyor. Artık tarihteki yanlışlıklardan özür dilemek de gerçek kimliğini gizlemenin bir yolu olmuş. Önemli olan bugün ne yapıyorsun? Bugün baskılara karşı ne kadar duruyorsun? Baskılara ne kadar karşı çıkıyorsunuz? Kürdistan’daki baskılara karşı çıkmayacaksınız, Kürdistan’daki zulme karşı çıkmayacaksınız, Kürdistan’da tek taraflı yürütülen bilgilendirme var, habercilik var buna karşı çıkmayacaksınız, hatta bu konuda Türk devletinin baskılarına boyun eğeceksiniz, ondan sonra geçmişte yapılan yanlışlıklardan özür dileyerek kendinizi demokrat ve özgürlükçü göstereceksiniz! Böyle demokratçılık ve özgürlükçülük olmaz. Şu anda Avrupalılar için, hatta dünyanın birçok ülkesi için demokrat ve özgürlükçü olmanın yolu Kürtlere yaklaşımdan geçmektedir. Kırk milyonluk bir halkın kimliği ve dili yok edilmektedir. Kültürel soykırıma uğruyor, Türkleştirmek istiyorlar. Anadilde eğitim yok, yaşamın diğer alanlarında Kürtçe kullanılması yasak. Demokrasinin gereği Kürtlerin kendini yönetmesi hakkı tanınmıyor. Bütün bunlar da Avrupa Birliği’nin üyesi olan, Avrupa’dan siyasi destek alan Türk devleti tarafından yürütülmektedir.
ROJ TV’ye yönelik baskıların hukukla bir ilgisi olmadığı gibi Kürt kurumlarına yapılan baskılar da hukuk dışıdır ve siyasi çıkarlar gereğidir. Biz ne Avrupa ülkelerinin, ne de özellikle de Avrupa’daki hakimlerin Türk devletinin ve ABD’nin baskılarına boyun eğmemesini bekliyoruz. Bir zamanlar Berlin’de de hakimler varmış sözünü şimdi de duymak istiyoruz. Gerçekten Avrupa’da hakimler var mı, demokratlık var mı göreceğiz. Eğer Türk devleti ya da ABD istedi diye Kürtlerin izlediği televizyon kapatılacaksa, Kürtlerin kurumlarına saldırılacaksa demek ki orada hukuk da yoktur, demokrasi de yoktur hakim de yoktur. Bunları açıkça söylemek durumundayız.

 

Cemil Bayık’la yapılan röportajın- 3.bölüm

Cemil Bayık’la yapılan röportajın- 3.bölüm

Tek taraflı ateşkesin ilan edildiği bu süreçte hem Türkiye içinde bazı görüşmeler oldu, hem de Türkiye dışında bazı aracılar yoluyla hükümetle Özgürlük Hareketi arasında görüşmelerin yapılması önerileri vardı

Sayın Öcalan’ın devlete üç protokol sunduğunu, ama bu protokollerin hükümet tarafından onaylanmadığını, kabul edilmediğini ve böylelikle görüşme sürecinin tıkandığını söylüyorsunuz. Sayın Öcalan da sağlık, güvenlik ve özgürlüğü sağlanmadığı taktirde rolünü oynayamayacağını, çekildiğini söylemişti. Son olarak Başbakan da İmralı’da hazırlanan protokollerin kendisi için bir anlamı olmadığını ortaya koydu. Ancak AKP yandaşı basın ve yazarlar çatışmaların sizin 17 Temmuz tarihli açıklamanızla ve Silvan’da 20 askerin ölümüyle gerçekleştiğine bağladı. Medyaya sızan Oslo görüşmelerini dikkate alarak alsında ne olduğunu anlatabilir misiniz?

AKP hükümeti Özgürlük Hareketi’nin gelişmesi, gerillanın etkinliğinin artmasıyla birlikte sıkıştı. AKP iktidara geldiğinde önünde sıcak bir Kürt sorunu yoktu. Devlet Kürt sorununu ortadan kaldırdığını, PKK’yi tasfiye ettiğini düşünüyordu. AKP de bu yaklaşımla iktidar olmuştu. Bu nedenle Kürt sorununu çözme programı olmadığı gibi Kürt Özgürlük Hareketi’ni ezme programı da yoktu. Esas olarak AKP hükümeti Kürt Özgürlük Hareketi’nin etkisizleştiğini düşündüğü ortamda ekonomik, sosyal, kültürel imkanları kullanarak bu sorunu tümden ortadan kaldırmayı hesaplıyordu. Buna karşı da hareketimiz durumun böyle olmadığını, Kürt sorununun çözülmesi gerektiğini, yoksa yeniden mücadelenin geliştirileceğini, ama sorunu siyasal yöntemlerle çözmek istediğini defalarca dile getirdi. Ama AKP hareketimizin bu yaklaşımlarını bir blöf, bir zayıflık, bir propaganda olarak görmüş olacak ki hiç ciddiye almadı, adım atmadı. Bunun sonucu 2004 1 Haziranından sonra gerilla eylemleri gelişti. İlk önce hükümet bunu kısa sürede etkisizleştireceğini, tasfiye edeceğini düşündü. Hatta bu konuda farklı yoları deneme girişimleri oldu. Ancak hem gerilla eylemleri hem halkın direnişi giderek daha da arttı. AKP çok sıkışmıştı. Diğer taraftan devlet içinde de AKP’nin gerilla eylemleri karşısında daha sert politika izlemesi isteniyordu. Ama AKP hükümetinin ne çözüm ne de yoğun saldırıyla tasfiye etme biçiminde bir hazırlığı olmadığı için Kürt Özgürlük Hareketi’nin ateşkes ilan etmesini sağlama çabaları içine girdi. Bu konuda doğrudan aracılar gönderdi. Bazı belediye başkanları üzerinden aracılar gönderdi. Eğer ateşkes olursa çözüm için adımlar atacaklarını söylediler. Yine aydınlar, sivil toplum örgütlerinden ateşkes yapılması çağrıları vardı. Bu aydınlar AKP’den de çözüm taleplerinde bulunuyorlardı. Yine KDP ve YNK ateşkes olursa hükümet bazı şeyler yapacak diyerek ateşkes istemlerinde bulunuyorlardı. Avrupa Birliğinden bu yönlü çağrılar yapılıyordu. ABD bile örtülü bir biçimde ateşkes ilan etmemizi istiyordu. Böyle birçok yönden bu yönlü çağrılar geldi.
Tek taraflı ateşkesin ilan edildiği bu süreçte hem Türkiye içinde bazı görüşmeler oldu, hem de Türkiye dışında bazı aracılar yoluyla hükümetle Özgürlük Hareketi arasında görüşmelerin yapılması önerileri vardı. Bunun sonucu 2006’da hem Türkiye içinde hem de dışında ilk görüşmeler başladı. 2006’da bu görüşmelerin olduğu süreçte AKP’nin herhangi bir adım atmayacağı anlaşıldı. Zaten Önder Apo da eğer AKP bir adım atmazsa bunu bir oyun sayarım diyerek bu ateşkese ve AKP’nin bu çağrılarına, bu isteklerine nasıl yaklaştığını ortaya koydu. Yine bu süreçte Önder Apo’ya yönelik zehirleme girişimi oldu. Bu girişim bize yansıdı ve bunun üzerine Önder Apo’nun saç telleri temin edilerek uluslar arası uzman laboratuarlara gönderildi. Zehirleme girişimi tespit edildi. Tabii bu zehirleme girişimi şöyleydi: Birden öldürmek değil de azar azar belirli bir dozajda zehir vererek zaman içinde vücudu tümden bitirecek, öldürecek bir yöntem izlenmişti. Bu nedenle bu girişim açığa çıkarılınca zehirleme ilerlemeden durdurulmuş oldu. Bazı çevreler böyle bir şey yoktu diyorlar. Öyle değil, kesinlikle doğruydu.
2007 süreci Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda yeni bir dönem başlatmıştır. Özellikle Mayıs ayındaki Erdoğan-Büyükanıt görüşmesiyle birlikte AKP Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutumunu netleştirmiştir. Artık idare eden bir yaklaşım yerine, tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi konusunda devletin derinlikleriyle mutabakata sağlamıştır. Kararını bu yönde kullanmıştır. Bunun sonucu da zaten 22 Temmuz seçimlerinde önü açılmış, AKP yeniden hükümet olmuştur. Hükümet olur olmaz daha önce içeride hal ettik mi ki dışarı gidelim diyen Başbakan, seçimden sonraki ilk Milli Güvenlik Kurulunda sınır ötesi harekat tezkeresi çıkarma kararı almıştır. AKP bu süreçte esas olarak ABD’den aldığı destekle Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi önüne koymuştur. Ancak Zap direnişi, halkın yürüttüğü serhıldanlar sonucu hükümetin bu politikası ters tepmiş ve daha da sıkışmasına yol açmıştır. Bu sıkışma sonucu 2008’den itibaren hem İmralı’yla yapılan görüşmelerde hem de hareketimizle yapılan görüşmelerde bir sıklaşma olmuştur.
Hareketimiz bu görüşmeler süresince AKP hükümetinin ciddi bir çözüm politikası olmadığını görmüştür. AKP hükümeti bunu pratiğiyle de ortaya koymuştur. Özellikle 29 Mart yerel seçimlerinden sonraki siyasi soykırım operasyonlarını başlatmayla bunu göstermiştir. Halbuki 29 Mart seçimlerinden önce 5 Aralık’ta hareketimiz yeniden tek taraflı bir ateşkes ilan etmiştir ve buna ordu da uymuştur. 29 Mart seçimleri öncesi çift taraflı bir ateşkes olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim bu süreçte çift taraflı ateşkes sonucu çatışmalar durup ölümler olmayınca AKP yandaşı basın, fetullahçı basın, bakın AKP hükümeti döneminde çatışmalar durdu, ölümler durdu diyerek, bunu bile 29 Mart seçimlerinde AKP’nin seçim kazanması konusuna malzeme olarak kullandılar.
AKP hükümeti, hareketimiz13 Nisan’da tek taraflı ateşkesi resmen uzatmasına ve çözüm doğrultusunda bir deklarasyon yayınlamasına rağmen 14 Nisan’da bu yaklaşımımıza siyasi soykırım operasyonlarını başlatarak karşılık vermiştir. Bu operasyonlarla birlikte daha o zaman ateşkes anlamsız hale gelmişti. Çatışmalar daha o zaman şiddetlenebilirdi. Ancak Önder Apo ve hareketimiz özellikle de 29 Mart seçimlerindeki siyasi ortamı değerlendirme açısından 13 Nisan’da aldığı ateşkes kararını sürdürmüştür. AKP hükümetinin provokatif bu uygulamalarına sabırla yaklaşmış; aydınları, yazarları, kamuoyunu ve devleti demokratik çözüm olabileceği, demokratik çözümün mümkün olduğu konusunda hazırlamak istemiştir. AKP herhangi bir adım atmamasına rağmen bu yaklaşımı sürdürmüştür. Açılım kod adlı tasfiye politikası da siyasi soykırım operasyonlarının olmasından sonra dile getirilmiştir. Bu açılım sözü telaffuz edildikten sonra hiçbir olumlu adım atılmamıştır. Aksine siyasi ve askeri saldırılar ve psikolojik savaş tırmandırılarak sürdürülmüştür. TRT 6 ve üniversitelerde Kürtçe bölümlerin açılması kararı da 29 Mart seçimleri öncesi Türk devletinin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttüğü savaşın psikolojik boyutunu güçlendirmek için alınmıştır. Kürt Halk Önderinin çözüm için hazırladığı Yol Haritası iki yol sonra verilmiştir. Yol Haritası’nda çözüm için çok makul bir yaklaşım gösterilmesine rağmen Yol Haritası’nın verilmemesi AKP hükümeti ve Türk devletinin bir çözüm politikası olmadığını kanıtlamıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi Yol Haritası’nın verilmemesini AKP’nin bir çözüm yaklaşımı olmadığı biçiminde değerlendirmiştir. Ama Önder Apo buna rağmen Barış Grubunu göndermiştir. Ama halkın Barış Grubunu güçlü biçimde karşılamasını bahane ederek Başbakan Erdoğan sil baştan yaparız değerlendirmesinde bulunmuştur. Aslında halkın coşkulu karşılamasına sevinileceğine, halkın çözüm geliyor, barış olacak yaklaşımını çözüm için değerlendireceklerine tersine bir yaklaşım göstermişlerdir. Çözüm yaklaşımları değil de tasfiye politikaları olduğu için halkın bu gücünü, bu uyanışını, bu yaklaşımını kendi tasfiye politikaları önünde engel olarak görmüşlerdir. Böyle bir halka kendi politikalarını kabul ettirmeyeceklerini anlamışlardır. Bu nedenle düşündükleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürecek politikaları kabul edecek bir toplum yaratmak için kendi politikası önünde engel gördüklerini tasfiyeye yönelmişlerdir. DTP’nin kapatılması, birçok belediye başkanlarının, yöneticilerin, Aralık ayında ikinci büyük siyasi soykırım dalgasında tutuklamaların nedeni budur. Kürt halkının örgütlü gücünü kırarak, mücadele gücünü kırarak, kendi politikalarını kabul ettirmek için bu operasyonlar yapılmıştır. 14 Nisan’da yapılan siyasi soykırım operasyonları da bu amaçla yapılmıştır.
Hareketimiz ısrarla demokratik çözüm için adım atmasını istemiş, AKP hiçbir adım atmayınca Önder Apo Mayıs 2010’da aradan çekildiğini açıklamıştır. Bu durum tabii ki gerilimi ve çatışmaları arttırmıştır. Bunun sonucu Başbakan önder Apo’ya heyet göndermiştir. Önderlik de referandum öncesi yeniden ateşkes ilan etmiştir. Referandum sonrasında yapılan bir görüşmede birçok söz de verilmiştir. Ama bu sözler yine yerine getirilmemiştir. Hareketimiz bahara kadar hiçbir adım atılmayınca 2011 Mart’ının başında bu durumu gözden geçireceğini, eğer AKP doğru yaklaşmazsa mücadelenin yükseltileceği biçiminde bir irade beyanı ortaya koymuştur. AKP hükümeti bu dönemde de hiçbir olumlu yaklaşım içinde olmamıştır. Çatışmaların 2011 Martıyla şiddetlenmesi gündemdeydi, ama yine Kürt Halk Önderi AKP’ye bir fırsat tanımak için hareketimize seçimleri bekleyin demiştir. Seçimlerden sonra da meclisin açık tutulmasını, mecliste alınan bir kararla kendisine rol verilmesini istemiştir. Bu süreçte Önder Apo protokoller hazırlamış, devlete vermiştir. Ama Başbakan Erdoğan’ın şimdi söylediği gibi bu protokollere sahiplenilmemiştir. Böylece İmralı’da yaşanan görüşmeleri ve hazırlanan protokolü hiçbir değeri ve sonucu olmayan görüşmeler olarak gördükleri anlaşılmıştır. Bu yaklaşım bile çatışmaların neden başladığını açıklamaktadır. Seçimden sonra hem hareketimiz hem de Önder Apo hükümete birkaç defa çağrı yapmıştır. Meclisin toplanıp Önder Apo’nun rol alması için karar almasını ve Başbakan’ın bir açıklama yaparak Kürt sorunun demokratik siyasal yollardan çözüleceğini söylemesini istemiştir. Ne protokoller onaylanmış ne meclis Önder Apo’nun rolünü oynaması için herhangi bir karar almış ne de Başbakan herhangi bir açıklama yapmıştır. Zaten seçimden sonra seçilen milletvekilleri zindanda tutulmuş, Hatip Dicle’nin de milletvekilliği düşürülmüştür. Bu yaklaşım başlı başına AKP’nin bir çözüm niyeti olmadığını göstermiştir. Çözüm niyeti olsaydı seçilen milletvekillerine böyle yaklaşır mıydı? Aksine daha yumuşak bir yaklaşım içinde olarak çözüm koşullarını daha da olgun hale getirirdi. Çatışmaları yaratan AKP’nin bu politikaları olmuştur.
14 Temmuz’daki gerillanın 20 askeri öldürmesiyse bir imha operasyonu sonucudur. Gerillaları imha etmeye gitmişlerdir. AKP hükümeti 12 Haziran’dan sonra siyasi irade kırma politikası izlediği gibi askeri operasyonlarla da gerillaya ağır darbeler vurmak istemiştir. Ama gerilla Amed’te Türk devletinin askeri darbe vurmasına fırsat vermemiştir.  Bu eylemden sonra AKP hükümeti yeni stratejiyle savaşacaklarını söylemiştir. 14 Temmuz günü DTK’nın Silvan eyleminden bağımsız olarak önceden aldığı bir kararla demokratik özerkliği ilan etmesi karşısında saldırganlığı daha da artmıştır. AKP esas olarak da demokratik özerkliğin ilanına karşı bu kadar sert tepki göstermiştir. Demokratik özerklik ilanıyla kendine göre düşündüğü Kürtleri siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemini yeni koşullarda sürdürecek anayasa oyunu bozulmuştur. Kuşkusuz Kürt halkı da Kürt sorununun çözüme kavuştuğu demokratik bir anayasa istemektedir. Ama AKP böyle bir anayasa düşünmediği için demokratik özerkliğin ilanıyla birlikte saldırılarını arttırmıştır. Yeniden siyasi soykırım saldırıları başlatmasının nedeni de birinci ve ikinci soykırım operasyonlarındaki amaçla aynıdır. Kürt Özgürlük Hareketi’ni zayıflatıp kendi düşündüğü siyasi projeleri engelsiz pratikleştirmek istemektedir.
Saldırıların arttırılması AKP’nin görüşmelere nasıl yaklaştığının açık ifadesidir. Hem Önder Apo’yla görüş, ama tecrit uygula, hem Kürt Özgürlük Hareketi’yle görüş, ama diğer taraftan da siyasi soykırım operasyonları yap! Bir taraftan görüşmeler yap, hareketimiz tek taraflı ateşkesler ilan etsin, ama operasyonları sürdür  3 burada, 5 şurada, 10 şurada gerillaları katlet! Bu kabul edilebilir mi? Şunu açık söyleyelim: gerillalardan bu duruma itiraz gelmiştir. Bu nasıl ateşkestir? Bu nasıl oluyor, biz ateşkes yapıyoruz sürekli sağda solda vuruluyoruz? Bu ateşkeslerin doğru olmadığı konusunda gerillalar haklı olarak itirazlarını dile getirmişlerdir. Kuşkusuz eylemlerin ve çatışmaların artması bununla bağlantılı değildir. Hem askeri hem de siyasi olarak çatışmaları ve gerilimi AKP’nin politikaları arttırmıştır. Aslında ortada iki taraflı iradeyle ortaya çıkan bir süreç yoktu. Hareketimizin makul yaklaşımları vardı. Önder Apo ve hareketimizin acaba böyle yaklaşırsak toplumu ve devleti bir çözüme hazırlayabilir miyiz, AKP’yi böyle bir çözüme yanaştırabilir miyiz diyerek sabırla yürüttüğü tek taraflı ateşkesleri vardı. Bu görüşmeleri tek taraflı ateşkes ortamında acaba demokratik bir çözüme evriltebilir miyiz yaklaşımı vardı. Yoksa iki taraflı bir süreç yoktu, iki taraflı bir niyet yoktu, iki taraflı bir çözüm iradesi yoktu. Hareketimizin tek taraflı çözüm iradesi ve tutumuyla toplumu ve devleti hazırlayarak AKP’yi çözüme çekme politikası vardı. Geçen dönemdeki yaşananları halkımızın da dostlarımızın da demokratik güçlerin de böyle bilmesi gerekiyor.
Mevcut süreçte AKP’nin hiçbir olumlu yaklaşımından söz edilebilir mi? Eğer biraz yumuşama vardıysa bu AKP’nin herhangi bir politikası ya da herhangi bir adım atmasından dolayı olmamıştır. Önder Apo’nun demokratik çözüm için ortam hazırlama ve adım attırma umuduyla tek taraflı bir yumuşama sağladığı bir dönem söz konusudur. Bu kesinlikle hareketimizin yaklaşımıyla ilgilidir. Yoksa AKP’nin bir çözüm niyeti olmuş, bazı olumlu adımlar atmış, bu nedenle ortam yumuşamış değildir. Özellikle de AKP’nin 29 Mart seçimlerinden sonraki tutumu bellidir. Önce de belirttiğim gibi çok önceleri biz AKP’nin politikalarına karşı tutum almamız gerekirdi. Ama duygusal ve tepkisel yaklaşmayarak, politik yaklaşarak, acaba böyle bir süreç geliştirebilir miyiz düşüncesiyle hareket edilmiştir.
Dikkat edilirse bu görüşmeler sürecinde yapılan açıklamalarda Önderliğimiz de hareketimiz de dikkatli olmuştur. AKP’yi zorlamadan, ama demokratik siyasal çözüme çekme yaklaşımı içinde olmuştur. Ama ne var ki AKP bütün bu yaklaşımlarımızı doğru değerlendirmemiştir. Aksine oyalama, zaman kazanarak hareketimizi tasfiye edip, bakın Kürt Özgürlük Hareketi’ni ben tasfiye ettim, bu isyanı ben bastırdım, o zaman devletin de asıl sahibi ben olmalıyım demek için böyle bir konum kazanmak için kendisine verilen fırsatı doğru değerlendirmemiştir.
Görüşmeler nasıl olmuş, kimle olmuş, nerede olmuş bu konuda hiçbir şey belirtmek istemiyoruz. Bu konuda yönetimimiz açıklama yaptı. Kesinlikle bu tür yansıtmaların bizimle hiçbir alakası yoktur. Bu konuda kesinlikle dikkatli, ilkeli ve sabırlı davrandık. Dolaylı bazı şeyler zaten gerektiğinde ima edilmiştir. Bu tür görüşmeler konusunda siyasi bir ahlak ve ilke içinde olduğumuzdan görüşmelerin bizim tarafımızdan yansıtılması söz konusu olamaz. Bu görüşmelerde büyük adımlar atıldı, bu görüşmelerden çözüm çıkacak, AKP’nin çözüm iradesi var olduğunu düşündüğümüz için ilkeli davranmadık. Genel anlamda ilkeli davrandık. Çünkü bugün AKP’nin yaklaşımları böyle olur yarın farklı yaklaşımlar ortaya çıkar. Bu açıdan bu tür görüşmelerde karşı tarafın niyeti ve yaklaşımı ne olursa olsun yansıtma biçiminde bir düşünce aklımıza bile gelmemiştir. Bu bakımdan PKK yansıtmıştır biçimindeki değerlendirmeler de kesinlikle doğru değildir. AKP yandaşı basın her fırsatta PKK aleyhinde propaganda yapmayı bir ahlak haline getirmiştir. PKK yapmıştır demelerini de böyle değerlendirmek gerekmektedir.

Türk ordusu 17 Ağustos’tan bu yana hava saldırıları ve karadan yürüttüğü operasyonlarla istediği sonucu alamadığı  gibi gerillanın büyük direnişiyle moral ve taktik olarak da büyük darbeler aldı. Şimdi böylesi bir durumda Medya Savunma Alanları’na bir kara harekatı yapabilir mi?  Olası bir sınır ötesi kara harekatı durumunda hazırlık düzeyi nasıl ve bu harekat ne tür sonuçlar doğurur? İran’ın da pozisyonu göz önüne alındığında, nasıl bir yönelim bekliyorsunuz?

Türk devleti tabii bütün imkanlarını kullanıyor. Şu anda kuzey Kürdistan’da her alanda büyük sayıda askeri güçlerle operasyonlarını sürdürmeye çalışıyor. Sınır ötesinde hava saldırıları yapıyor. Tabii bu hava saldırılarını tek başına yapmıyor, ABD ile birlikte yapıyorlar. ABD keşif yapıyor, Türk uçakları da bu bilgiler doğrultusunda saldırılarını gerçekleştiriyor. Bu birkaç aylık savaş için şunu söyleyebiliriz: gerilla iyi bir performans göstermektedir. Eksiklikleri vardır, daha etkili de olabilir, ama buna rağmen mevcut durumdaki performansı Türk devletini oldukça sıkıştırmıştır. AKP hükümetinin tepkisi ve öfkesi biraz da bunadır. Askerler de polisler de karakollardan çıkamıyorlar. Mevcut durumda askerin operasyon yapması, operasyonla sonuç alma kapasitesi çok fazla yoktur. Bunun için sürekli arazide hareket etme yerine karakollarda bekleyerek gerilla geldiğinde darbe vurmak istiyorlar. Yani şu anda Türk ordusunun arazi hakimiyeti temelinde gerillalara darbe vurma konumu zayıflamıştır. Bu nedenle büyük sayılarla ve her türlü teknikle donanarak araziye çıkıyorlar. Zaten Türk basınında sık sık askerler niye böyle tedbirsiz çıkıyor, dikkatsiz çıkıyor, kendini hedef ediyor diye eleştirmektedirler. Bunun da etkisi olabilir, ama esas olarak da gerillanın arazideki vuruş kapasitesinin giderek yükselmesiyle birlikte Türk ordusu ancak çok büyük güçlerle hareket ettiği zaman operasyon yapmaktadır. Artık geçmişteki gibi sayısı az olduğu zaman operasyona çıkamıyorlar. Öyle özel güçlerle nokta operasyonu yapma gücü de yoktur. Şimdi bunu deneyen birlikler gerillalar tarafından avlanmaktadır.
Kuzey Kürdistan’da zaten fırsat bulduklarında saldırıyorlar. Sınır üzerinde de sık sık operasyon yapmaya çalışıyorlar. Ancak ne kuzeyde ne de sınır üzerinde inisiyatifli ve etkili konumları vardır.  Polisler zaten şehirde karakollarda her an saldırı bekliyorlar. Öyle ki ne asker ne polis doğru dürüst uyku uyuyor. Hava saldırıları da artık günlük sürmektedir. Hava saldırılarının fazla etkili olmadığını zaten kendileri de biliyorlar. Belirli tedbirsizlikten dolayı birkaç yerde toplam 15 kadar kayıp yaşanmış olsa da hava saldırıları en fazla da doğaya zarar vermektedir. Bu kayıplar da bir şey olmaz diyerek en basit tedbirleri almamaları sonucu gerçekleşmiştir. Hava saldırılarıyla tam bir doğa katliamı yapılmaktadır. Yine Kandil’de sivilleri vurarak katletmişlerdir. Sivilleri bilerek vurmuşlardır. İran da zaten sürekli köylere top atışı yaparak güney Kürdistan halkını Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çıkarmaya çalışmaktadır. Karşı çıkaramıyorsa da gerillaların olduğu alanlardaki halkı tümden çıkartmayı hedefliyorlar. Sonuç itibarıyla hava saldırıları da sonuç alacak saldırılar değildir.
Kuzey Kürdistan’da asker ve polis çok sıkışınca, hava saldırılarıyla da sonuç alamayacaklarını anlayınca kara harekatını dillendirmişlerdir. İki aydan fazladır bu gündemleştiriliyor. Aslında havadan sınır ötesine sürekli saldırıyorlar. Medya Savunma Alanlarına karadan girmeleri ise çok zordur.  Daha doğrusu sonuçlarının ağır olacağını bildiklerinden cesaret edemiyorlar. Gerilla hazırdır. Gerilla geldiklerinde kesinlikle büyük savaş içine girecektir. Belirli alanlara girseler de çıkışları zor olacaktır. Gerillanın moral düzeyi hiçbir zaman olmadığı kadar yüksektir. Diğer taraftan her türlü savunma tedbiri de alınmıştır. Yani tam bir alan hakimiyeti temelinde gerilla savaşı sürdürülecektir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tabii ki Türk devletinin operasyon gücü yoktur demiyoruz, gelebilirler. Gerilla da bazı kayıplar yaşayabilir. Ama gerillanın yapılacak bir saldırıyı ve işgal harekatını çok etkili karşılayacağı kesindir. Eylem gücünün de savunma gücünün de tekniğinin de en yüksek olduğu alanda bu savaşı yürütecektir. Bu açıdan gerillanın kara operasyonu yapılacak biçiminde herhangi bir kaygısı yoktur, herhangi bir ürkekliği de tedirginliğe de yoktur. Aksine güçlerimiz savaşmak istemektedirler. Birçok gerilla Botan’a, Dersim’e, Amed’e gitmek istiyor. Güney’de, Medya Savunma Alanlarında savaş ortamı olmadığı için savaşın şiddetlendiği ortamlara gitmek istiyorlar. Bu açıdan gerilla böyle bir saldırı gerçekleştiğinde büyük bir moralle ve istekle çok iyi bir savaş performansı gösterecektir.
Bir kara operasyonu çok önemli siyasal sonuçlar da doğuracaktır. Bu kara operasyonu diğer kara operasyonlarından farklı sonuçlar doğuracaktır; boşa çıkarıldığında bu aslında Kürt Özgürlük Hareketi’nin zorla, askerle, polisle, teknikle tasfiye edilemeyeceğinin kanıtı olacaktır. Bunu herkes kabul edecektir. Türk devleti de zorla, şiddetle bu sorunun çözülemeyeceğini anlayacak, bu da Türkiye’de demokratik çözümün yolunu açacaktır. Bu açıdan biz tabii ki girsinler demeyiz, ama girmelerinin de Kürt sorununun demokratik çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından hayırlı sonuçlar doğuracağına inanmaktayız. Mevcut çözümsüzlükte inadı, zorla, şiddetle tasfiye etme yaklaşımları böyle bir kara operasyonuyla birlikte tümden boşa çıkarılacaktır.
Ancak AKP hükümeti ve fetullahçılar bu durumu anladıklarından şimdi kara operasyonunu dillendirmekten kaçınıyorlar. Tezkereyi uzattılar, ama yakın bir zamanda kara operasyonu ufukta görünmüyor. Daha doğrusu yapılıp yapılmaması konusunda büyük bir tereddüt içine girmişlerdir. Öyle ki böyle bir operasyonu ilk önce dillendiren ve hemen Kandil’e gidilmesini isteyen feutllahçılar çark etmişlerdir. Hatta şimdi böyle bir operasyonunun zorluklarını ve risklerini anlatarak önceki savaş naralarından geri adım atarak daha alttan konuşmaya başlamışlardır. Fetullahçıların psikolojik savaş organı olan aksiyon dergisinin yayın yönetmeni olan Bülent Korucu “bir kara harekatı yaparsak başımıza onlarca Silvan olayı gelebilir; bu nedenle bir kara operasyonuna gerek yoktur; ancak nokta operasyonları yapılabilir” diyerek bu mahfillerdeki konuşulanların ne olduğunu ortaya koymuştur. Şunu da belirtelim ki nokta operasyonu yapma sözleri de hiçbir pratik değeri olmayan propagandadan ibarettir. Türk devleti yapacağı herhangi bir nokta operasyonunda operasyon birliklerinin tümünü kaybedebilir. Söyledikleri nokta operasyonları izledikleri filmlerdeki gibi olmuyor.
Herhangi bir kara operasyonunda İran destek de verebilir. Destek vermez diyemeyiz.  Ancak şu anda İran’la PJAK arasında bir ateşkes vardır. Gerillalar İran saldırılarına karşı kahramanca direnmiştir. Savaş tarihinde az görülecek direnişlerden biri gösterilmiştir. Aslında İran ordusu sınırdaki çatışmalarda kırılmıştır. Her saldırıları duvara çarpar gibi gerillaya çarpıp düşmüştür. Bunu rahatlıkla böyle belirtmek gerekiyor. Sonradan aracılar üzeri yapılan görüşmelerle bir ateşkes ilan edilmiştir. Bir tepe İran’ın birçok alandaki askeri güç yığınağını geri çekmesi karşılığında bırakılmıştır. Öyle bazı İran siyasetçileri ve komutanlarının açıkladığı gibi gerillalara kayıp verdirmişler sözleri tamamen bir propagandadır, yalandır. Kendi toplumuna, kendi askeri güçlerine moral kazandırma olayıdır. Biz mevcut durumda İran’ın böyle bir operasyona katılmasını zayıf bir ihtimal olarak görüyoruz. Biz İran’ın yaşanan ateşkese bağlı kalacağını düşünüyoruz. Böyle bir saldırıdan İran’ın hiçbir kazancı olmaz. Hatta içinden çıkamayacağı bir bataklığa girebilir.
Şunu da belirtelim, Kürt Özgürlük Hareketi’nin hem İran’a hem de Türkiye’ye karşı savaşma kapasitesi vardır. Gerillanın İran’a karşı harekete geçtiği taktirde İran’a çok büyük darbeler vuracağı açıktır. Bugün Türk ordusu bu kadar tecrübesine rağmen ancak büyük güçlerle araziye çıkıyorsa, her araziye çıkışı da gerilla için bir fırsat oluyorsa gerilla İran’da daha da etkili olabilir. Bu bakımdan da iki güç birlikte gelmiş savaşa girmiş biçiminde bir kaygımız yoktur. Gerilla her türlü olasılığa karşı direnişe hazırdır. Halkımız dört parçada böyle bir saldırı karşısında bu direnişi destekleyecek konumdadır.
Türk devleti sonuç alacağına inansaydı şimdiye kadar çoktan kara operasyonu yapardı. Yapamıyorsa bu başarısızlığını gördüğündendir. Ne güneyliler, ne Irak engeldir ne de ABD engeldir. Böyle engeller yok. Ama yapacağı bir kara harekatın sonuçlarından kendisi ürkmektedir. Bunun da kamuoyu tarafından bilinmesi gerekmektedir. Zaten sonradan  Erdoğan uçaklarımızı gönderiyoruz, sınır ötesi harekat yapıyoruz, dedi. Doğru o da bir sınır ötesi harekattır, ama sonuç almayan bir sınır ötesi harekattır. Birçok uzman konuşuyor, mutlaka Kandil’e gidilmeli, şuraya gidilmeli, sonuç alınmalıdır diyor. En son MHP genel başkanı Devlet Bahçeli de Türk bayrağını Kandile dikmeliyiz, dedi. Herhalde kendisi de mehter takımının başında Kandile gider! Herkes bilmelidir ki böyle bir sonuç alacak kara operasyonunun olmayacağını da daha önceki operasyonlar ortaya koymuştur. Daha önceki kara operasyonlarında aylarca Medya Savunma Alanlarında kaldıkları zamanlar da olmuştur. Hatta bu operasyonların bir kısmını tek başına gerçekleştirmemiştir. O zaman başarılı olamamıştır. Şimdi tek başına yapacağı bir operasyonda başarılı olması mümkün değildir. Herhalde bu nedenle olacak ki İran’ı işin içine çekmek istemektedirler. Başbakan’ın Amerika’da konuşması bunu ifade etmektedir.
Bir daha belirtelim: Türk ordusunun kara operasyonu yapacak imkanları vardır, ama sonuç alması zordur. Aksine bir kara operasyonun bozgunla sonuçlanması ihtimali yüksektir. Erdoğan da zaten kara operasyondan söz etme yerine, sınır birliklerini güçlendireceğiz, sınır birliklerine 7-10 yıl kalacak tecrübeli askerler konulacaktır diyor. Şu andaki sınırı koruyan askerler tecrübesizdir diyerek sınırda tecrübeli askerlerden duvar örmekten söz ediyor. Sorun tecrübe ve tecrübesizlik sorunu da değildir. Askerler de savaşıyorlar. Uzun süredir uzman çavuşlar savaşıyorlar. Bunlar zaten sürekli asker olan insanlardır. Ama son çatışmalarda dikkat edilirse en fazla bunlar kayıp vermektedir.
Şöyle yapalım, şöyle girelim biçimindeki değerlendirmeler gerillayı düşünmeden, tek taraflı yapılan değerlendirmelerdir. Halbuki gerilla tarzı, karşısındaki güç ne olursa olsun, hangi tekniğe sahip olursa olsun zayıf anını bulup vurma taktiğidir. Bu yönüyle hiçbir askerin, hiçbir profesyonelin gerillanın ne inancına ne teknik ne de taktik kapasitesine ulaşması mümkündür. Nitekim Başbakan Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla karşısındaki yenilmişliğini, teknik alarak, profesyonel ordu kurarak gidereceğini düşünmekte, böylelikle aslında Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yaşadığı başarısızlığı örtmeye çalışmaktadır.
Gelinen aşamada esas olarak psikolojik savaşın bir parçası olarak kara operasyonunu dillendiriyorlar. Böylece operasyon yapabilecekleri ve bununla gerillayı tasfiye edebilecekleri algısını yaratmaya çalışıyorlar. Hatta daha ileri giderek Irak’ı ayarladık, İran’ı ayarladık, KDP ve YNK’yi ayarladık, ABD de destek veriyor, artık PKK’nin sonu geldi biçimindeki bir propagandanın malzemesi olarak kullanıyorlar. Gerilla karşısındaki zorlanmayı bir de bu yönlü yürütülen psikolojik savaşla örtmeye çalışıyorlar.

Geçtiğimiz günlerde Obama Erdoğan görüşmesi oldu. Bunu 2007 görüşmelerinin yenilenmesi olarak da değerlendirenler oldu. Yine İngiltere Genelkurmay Başkanı Türkiye’ye geldi. NATO’nun üst düzey komutanları da temaslarda bulundu. Daha önce de bu tür ziyaretler sonrası kapsamlı planlar devreye konurdu. Bu durumu nasıl okumak gerekir? Cephenizden bu görüşmeler nasıl algılandı?

Obama-Erdoğan görüşmesi kuşkusuz Bush-Erdoğan görüşmesindeki anlaşmaların, mutabakatların yenilenmesi anlamına gelmektedir. Ama bazı yönleriyle daha kapsamlıdır. Özellikle Ortadoğu’ya yönelik ortak bir saldırı içindedirler. Türkiye ABD’nin verdiği siyasi desteği kendine göre Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesinde nasıl kullanırım yaklaşımı içindedir. Bu çerçevede tabii ki NATO’yla da ilişkilerini sıkılaştırmıştır. NATO da belirli yönleriyle Türkiye’ye destek vermektedir. Bu çerçevede ROJ TV davası da sürdürülmektedir. Tüm bunlar Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kapsamlı bir salıdırı harekatının olduğunu göstermektedir. Türkiye’nin belki de hiçbir dönemde olmadığı kadar kapitalist modernist sistemin bölgedeki ajanlığı rolüne soyunmasının en temel nedeni de budur. Türk devleti hala ekonomik, sosyal, kültürel ve diplomasi imkanlarını tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesine harcamaktadır. Bu yönüyle Kürtleri tasfiye etme, yok etme, ortadan kaldırmayı amaç edinen bir özel savaş devletidir. Bu karakteri AKP hükümeti zamanında değişmemiştir. Değişen sadece bölgedeki koşullar ve iç koşullar nedeniyle iktidar blokları olmuştur. Eski iktidar bloklarıyla Türk devletinin ne içerde ne dışarıda etkili olması mümkündü. İçeride Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı en etkili güç olarak düşündükleri siyasal İslamcıları devreye koydular. Dışarıda da yine siyasal İslamcı bir iktidarla Ortadoğu’da etkinliğini arttırmak istemektedirler. Bu yönlü siyasi yeni bir yaklaşım benimsenmiştir, ama Kürtlere karşı politikada kesinlikle özde bir değişiklik yoktur. Değişiklikler yeni koşullara uygun, özellikle Kürt halkının mücadelesi karşısında meşruiyetini tazeleme, yenileme için yapılan kimi söylemler ve özü değiştirmeyen, hatta inkar ve imha sistemini örten kimi girişimlerdir.
AKP hükümeti her ne kadar ben Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edebilirim diyorsa da son on yıldır o iktidardadır. Özelikle de 2007’den bu yana saldırılarını hiçbir dönemde olmadığı kadar arttırmıştır. Ama bu saldırılardan sonuç almadığı gibi, Kürt Özgürlük Hareketi karşısında hem askeri, hem siyasi hem de ideolojik anlamda zayıflamış konumdadır. Bu nedenle bu kadar dış desteğe bel bağlamaktadır. Bu nedenle bu kadar psikolojik savaşa bel bağlamaktadır. İstediği kadar ABD’ye işbirlikçilik yaparak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme politikası izlesin, ama dünyayı, herkesi kendi inkar ve imha siyaseti doğrultusunda harekete geçirme gücü ve kapasitesi yoktur. Türk devleti istiyor ki bütün dünya kendilerine PKK’nin tasfiyesi için destek versin. Verilen destekleri yeterli görmüyor. Herkes benim gibi PKK’ye karşı savaşsın diyor. Komşularla sıfır sorun politikası nasıl ki gerçekçi değildi, doğru değildi, sonunda bütün komşularla çatışma içine girdiyse, bu beklenti de doğru değildir. Bu açıdan herkesi Kürtlerin üzerine sürerim sonuç alırım yaklaşımı gerçekçi değildir. Kuşkusuz dış destekle çözümsüzlükte ısrar etmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında bu dış destekle ayakta kalmaktadır. Eğer bu dış destek olmasaydı daha 1990’larda tümden çökebilirdi. Kürt halkına karşı mücadeleyi esas olarak dış destekle sürdürüyor. Dış destek olmasa bu mücadeleyi bir ay sürdürecek gücü yoktur. Kürt Özgürlük Hareketi karşısında, halkın mücadelesi karşısında kesinlikle kısa sürede çöker. Ama askeri destek alıyor, siyasi ve diplomatik destek alıyor, işlediği suçlara göz yumuluyor. Bu düzeyde de kendisine göz yumulduğu için bu saldırıları sürdürmektedir.
Eğer kullanabildikleri bir ülke olmasaydı binlerce siyasi tutuklunun olmasına bu kadar göz yummazlardı. Başka bir yerde olsa kıyamet koparılır, o devletin, ülkenin halka zulüm yaptığı söylenirdi. Ama bırakalım bunları dillendirmesi, eğer bu operasyonlar görmezlikten geliniyorsa bu Kürt halkına karşı yürütülen savaşın arkasındaki gücü göstermektedir. Ama ne kadar dış destek alırsa alsın kendi istediği düzeyde bir destek bulması mümkün değildir. Çünkü bütün dünyanın işini gücünü bırakıp Türk devleti gibi tümden Kürtleri yok edeyim yaklaşımı içinde olması düşünülemez. Çıkarları doğrultusunda hareket ediyorlar, çıkarları ne kadar destek gerektiriyorsa o kadar veriyorlar. Daha fazla destek vermeleri demek, bizzat kendilerinin savaş içine girmesi demektir. ABD savaşın içine girecek, Avrupa girecek, İran girecek, ırak girecek, Güneyliler girecek PKK’yi tasfiye edecekler! Bu tür şeyler ancak masa başında olur. Tabii ki dış destek alarak mevcut inkar ve imha sistemini sürdürüyor, çözümsüzlüğünü sürdürüyor. Kürt halkının bu haklı mücadelesi karşısında bu çözümsüzlük ve tasfiye politikasını sürdürmede ısrar ediyor. Kürt sorununda çözümsüzlüğün yaşanmasının önemli bir nedeni de dış destektir. Dış destek olmasaydı şimdiye kadar Kürt sorunu çoktan çözülmüştü. Zaten dış güçler de Kürt sorununun çözümünü istemiyorlar. Türkiye’nin sürekli bu sorunla uğraşmasını, bu sorunla uğraşarak kendilerine daha fazla bağlanmasını, kendilerine bağlayarak da bölgedeki politikalarında kullanmak istiyorlar. Şu anda yaşanılan ve Türkiye’ye yaşatılan budur.

Türk Başbakan Erdoğan “bizden iyi niyet beklemesinler” ve “terörle mücadele, siyasetle müzakere” diye açıklamalar yaptı. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türk Başbakan’ın bizden iyi niyet beklemesinler sözü tam bir demagojidir. Türk devletinin Kürt halkına, Özgürlük Hareketi’ne karşı bir iyi niyet beslediğini hiç görmedik. Aksine sürekli kötü niyetli olmuşlardır. Kürt Özgürlük Hareketi makul, iyi niyetli yaklaşım göstermesine rağmen buna bile bırakalım iyi niyetli yaklaşmayı, bunu da fırsatçı temelde Kürt Özgürlük Hareketi’ni oyalayarak, zamana yayarak tasfiye etme doğrultusunda değerlendirmek istemişlerdir. Faaliyetleri açık ve gözetim altında olan belediye başkanları, ilçe yöneticileri niye tutuklanıyorlar? AKP’nin bir tasfiye politikası var. Bu kabul edilmediği için tutukluyorlar. Kürt Özgürlük Hareketi’ni güçsüzleştirerek kendi politikasını dayatmak istiyor. Bu çerçevede 3000 siyasetçinin tutuklanması mı iyi niyettir? Seçilmişlerin tutuklamasının neresi iyi niyettir? Onlar herhangi bir illegal faaliyet yürüttüğü için değil, sözlerinden ve tutumlarından dolayı, AKP’nin politikalarına karşı tutum gösterdikleri için, AKP’nin politikalarına boyun eğmedikleri için tutuklanmaktadırlar. Ya benden olursun ya da karşıdan olursun, AKP’nin politikası budur. Ya benim politikama uyarsın ya da seni terörist suçlamasıyla zindana atarım demektedirler. Bush’un ya bizdensiniz ya da karşıdansınız deyip kendisine destek olmayan herkese savaş ilan etmesi gibi bir politika izlemektedirler. Bunun neresi iyi niyetlidir. İyi niyet binlerce siyasetçiyi tutuklamaksa, iyi niyet ateşkeslere rağmen operasyonlar yaparak 3 şurada, 5 şurada, 10 şurada gerilla öldürmekse, iyi niyet tek taraflı ateşkeslere rağmen, demokratik çözüm ve barışa rağmen hiçbir adım atmamaksa, iyi niyet fırsatını bulduğunda çakal gibi yüklenmekse, kötü niyet nasıl oluyor? Bu açıdan Kürt halkı, Kürt Özgürlük Hareketi ne AKP’den ne de devletten herhangi bir iyi niyet görmüştür. Aksine Kürt Özgürlük Hareketi’nin iyi niyetli yaklaşımları hep kötüye kullanılmıştır, fırsatçı yaklaşılmıştır. Bunun dışında farklı bir gerçekten söz etmek mümkün değildir.
Terörle mücadele, siyasetle müzakere de tam bir demagojik söylemdir. Aslında AKP hükümetinin müzakere diye bir zihniyeti yoktur. Türk devleti hala bu zihniyete gelmiş değildir. Kendi düşündüklerini dayatma politikası izlemektedirler. Aslında müzakere kavramını belki kullanmazdı ama PKK ile görüşmeler kamuoyunda tartışıldı, birçok çevre bakın görüşme iyidir, müzakere iyidir, müzakereyle bu sorunu çözmek lazım, doğru olan budur biçiminde yaygın bir kamuoyu oluştu. Terörle mücadele, siyasetle müzakere ederiz diyerek bu çevrelerin desteğini almaya çalışıyor. Bu yönlü yaklaşımları bulunan çevrelerin de desteğini alarak Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırılarını daha da meşrulaştırmak istiyor. Bu, saldırılarına destek almak için söylenmiş bir sözdür.
Terörle mücadelede yaptığı en fazla da binlerce siyasetçiyi tutuklamaktır, her gün bir belediye başkanı ya da bir siyasetçi tutuklanıyor. En son tutuklamaları daha da meşrulaştırmak için vakıftan para alıyorlar, bu paraları PKK’ye gönderiyorlar yalanını ortaya attılar. Bununla tutuklamaları daha da arttıracakları anlaşılıyor. Sivil demokratik siyasetçileri tutuklayarak, sivil toplum örgütü üyelerini tutuklayarak, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde ısrarlı olan yurtseverleri tutuklayarak suyu kurutup balığı öldürme politikası izlemektedir. Bu nedenle bu kadar tutuklama yapmaktadır. Terörle mücadele dediği bunlardır. Son zamanlarda bunu zaten dile getirmişlerdir. Terörle mücadelede daha sert davranılacak, acımasız davranılacak, teröre destek olanlara müsaade edilmeyecek denilmiştir. Bu siyasetle müzakere midir, siyasetle savaş mıdır? Terörle mücadele dediği aslında demokratik siyasetle savaştır.
Terörle mücadele dediği şeylerden biri de Önder Apo üzerinde uyguladığı şantaj ve tehdit politikasıdır. Bilindiği gibi Kürt halkı siyaseti devreye koyarak bu sorunu çözmek istedi. Düşünce gücüyle bu sorunu çözmek istedi. Ama gösterilen yaklaşım ortadadır. Siyasete saldıran, siyaseti anlamsızlaştıran bu politikalardır. Bu politikaları uygulayanların siyasetle müzakere yapacağız demesinin hiçbir anlamı yoktur. Kürt demokratik hareketi birkaç seçimdir hep AKP karşısında başarılı oldu. Ne var ki bunun karşısında demokratik bir tavır takınmak yerine BDP’yi geriletmek için her türlü yol ve yöntem denenmektedir. Bu yolla BDP’yi zayıflatıp Kürdistan’daki oylarını arttırarak, bakın Kürtleri temsil etmiyorlar deyip inkar ve imha politikalarında ısrar etmek istiyor. Kürtlerin özerklik talebi de anadilde eğitim talebi de, çok dillilik talebi de yoktur. Bunlar terör örgütünün talepleridir diyerek Kürt halkı üzerindeki inkar ve imha siyasetini sürdürmek istemektedir. Böyle bir siyasi yaklaşım içinde olanın siyasetle müzakere anlayışı olabilir mi? Dolayısıyla bu sözler demagojiden öte bir anlam ifade etmiyor.
Yaptığı uygulamalar arkasından söylediği bu sözlerle demokratik siyasetçilere şu mesaj veriliyor: Biz bu kadar siyasetçiyi zindana atıyoruz, buna çıkmazsanız, Kürt Halk Önderine tecrit ve şantaj uyguluyoruz, buna karşı çıkmazsanız, belediyeleri şöyle sıkıştırıyorum, onların çalışma alanlarını daraltıyorum buna sesiz kalırsanız, psikolojik savaşla karalama kampanyası yapıyorum, tüm bu politikalarla sizin altınızı oyuyorum, sizi giderek marjinalleştireceğim, eğer bunlara ses çıkarmazsanız sizinle müzakere olur, diyorlar. Daha doğrusu size bir merhaba derim, konuşurum, bu kadar bir lütuf yaparım diyorlar.  İşte iyilik dediği, iyi niyet dediği, müzakere dediği budur. Böyle bir şey olabilir mi? Böyle bir müzakere olabilir mi? Buna kim müzakere der? BDP ve demokratik siyaseti tüketeceksin, çoğunu zindana atacaksın, ondan sonra da gel birkaç kişiyle konuşalım diyeceksin! Bunu da bir görüşme ve müzakere diye yutturacaksın! Bu açıktan açığa Kürtlerin gözünün içine bakarak hakaret etmektir, aşağılamaktır.
Terörle mücadele, siyasetle müzakere derken bir amacı da Kürt Özgürlük Hareketi’yle BDP’yi karşı karşıya getirmektir. Belki BDP içinde bazı zayıflıklar varsa onları kışkırtmaya çalışıyor. Bakın işte terörle mücadele ediyorum, ona ses çıkarmazsanız, onu normal görürseniz ben de sizi muhatap alırım, dikkate alırım, size hoş yaklaşırım, iyi yaklaşırım diyerek zayıf kişilere seslenmektedir. Yoksa Erdoğan’ın bu söylemini BDP’liler de demokratik siyasetçiler de ciddiye almaz. Zaten Selahattin Demirtaş ilk günde Kürtler arası bölünme yaratarak hiçbir yere varılamaz diyerek daha baştan tutumunu koymuştur. Kürtler o kadar politik toplumdur ki bu tür demagojik sözleri, basit sözleri bir çocuk kandırır gibi söylenecek sözleri kimse ciddiye almaz.
Bakın ben terörle mücadele ediyorum, ama siyasetle müzakere yaparım diyerek bazı Kürtleri heveslendirme, yine bazı kendine liberal demokrat diyen kesimleri umutlandırmak istiyor. Müzakere yaklaşımı da olabiliyor biçiminde bir algı yaratarak Kürt hareketi ve demokrasi güçleri içinde parçalanma yaratmaya çalışıyor. Zaten Türk devletinin Kürtlere karşı yürüttüğü politikanın esası budur. Kürtler arası birlik olmasın, Kürtlerle demokrasi güçleri birlik olmasın, Kürtleri parçalayayım, demokrasi güçlerini parçalayayım böylelikle hem Kürtler üzerinde hem de demokrasi güçleri üzerinde istediğim egemenliği, hegemonyayı kurayım yaklaşımı içindedir. Bu açıdan AKP’nin bu yaklaşımlarını doğal görmek lazım. Zaten son zamanlarda en fazla da acaba Kürtler içinde bölünme, parçalanma yaratabilir miyim konusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Nitekim Kemal Burkay’ı çağırmaları, başkalarını çağırmaları tamamen Kürt halkına karşı, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bazı Kürtleri kullanmak amaçlıydı. Kemal Burkay siyasetle bile uğraşmıyordu. Örgütünü bile bırakmıştı. Dostlar bizi pazarda görsün misali arada sırada bazı yerlerde düşünce belirtiyordu. Şimdi getiriyorlar televizyon televizyon, gazete gazete dolaştırıyorlar. Yine Kürt aydını olarak pazarladıkları bazılarını Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı çıkarmaya çalışıyorlar. Bunlar eliyle toplumun da kafasını karıştırmaya çalışıyorlar. Bunlar aslında AKP’nin müzakereyle sorunu çözmek istediğini söyleyip AKP’nin tasfiye politikalarına karşı halkın mücadelesini engellemeye çalışanlardır. Böylece demokratik güçlerin, demokrasi güçlerinin, halkın, toplumun inkar ve imha siyasetine karşı mücadelesini engelliyorlar. Böylelikle de Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu mücadelesizlik ortamında tasfiye edebileceğini düşünüyorlar. Özcesi Başbakan’ın söyledikleri Kürt toplumunu, Kürt halkını AKP hükümetine karşı, devlete karşı mücadelesiz bırakmak için kullanılan sözlerdir. Toplumu, halkı mücadelesiz bırakarak kendi inkar ve imha siyasetini, siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikalarını önlerine engel çıkarmadan sürdürmek amaçlı söylenen sözlerdir.

Hareketinizin aralarında öğretmenler ve işçilerin de olduğu alıkoyma eylemlerindeki esas amaç nedir?

Kuşkusuz öğretmenler ve işçilerin alıkonulması onlara yönelik herhangi bir fiziki yönelimle ilgili değildir. Onların bizzat kendisi hedef değildir. Onların yaptığı işle ilgili alıkoymalar vardır. Çünkü sömürgeci ve kültürel soykırımcı devletin işlerinde çalışmaktadırlar. Eylül ayı okulların açıldığı aydır. Çeşitli sivil toplum örgütleri de zaten okulları boykot kararı almıştı. Kürt Özgürlük Hareketi ve gerilla da bu inkarcı, asimilasyoncu, kültürel soykırımcı eğitim sistemine karşı olduğunu ortaya koymak için öğretmenleri alıkoymuştur. Böylelikle halkın ve kamuoyunun dikkati kültürel soykırımcı sisteme çekilmek istenmiştir. Diğer taraftan da Türk devletine, bu asimilasyoncu, kültürel soykırımcı sistemin kabul edilemeyeceğini, bunun kabul edilmesinin mümkün olmadığını, bu eğitim sisteminin meşru olmadığı bir daha hatırlatılmıştır. Yoksa hareketimizin öğretmenlerle herhangi bir alıp veremediği yoktur. Ama sömürgeci, kültürel soykırımcı sistemin parçasıdırlar. Bu yönüyle öğretmenlere de bir uyarı vardır. Türkiye’den kalkıp Kürdistan’a gelip asimilasyonun parçası olma kabul edilemez. Kuşkusuz öğretmenlerin içinde Kürtler de vardır. Biz bütün öğretmenlerin bu asimilasyon sistemini görmesi ve karşı çıkması gerektiğini düşünüyoruz. Anadille eğitim yapamamanın çocuklar ve toplum üzerindeki olumsuz etkisini, asimile edilirse onun kişiliği üzerinde nasıl etkide bulunduğu bilinmektedir. Bu yönüyle de tabii ki öğretmenlerin asimilasyon politikalarına, kültürel soykırım politikalarına daha fazla seslerini yükseltmeleri gerekmektedir. Kuşkusuz Eğitim-Sen’in bu konuda çabaları vardır. Eskiden tüzüğünde anadilde eğitim vardı, ama devlet şantaj ve tehdit yapınca kaldırdılar. Biz tüzükteki anadilde eğitim maddesinin kaldırılmasına daha baştan karşı çıktık. Ama o koşullarda baskıyı kaldıramadılar.
Bir daha bu vesileyle belirtelim ki anadilde eğitim ve çok dillilik Kürt halkının en temel hakkıdır. Bazı hakların tartışması bile yapılamaz. Anadilde eğitim olsun mu olmasın mı, Tartışılacak konu mudur? Çok dilli yaşam olsun mu olmasın mı, tartışılacak bir konu mudur? Tabii ki Kürt halkı yaşamının her alanında Kürtçe konuşacaktır; eğitimini de Kürtçe görecektir. Duruma böyle bakmak gerekmektedir. Bu açıdan bu öğretmenlerin alıkonulması tamamen Eylül ayında okulların açıldığı dönemde asimilasyoncu, kültürel soykırımcı sisteme karşı toplumun ve eğitim camiasının, dikkatlerini çekmek amaçlıydı.
İşçilerin alıkonulmasını da aynı çerçevede ele almak gerekiyor. Dikkat edilirse bu işçilerin çoğunluğu barajlarda çalışan işçilerdir. Barajlar da kültürel soykırımın en temel parçasıdır. Barajlarla sadece doğa yok edilmiyor, barajlarla bir halkın tarihi, kültürü, hafızası, inançları yok ediliyor. Dersim’deki barajlarda olduğu gibi Kürt halkının bütün bellekleri, bütün bilinçleri, bütün inanç mabetleri, inandıkları değerlerin hepsi su altında bırakılıyor. Bu bir kültürel soykırımdır. Fiziki soykırımdan daha tehlikeli bir soykırımdır. Hasan Keyf’te de öyledir. Diğer alanlarda da barajlar tamamen kültürel soykırıma hizmet etmektedir. Bir taraftan da Kürdistan’ı insansızlaştırmayı hedefliyorlar. Zaten 1990’lı yıllarda milyonlarca Kürt zorla Kürdistan’dan göçertildi. Kürdistan insansızlaştırılmak istendi. Şimdi barajlarla bu tamamlanmak isteniyor.
Utanmadan şimdi de bir teori üretiyorlar, Kürtlerin çoğu metropollerdeymiş!  Ama bunu siz yaptınız, devlet yaptı!. Kürdistan’ı insansızlaştırmak için, Kürdistan’daki özgürlük mücadelesini bastırmak için özellikle dağlık alanlara yakın bütün köyler boşaltıldı. Kürdistan coğrafyasının çoğu da dağlık olduğundan dolayı neredeyse köysüz bir coğrafya yaratmak istediler. Yaptıkları marifetmiş gibi şimdi bakın Kürtlerin yarısı metropollerde yaşıyor diyorlar. Özerkli isteyince onların durumu ne olacak, Federasyon olunca onların durumu ne olacak, diyerek adeta Kürtlerle alay ediyorlar. Bu kadar ikiyüzlüce ve pişkince bir yaklaşım olur mu? Çingene’nin yiğitliğini anlatırken hırsızlığını ele vermesi gibi kendi suçlarını ortaya dökmektedirler. Köy yakmalarla, faili meçhul cinayetlerle yapılmak istenen şimdi barajlarla sürdürülüyor. Sadece Kürdistan’ı insansızlaştırmıyorlar, kültürel değerleri de yok ediyorlar.
Barajların yapıldığı yerler akarsu kenarlarıdır. Akarsu kenarlarına tarih boyunca hep köyler, kasabalar, şehirler kurulmuştur. Tarih ve kültür bu su kenarlarında yaşamıştır. Şimdi bütün buralar baraj altında bırakılarak Kürt halkının tarihsel, kültürel bütün değerleri yok edilmek isteniyor. Kültürel değerlerinin çoğunluğunun Zeugma mozaikleri gibi alınıp herhangi bir müzeye konması da mümkün değildir. Kaldı ki bu tür taşımalar da bir kültürel soykırımdır. Zeugma nerede güzeldir? Kendi bulunduğu toprakta güzeldir. Her çiçek kendi toprağında güzeldir misali, her tarihi eser de kendi bulunduğu yerde değerlidir. Adıyaman’ın heykellerini müzeye götüreceklermiş! Böyle bir şey olabilir mi? Bunların hepsi kültürel soykırım politikalarının parçasıdır. Adıyaman’daki kültürel heykellerin müzeye götürülmesi de bunun bir parçasıdır. Bunu herkesin böyle bilmesi gerekmektedir. Bu tür şeylere karşı çıkılmalıdır. Bugün dünyada yerlerinden sökülmüş, götürülmüş bütün tarihi eserler tekrar eski mekanlarına getirilmektedir. Çünkü her tarihi eserin kendi bulunduğu yerde değerli olduğu düşüncesi Birleşmiş Milletler tarafından da kabul edilmiştir. Nitekim Türkiye bile birçok tarihi eseri geri getirme çalışması yürütmektedir.
Alıkonulan işçiler barajlarda ya da karakollarda çalışmaktadır. Kültürel soykırımın işlerinde çalışmak suçtur. Biz tabii ki barajlarda çalışan işlerin bir daha çalışmamasını istiyoruz. Serbest bırakıldılar, ama bir daha gelmemelidirler. Çalıştıkları yere bir daha gelirlerse o zaman uzun süreli alıkoymalar gündeme gelebilir. Herkes bilmelidir ki kültürel soykırım araçları olan barajlar gerillanın hedefindedir. Baraj yapılması kesinlikle savaşın bir parçasıdır, kültürel soykırımın bir paçasıdır. Kültürel soykırım da bir suçtur. Öyle barajdır, kalkınmaya hizmet ediyormuş sözleri kesinlikle doğru değildir. Kürdistan’daki hiçbir baraj kalkınmaya hizmet etmemektedir. Çünkü Kürdistan’daki mevcut barajlar bile Kürdistan’daki enerji ihtiyacının on katını karşılar. Bütün barajlar Kürdistan’dadır. Fırat barajıdır, Karakaya barajıdır, Atatürk barajıdır, Birecik barajıdır, bunların hepsi Kürdistan’dadır. Ama buralarda üretilen enerjinin %90’ı Türkiye’ye gitmektedir. Dolayısıyla Kürt halkının baraj yapımlarına karşı çıkması gerekiyor. Karadeniz’de küçük derelerin önünde küçük barajlar kurulmasına bile halk karşı çıkmaktadır. O karşı çıkışlar meşrudur. Onlar meşru ise bizlerin, Kürt halkının bu barajlara karşı çıkması yüz kere meşrudur. Çünkü daha büyük barajlarla bütün tarihi kültürel değerlerimizi ve doğamızı yok ediyorlar. Sadece bir köyü ve şehri ilgilendirmiyor, bir bütün olarak Kürdistan’ı ilgilendiriyor bu barajlar. Kürdistan’daki ekolojik dengeyi bozuyor, demografik dengeyi bozuyor.
Biz barajlara, karakollara, devletin savaşına ve kültürel soykırımına hizmet eden bütün inşaatlara ve yapılara karşıyız. Bu açıdan işçilerin buralarda çalışmaması gerekiyor. Buralarda çalışmak bir suçtur, savaşın bir parçası olmaktır, bir asker gibi olmaktır. Bu açıdan bu işçilerin alıkonulmasıyla bu işçilere ve baraj yapımcılarına mesaj verilmiştir. Bunların bütün müttehitler tarafından da işçiler tarafından da dikkate alınması gerekiyor. Sadece işçiler değil müttehitlere de mesaj verilmektedir. Gerillanın bu girişimlerini kalkınmaya karşı çıkıyorlar, eğitime karşı çıkıyorlar biçiminde yansıtmak kesinlikle gerçekleri çarpıtmaktır. Siyasi sömürgeciliği ve kültürel soykırımı meşru görmektir. Kürdistan’da siyasi sömürgecilik ve kültürel soykırım meşru değildir. siyasal sömürgeciliği, kültürel sömürgeciliği, hatta ekonomik sömürgeciliği gerçekleştirmeye yönelik bütün işletmeler, bütün inşaatlar, bütün yapılar tabii ki Kürt gerillanın hedefinde olur. Başka ülkelerdeki siyasi sömürgeciliğe ve kültürel soykırımcılığa karşı yürütülen mücadelelerde, işgallere karşı yürütülen mücadelelerde çok sert uygulamalar vardır. Bu tür sömürgeciliğin parçası olan güçler çok şiddetle cezalandırmaktadırlar. Ama hareketimiz bu tür konularda şimdiye kadar çok dikkatli davranmıştır. Çünkü Türkiye’de kültürel soykırım o kadar meşrulaştırılmıştır ki Türkiye’de birçok kişi bu yaptığı suçları normal görüyor. Bilerek yapmıyor. Öğretmen olmayı da inşatlarda çalışmayı da karakol yapmayı da asker olmayı da polis olmayı da vatanım için yapıyorum diyor. Bu nedenle Kürdistan’a geliyor çalışıyor ya da savaşıyor. Bu açıdan tabii ki özellikle de asker ve polis dışındaki sömürgeci kurumlara yönelme konusunda dikkatli davranıyoruz. Eğer dikkatli davranmazsak çok farklı sonuçlar ortaya çıkabilir. Başka yerlerdeki direnişçiler sömürgeci güçlerin, işgalcilerin ekonomik, sosyal, kültürel politikalarına onların kurumlarına nasıl yaklaştığı bilinirse hareketimizin bu konuda çok dikkatli davrandığını herkes takdir eder.
Sömürgeciliğin karakol, baraj ya da başka ekonomik, askeri faaliyetlerine hizmet eden yerlerde çalışmak suçtur. Özellikle barajlarda işçilerin çalışmasını kabul etmiyoruz, karakollarda çalışmasını kabul etmiyoruz. Eğer müttehitler ve işçiler bu durumu dikkate almazlarsa belirli zamanlarda yaşamları bile tehlikeye girebilir. Çünkü bu tür yerlerin çoğu polis ve asker tarafından korunmaktadır. Bu da oralara yönelik baskınlarda çatışmaların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla bu tür işletmelerde, inşaatlarda işçilerin çalışmamasını istemiyoruz. Sadece Kürt işçiler çalıştırılmıyor, Türkiye’den de işçiler getirilmektedir. Umarız bundan sonra hem müttehitler bu tür işleri almazlar hem de işçiler bu tür iş yapan müttehitlerin şirketlerinde çalışmazlar.

 

Cemil Bayık ile yapılan röportajın – 2. bölümü

Cemil Bayık ile yapılan röportajın – 2. bölümü

Şu açıktır ki, istedikleri kadar uğraşsınlar Kürtler tarafından, Kürt toplumu tarafından kabul edilmeyen, meşruiyeti olmayan hiçbir anayasanın değeri yoktur.

Çatışmaların şiddetlenmesi ile birlikte sivil kayıplar da arttı. Özellikle şehir eylemleri sırasında polisin bilinçli olarak sivilleri hedef aldığı iddia ediliyor. Neler oluyor?

HPG, çatışmaların başlamasıyla birlikte halka baskı yapan polislere yöneleceğini daha önce açıklamıştı. Bu açıdan bu dönemde çatışmalar hem kırda hem de şehirde yaşandı. Çatışmaların şehirlerde yoğunlaşması AKP politikalarıyla yakından bağlantılıdır. Çünkü özellikle de son 5-6 yılda şehirlerde gelişen serhıldanlara karşı polis acımasız davranmıştır. Kadın, çocuk, genç, yaşlı demeden katletmiştir. Polisin copuyla, dipçiğiyle, tekmesiyle, panzeriyle, her türlü saldırısıyla gerçekleştirdiği zulüm, fiziki işkence de katletmeler kadar ağırdır. Türk polisinin serhıldanlarda izlediği bastırma yöntemleri bir bir göz önüne getirildiğinde Türk polisinin Kürdistan’da görülmedik bir vahşeti Kürt halkına uyguladığı görülecektir.
Türk devletinin şehirlerde sivilleri öldürmesi yeni değildir. Doğrudur son dönemlerde sivillerin öldürülmesindeki amaçları biraz daha farklıdır. Ama Türk devleti AKP hükümeti döneminde de yüzlerce sivili katletmiştir. Bunların birçoğu da çocuktur. Bunlar insan hakları derneklerinin raporlarında, arşivlerinde bulunmaktadır. Bunların gizlenecek, saklanacak hiçbir yanı da yoktur. Kadınlara, çocuklara nasıl zulüm yaptığı, işkence yaptığı, çocukların kolunu kırdığı, insanların suratlarının, kafalarının, vücutlarının işkenceyle nasıl parçalandığı, gençlere acımasızca onlarca, yüzlerce polisin nasıl işkence yaptığı hala hatırlardadır. Bu açıdan sivil halka yönelik işkencelerin ya da katliamların, öldürmelerin yeni olduğunu düşünmemek gerekir.
2006’daki Amed serhıldanında Başbakan’ın “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” sözlerini polis talimat olarak almış, hemen birkaç gün içinde bir kısmı çocuk 20’ye yakın Kürt insanı katledilmiştir. Orada 3 yaşında, 9 yaşında, 12 yaşında çocukların nasıl polis kurşunuyla vurulduğu bilinmektedir. Bu da Başbakan’ın emriyle yapılmıştır. Dünyada herhangi bir Başbakan, devlet başkanı ya da bakan “kadın da olsa çocuk da olsa gereğini yaparız” demiş midir? Kesinlikle dememiştir.  Kuşkusuz başka yerlerde kadın da öldürmüşlerdir çocuk da öldürmüşlerdir, ama tepki çekmemek için kadın ve çocuk da olsa gereğini yaparız deyip kadın ve çocuklar öldürülmemiştir. Bu, dünyada bir ilktir. Ama buna rağmen Türk Başbakan’ı gerillanın gerçekten üzüntü verici, yanlışlıkla öldürdüğü dört kadından sonra ciğerim yanmıştır diyebilmiştir.
Başbakan’ın ciğeri yanması tamamen bir demagojidir, yalandır. Kadın da olsa çocuk da olsa öldürürüz diyen birisinin ciğeri yanar mı? Ciğeri yanıyorsa bir buçuk yaşındaki Mehmet Uytun polis tarafından öldürüldüğünde, Ceylan Önkol öldürüldüğünde, Uğur Kaymaz öldürüldüğünde, Amed’te Koşuyolunda çocuklar öldürüldüğünde, Yahya Menekşe polis panzeri tarafından ezildiğinde, Hakkari’de bir çocuk öldürülerek dereye atıldığında, gazlarla yaşlılar öldürüldüğünde, yaşlı kadın öldürüldüğünde, en son uçağın vurmasıyla biri bebek, dördü çocuk, biri hamile kadın yedi Kürt insanı öldürüldüğünde ciğeri yanardı. Bunlar öldüğünde niye ciğer yanmamış? Sınır boylarında onlarca insan kaçakçı diye katledilirken, buralarda analar ağlarken bu Başbakan’ın niye ciğeri yanmamış? Bu söylediklerimiz ilk akla gelenlerdir. Öldürmeler bunun kat kat fazlasıdır. Bu açıdan Başbakan’ın söylemi tamamen bir demagojidir. Nasıl ki 12 Eylül’de idam edilenler için sahte gözyaşları dökmüşse, Bülent Arınç gerektiğinde hemen gözyaşlarını dökmüşse Başbakan’ın ciğerim yanıyor demesi de bunların bir versiyonudur. Başbakan da yardımcısı Bülent Arınç da politika için her türlü aracı, insani değerleri en kötü biçimde kullanmaktadırlar. AKP hükümeti döneminde her türlü değer siyaset aracı haline getirilmiştir. Siyasal iktidar için kullanmadıkları değerler kalmamıştır. Zaten insanlık açısından toplumsal ve kültürel değeri olan hak, adalet, eşitlik değeri olan dini bu kadar siyaset aracı olarak kullananlar her türlü değeri de rahatlıkla siyaset aracı olarak kullanırlar. Bu açıdan sanmıyoruz ki çok insan Erdoğan’ın bu “ciğerim yanıyor” sözüne kansın. AKP iktidarı neden mitinglerde, gösterilerde bu kadar şiddet uyguladı, çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden öldürdü? Açıktır ki sivillere baskı yaparak halkın Kürt Özgürlük Hareketi, Kürt Demokratik Hareketi etrafında toplanmasını engellemek istemiştir. Bu açıdan bu bir devlet mantığıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda failli meçhul cinayetler işlenerek toplum Kürt Özgürlük Hareketi’nden uzaklaştırılmaya çalışılmışsa, mitinglerde, gösterilerdeki saldırılar da bunun için yapılmaktadır.
Türk devleti bütün hükümetleriyle, buna AKP de dahil Kürt Özgürlük Hareketi’nin toplumsal tabanını daraltmak için sivillere yönelmeyi, baskı yapmayı bir politika haline getirmişlerdir. Bu klasik yöntemi Türk devleti Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi sürdükçe kullanmaktadır. Dün de kullanmıştır bugün de kullanmaktadır. Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi sürdüğü müddetçe bundan sonra da kullanacaktır. Bu açıdan sivillere neden yöneliyor sorusunun cevabını bu anlayışta aramak gerekir.
Son zamanlardaki sivil ölümler, sivil katliamlar ise tabii ki bilinçli yapılmaktadır. Gerilla Şemdinli’ye baskın yaparak polis ve askeri merkezleri hedeflemiştir. Bu baskının hemen sonrasında şehir halkını cezalandırmak amacıyla hedef gözeterek sivillerin bulunduğu yerlere saldırılmış, dört Kürt genci katletmiştir. Batman’da gerilla polis hedefine yönelmek istemiştir, burada da polisler sivil bir arabayı tarayarak anne ile karnındaki bebeği ve küçük kızı katledilmiştir. Bingöl’de karakolun yanından geçen bir kadın, canlı bomba denilerek vurularak ağır yaralanmıştır. Gerillanın şehre inmesiyle birlikte siz yataklık yapıyorsunuz, sizden destek alıyorlar diyerek siviller de hedeflenmektedir. Türk savaş uçakları Kandil’de de halkı PKK’ye kışkırtmak için sivil bir araba bilerek hedef alınmıştır. Bunun sonucu biri bebek, dördü çocuk, biri hamile kadın yedi kişi katledilmiştir. Bu saldırılarıyla PKK oralarda olduğu müddetçe siz de zarar görürsünüz mesajı vermiştir. Bir amacı da bu tür öldürmelerle halkın Kandil’i boşaltması hedeflemiştir. Kesinlikle yanlışlıkla yapılmış bir katliam değildir. Savaşta yanlışlıkla öldürmeler de olabilir, savaş tarihinde bu tür olaylar vardır. Ama Türk devletinin sivilleri katletmesinin çoğu bilerek yapılmıştır. Şemdinli’de yanlışlık mı vardır? Bilerek öldürmüştür. Batman’da yanlışlık mı vardır? Bilerek öldürmüştür. 2006’da Amed başta olmak üzere Kürdistan’da gelişen serhıldanı bastırmak için birçok insan evinin önünde ya da balkonda otururken öldürüldüğünü bilmekteyiz. Demokratik eylemlerin dağıtılmasında sağa sola rastgele ateş açılarak insanların ölümüne yol açılmaktadır. Bir buçuk yaşındaki Mehmet Uytun Cizre’de böyle katledilmiştir. Dolayısıyla sivillerin öldürülmesinin de Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen bir savaş biçimi olduğunu görmek gerekir. Eylem yaparsanız biz de ister dağda ister şehirde olsun Kürtler öldürülecektir mesajı verilmektedir. Kürt halkına da bu mücadele sürdüğü müddetçe sizi dağda da öldürürüz, şehirde de öldürürüz diyerek halkın Özgürlük Hareketi’ne destek vermesini engellemeye çalışmaktadır.
Sivillerin öldürülmesinin artması, mücadelenin keskinleşmesiyle ilgilidir. Nasıl ki 1990’lı yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi geliştikçe acısını sivillerden almışsa, bugün de sivilleri katlederek Kürt Özgürlük Hareketi’nin halk desteği, tabanı zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Bunun gerilla savaşlarına karşı, özgürlük mücadelelerine karşı devletlerin, hükümetlerin sadece Kürdistan’da değil, dünyanın her yerinde uyguladığı bir savaş yöntemi olduğu bilinmektedir.

Özellikle Siirt’teki dört kadının ölümünden sonra basın bu olay üzerinden PKK’yi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni sanki kadın öldüren, sivil öldüren bir örgütmüş gibi göstererek toplum içindeki etkisini, itibarını kırma çalışması yürütmektedir. Bu ölümleri bir psikolojik savaş aracı haline getirmişlerdir. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Kuşkusuz Siirt’teki dört genç kızın ölümü bizi de derinden üzmüştür. Gerçekten de geçen yılki dört yurtseverin yanlışlıkla katledilmesindeki duyduğumuz acı daha yüreğimizde acısını hissettirirken bu dört genç kızın ölümü gerçekten de bizi fazlasıyla zorlamıştır. Kuşkusuz aileleri kadar üzülmek mümkün değildir, ama bu dört genç kızın öldürülmesi hususunda hareketimizin yönetimi de, bütün gerillalar da, bütün arkadaşlarımız da fazlasıyla üzülmüşlerdir. Bunu ailelerin bilmesi gerekmektedir. Bu açıdan bu ailelerimize bir daha başsağlığı diliyoruz. Onların anılarının mutlaka Kürt halkının özgürlüğünün ve demokrasisinin sağlandığı, anlamlı bir barışla taçlandırma mücadelesini sürdüreceğimizi belirtmek istiyoruz.
Kürdistan’da tabii ki şimdiye kadar binlerce sivil katledildi. 1990’lı yıllarda sokak ortalarında katledildiler, işkencelerde katledildiler, sehıldanlarda katledildiler. Bütün bu katletmeler de dört genç kızın ölümüne timsah gözyaşları döken basının gözleri önünde oldu. Siyasal İslamcı basın da o yıllarda bu faili meçhul cinayetleri meşrulaştırma çabası içindeydi. Biz o yıllardaki ve tüm mücadele tarihimizdeki şehitlerimizin anısına ve halkımızın çektiği acılara verilecek en anlamlı karşılık, özgürlük ve demokrasi mücadelesini yükselterek, Kürt halkının özgürlüğünün ve demokrasisinin gerçekleşeceği adil bir barışı gerçekleştirmek olacaktır. İlk başta bu canını yitiren, yaşamını yitiren insanlarımız için bu sorumluluğu taşıdığımız, bu sorumluluğun gereklerini yerine getireceğimizi söylemekteyiz. Kuşkusuz gerillanın yanlışlıkla sebep olduğu ölümler hareketimiz tarafından soruşturulmaktadır. Gereken yaptırımlar uygulanmaktadır. Ama bu olaylar nedeniyle sorunluların mahkum edilmesi ölenleri geri getirmese bile, bu olaya sebep verenler açısından büyük bir ceza olmaktadır. Bu cezayı da acıyı da vicdanlarında sürekli hissedeceklerdir. Kuşkusuz hareketimiz bu tür olayların olmaması için gerekli tedbirleri alacaktır.
Bu ölümlerden ne Türk basını ne de Türk hükümeti, bakanları, başbakanı ve bakanları üzülmüşlerdir. Kesinlikle sevinmişlerdir. Bu dört genç kızın ölümü üzerinden psikolojik savaşı arttırma fırsatı bulduklarından bu ölümleri bir psikolojik savaş malzemesi olarak kullanmaktadırlar. Yoksa ölümden üzüldüklerini söylemeleri, üzüntü manşetleri atmaları kesinlikle demagojidir, yalandır, psikolojik savaş aracıdır. Onların kesinlikle ciğeri yanmıyor. Ciğeri yanan halkımızdır, Özgürlük Hareketi’dir, ciğeri yanan Önderliğimizdir ve gerillalardır. Kürt Özgürlük Hareketi ve gerillalar halkımıza yüzyıllarca acı çektirildiği için bu acının öfkesiyle bu mücadeleyi yürütmektirler. Bu gerillalar bugün fedailik yapıyorlarsa, bunun için yaşamlarını, canlarını ortaya koymuşsa bunun nedeni ciğerlerinin yanmasıdır. Halkı için acı çekmeleridir, kadınların, çocukların, gençlerin bir bütün olarak halkın bu zulüm ve kölelik altında yaşamalarına tahammül etmemeleridir. Kürt halkının kültürel soykırıma uğratılmasına tahammül etmemeleridir. Kültürel soykırım basit bir soykırım mıdır? Kültürel soykırım insanlar üzerinde fiziki soykırımdan daha ağır sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi binlerce şehit vererek bu mücadeleyi yürütüyorsa bunu sağlatan bir acı vardır. Bu fedailer yaşamlarını keyfi ortaya koymuyorlar. Bu halkın acısını gençler olarak yüreklerinde ve omuzlarında hissettikleri için ve halka karşı sorumluluk duydukları için, bu zulme karşı öfkeleri derin olduğu için bu mücadele yürütülmektedir.
Eğer Başbakan, basın ve Türkiye’deki kimi yazarlar gerçekten bu dört genç kadının ölümü için üzülselerdi, üzüntüleri gerçek olsaydı bunlar Kürt sorununun demokratik çözümü için bu savaşın durması için büyük çaba gösterirlerdi. Bırakalım adil, Kürt halkının temel demokratik haklarını kabul etme temelinde bir demokratik siyasal çözüm istemeleri, aksine savaş kışkırtıcılığı yapmaktadırlar. Teslim olacaksınız, sizi ezeceğiz demektedirler. Başbakan Demokratik Özerklik kabul edilemez, anadilde eğitim kabul edilemez, Kürtlerin temel demokratik hakları kabul edilemez demiyor mu? Kürtlerin hakları kabul edilemez ne demek? Bir halkın hakları varsa kabul edeceksin. Haklarını çiğniyorsun, eziyorsun, ama buna karşı çıkanları da ezeceğim ve yok edeceğim diyorsun. Tek fert kadar kalmayana kadar savaşacağım diyorsun. Bunu diyenlerin gerçekten de ölümlere üzüldüğü, bu savaşın sürmesine karşı çıktığı düşünülebilir mi? Amerika’ya gidiyor, İsrail’e gidiyor ne kadar daha fazla ölüm silahları alırım diye yalvarıyor. Kürt halkının özgürlüğü ve demokrasi mücadelesi için mücadele eden gerillaları yok edeceğim diyor. Bunun için kimyasal silah bile kullanıyor. Bu açıdan Kürtlerin temel demokratik haklarını kabul etmeyen, reddeden bir siyasi gücün ve basının bu ölümlere üzüldüğünden kimse söz edemez. Bunların derdi dört genç kızın ölümü değildir. O dört genç kızın ölümü üzerinden psikolojik savaş yürüterek Kürt Özgürlük Hareketi nasıl etkisizleştirilebilir, nasıl tasfiye edilebilir onun hesabı içindedirler. Onlar ister ki böyle yanlışlıkla yapılmış olaylar olsun da kendileri kullansın. Düşündükleri budur. Yoksa biz Kürt sorununu çözelim,  savaşı ortadan kaldıralım, bu nedenle ölümler olmasın gibi bir yaklaşımları yoktur.
Kürt Özgürlük Hareketi defalarca ateşkes ilan etti. Yalvarırcasına, yakarırcasına Kürt sorununu demokratik temelde çözün dedi. Peki, neden çözülmedi? Eğer gerçekten barış isteselerdi bu sorunun çözümü için adım atmazlar mıydı? Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu tek taraflı ateşkeslerini doğru değerlendirmezler miydi? Bu ölümler karşısında gerçekten samimi olup olmadıklarını anlamak için daha önceki sivil ölümleri konusundaki yaklaşımların ne olduğunu görmek lazım. Daha önce öldürülen siviller konusunda sesini çıkarmayan, hatta haber değeri bile görmeyenlerin, görmezlikten gelenlerin, hatta ölen sivilleri suçlayanların şimdi kalkıp dört genç kızın ölümü üzerinden psikolojik savaşı sürdürmelerini kimse ciddiye almaz. Hele Kürt halkı bunu hiç ciddiye almaz. Solin bebek bebek değil miydi? Solin bebeğin annesi öldüğünde hamileydi. Dört çocuk uçak roketiyle parçalanarak katledildi. Bunlar için özür bile dilenmedi. Olabilir, yanlışlık yaptık deyip özür dileyebilirlerdi. Yanlışlık yaptık deyip özür dilemek de yetersizdir, çünkü olmaması gerekirdi, ama en azından sorumluluklarını kabul etmiş olurlardı. Bırakalım özür dilemeyi, kabul etmemişlerdir. Açıkça kabul etmeyiz ve yine öldürürüz demişlerdir.
Kaldı ki sivil ölümleri konusunda Türk devleti de AKP de bu basın da çok suçludur. 2001 15 Ağustos’unda Güney Kürdistan’da kadın, çocuk, yaşlı 50 sivil öldürüldüğünde bu basın bu katliamı ne kadar verdi? Güney Kürdistan’da daha önce de Kandil’de olduğu gibi iki defa arabalara uçaklarla saldırdılar. Bu iki saldırıda da 20’ye yakın insan katledildi. Türk basının ve yetkililerinin ciğeri yandığını hiç duymadık. Özellikle de Tayyip Erdoğan’ın yanacak bir ciğeri yoktur.   Kadın da olsa çocuk da olsa gerekeni yaparız diyen ve gerçekten de gerekeni yaparak birçok çocuğun ölümüne neden olan bir Başbakan’ın yanacak ciğeri mi olur?

AKP hükümetinin propaganda enstrümanlarına dönüşen büyük medya gruplarının propaganda dilini geçmiş dönemlerle kıyaslarsanız, nasıl bir fark görebiliyorsunuz? Ya da diğer bir ifadeyle AKP hükümeti ile öncekilerin “propaganda” açısından farkını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Geçmişte Türk devleti, klasik iktidar blokları Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı ordusuyla, polisiyle, özel timiyle, MİT’iyle, JİTEM’iyle kirli bir savaş yürütüyordu. Bu dönemde Türk devleti dışarıdan da aldığı destekle her türlü askeri ve siyasi saldırı yürüterek Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme kararı almıştır. Basın da bu tasfiye harekatını örtmek için, desteklemek için kendisine verilen görevleri yerine getiriyordu. Olayların nasıl yansıtılacağı, nasıl bir habercilik ve propaganda yapılacağı o dönemdeki kirli savaş karargahı tarafından Türk basınına iletiliyor, Türk basınındaki gazete ve televizyon yöneticileri de bu çerçevede yayınlarını sürdürüyorlardı.
Polis ve askerin ağırlıklı olarak kullanıldığı bu kirli savaş başarısız olmuştur. Hatta kirli savaş Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kalınca Türk devletinin Kürtleri inkar ve imha siyaseti, kültürel soykırım konsepti zayıf düşmüştür. Bırakalım bu yöntemlerin Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmesini, Türk devletinin inkar ve imha siyasetinin, teşhir olmasına yol açmıştır. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi direnmeseydi, ayakta kalmasaydı bu saldırılar başarılı olacaktı. Bu saldırılar başarılı olduğu için de bunlar vatanı kurtaran, bölünmeyi engelleyen kahramanlar olarak Türkiye tarihine geçeceklerdi. Ama bu saldırılar karşısında Kürt Özgürlük Hareketi direnip de ezilmeyince, varlığını sürdürünce, Kürt Özgürlük Hareketi’nin varlığını sürdürmesi temelinde Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi de devam edince geçmişteki bu yöntemlerin başarısızlığı kanıtlanmıştır. Bu nedenle günümüzdeki savaş konsepti asker ve polisi kullanma yanında, yumuşak güç denilen sosyal, ekonomik, kültürel imkanları ve basını yoğun olarak kullanarak psikolojik savaşla Kürt halkının haklı özgürlük mücadelesini daraltmayı, etkisizleştirmeyi düşünen yeni bir stratejiyle yürütülmektedir. Bu stratejide amaç değişmemiştir. Amaç yine Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi ve Kürtleri kültürel soykırıma uğratacak politikanın önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Her ne kadar Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır deseler de bu tür söylemleri de Kürt halkını kültürel soykırıma uğratıp Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirme politikalarını örtme amaçlıdır.
Politika amaç olarak değişmemiştir, ama yöntemlerde ve taktiklerde değişiklikler vardır. Dün basın bir nevi yürütülen politikanın destekçisiydi, şimdi ise savaşın ağırlıklı bölümü basın üzerinden psikolojik savaş olarak yürütülmektedir. Asker ve polis ise basın üzerinden sürdürülen bu savaşın gereklerine göre hareket etmektedir. Bu yönüyle basının geçmişteki durumdan çok farklı bir konumu vardır. Önceleri dördüncü kuvvet denilirdi; şimdi birinci kuvvet olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten de şimdi Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen savaşta birinci kuvvet rolünü oynamaktadır. Savaşın yönünü, doğrultusunu, içeriğini, ilkelerini, esasını neredeyse basın belirliyor. Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı toplumsal tabanı daraltma, Kürt Özgürlük Hareketi’ni parçalama, halkın kafasını bulandırma konusunda esas rolü basın yerine getirmektedir. Önce failli meçhul cinayetle öldürerek toplumsal tabanı daraltmak isterken bugün bu rolün en büyük parçasını basın üstlenmiş bulunmaktadır. Kuşkusuz faili meçhul cinayetler, halkın üzerinde polis terörü var, sivil öldürmeler yine var; siyasi soykırım operasyonları var. Bunlarla Kürt toplumu etkilenmeye, mücadeleden vazgeçirilmeye, iradesi kırılmaya çalışılıyor. Ama bu saldırıları en fazla da besleyen, destekleyen bir basın bulunmaktadır. Basın bu yönüyle geçmişten daha farklı bir biçimde bu özel savaşın, psikolojik savaşın ve kirli savaşın içindedir. Dün destekçisiydi, hatta kendine verilen talimatla yürüyordu, şimdi ise esas politika, savaşın doğrultusu burada çiziliyor. Herkesin rolü burada belirleniyor.  Bu çerçevede de askerler, polisler ya da özel timler rolünü oynuyor. Basının geçmiş dönemden farkını bu çerçevede ortaya koymak gerekiyor.
Artık merkez basın, yandaş basın ayırımı da kalmamıştır. Şu anda bütün basın hükümetin politikasının uygulanmasının temelini hazırlayan güç haline gelmiştir. Bu yönüyle basın gerçekten kraldan daha çok kralcı derler ya, böyle bir biçimde Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş sürdürmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: geçmiş dönemde basın içinde belirli düzeyde farklı sesler vardı, ama bunlar andıçlarla bastırılıyordu. Gazete ve televizyon sahipleri üzerinde baskı kurularak birçok gazetecinin çalıştırılmaması isteniyordu. Bunlar o dönemde farklı seslerin olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün ise basın tamamen tek ses haline getirilmiştir. Birkaç tane aykırı ses dışında AKP politikalarına karşı çıkacak gazeteci kalmamıştır. Ergenekoncu denen bir iki gazete ve televizyon AKP hükümetine hala karşı çıkmaya çalışmaktadırlar. Onların karşı çıkışı da Kürtler üzerinde uygulanan özel savaş, kirli savaş politikalarıyla ilgili değildir. Hatta o konuda AKP’nin savaş yöntem ve taktiklerini kendilerine göre yetersiz bulmaktadırlar. Hala geçmiş dönemde Kürt Özgürlük Hareketi karşısında yenilmiş politikaların yürütülmesini istemektedirler. Ergenekon davasında yenildikleri için yargılanmaktadırlar. AKP de yandaşları da çeşitli çevreler de bunlara karşı siz yenilmişsiniz, yenilmiş politikaları dayatıyorsunuz, Kürtler karşısında başarısız kalmış politikaları dayatıyorsunuz, bizim başarıyla yürüttüğümüz politikalara engel olmayın diyerek onlara karşı mücadele yürütmektedirler. Yani aralarında bir iktidar mücadelesi vardır. Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi konusunda aralarında hiçbir fark yoktur.
Kuşkusuz geçmiştekinden daha yoğun düzeyde devlete ve hükümete bağlı bir basın gerçeği vardır. Basınlar giderek belirli tekellerin elinde, hükümetlerin elinde kullanılmaktadır. Öyle özgür basın gerçeği kesinlikle yoktur. Türkiye’de özgür ve demokratik basının yaşama şansı da kalmamıştır. Demokratik gazetecilerin de NTV’deki bazı gazetecilerin atılması gerçeğinde görüldüğü gibi derhal saf dışı edilecekleri açıktır. Bugün sözde demokrat, güya tarafsız görünen birçok gazetecinin, yazarın bu psikolojik savaşın parçası haline gelmesi, bu konuda sesini çıkarmamaları, hükümeti rahatsız etmeyecek yaklaşım içinde olmalarının nedeni gerçekten de hükümet ve devletin basın üzerinde baskı kurmasıdır. Özellikle de ekonomik imkanlarını kullanarak bunu yapmaktadırlar. Geçmişte belki öldürmeler, fiziki saldırılar biçiminde baskılar oluyordu, ama bugünkü baskı tamamen aforoz etme, saf dışı etme, silip süpürme saldırısı olduğu için çok onurlu olmayan, çok ilkeli olmayan gazeteciler tamamen teslim alınmaktadırlar. Bir Ruşen Çakır örneği var. Önceleri olay ve olguları daha özgürce değerlendirebiliyordu. Bu nedenle diğerleriyle birlikte NTV’den atıldılar. Ancak Ruşen Çakır yine kendine yer bulmak için hükümetin politikalarını destekleyen, hükümeti rahatsız etmeyen bir dil kullanmaya dikkat etmektedir. Zaman zaman sözde demokrat vicdanını, eski solcu vicdanını rahatlatmak için kimi farklı şeyler söylese de aslında aforoz edilmemek için düşüncelerini, duygularını ayarladığı, düşüncelerini ona göre kurduğunu insan rahatlıkla söyleyebilir. Bu sadece bir örnektir. Bunun gibi onlarca gazeteci ve yazarın olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Önceki hükümetler döneminde basın ayrı iktidar ayrıydı. Ama hükümetler basına baskı yaparak istediği doğrultuda psikolojik savaş yürüttürüyorlardı. Şimdi ise basın bizzat AKP’ye aittir; AKP yandaşıdır. İdeolojik olarak, siyasi olarak AKP’nin politikalarını benimseyen, AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ni yenilgiye uğratması, tasfiye etmesi temelinde devleti ele geçirmesi konusunda bizzat öncülük yapan bir basın söz konusudur. Hatta AKP’nin ideolojisi ve politikası bunlara aittir. AKP bunlara ait ideolojik yaklaşımları yürürlüğe sokmaktadır. Bu açıdan geçmişten farklı olarak basın ideolojik ve siyasi olarak AKP’lidir, AKP’nin politikalarının uygulattırıcısıdır. Sadece hükümetin ve devletin şöyle yap dediğini yapmıyorlar. Aksine inandıklarını AKP’ye yaptırıyorlar.  Böyle anlamak gerekiyor. AKP hükümeti gerçekten de  psikolojik savaşta derinleşmiştir. Daha doğrusu bu dönemdeki politikanın ve bu doğrultuda yürütülen savaşın ihtiyacı bunu gerektirmektedir. Geçmişteki yöntemlerin yenilgiye uğratılması, bu dönemde savaşın daha fazla psikolojik savaş ve basın üzerinden yürütülmesi ihtiyacını doğurmuştur. Bu konuda da gerçekten AKP hükümetinin usta olduğu söylenebilir. Bu yönüyle algı yaratma, algı yönetme, istediği algıları yaratarak, yönlendirerek kendisini etkin kılma konusunda AKP ideologlarının, AKP özel savaş merkezinin, AKP yandaşı basının geçmişteki hükümetlere göre daha etkili çalıştığı söylenebilir. Diğer iktidarlar döneminde klasik devlet ideolojisi vardı, herkes buna uyuyordu. AKP ise zaten başından itibaren bir ideolojik akımdır. Siyasal İslamcı bir akımdır. Kendilerini ideolojik olarak donatarak, derinleştirerek siyasal alanda etkili hale gelen bir harekettir. İdeolojik alanla siyasal alanın ayrı ayrı şekillenmesi söz konusu değildir. Bu yönüyle diğer siyasi güçlere göre ideolojik olarak daha fazla yoğunlaşma, kendi ideolojisi ve bu temeldeki siyaseti üzerinde daha bütünlüklü bir çabaya, yeteneğe sahip olma söz konusudur. Bu da onları Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütülen savaşta hükümetin istediğinden daha fazlasını yapma, hükümetin politikalarının gereği olan tüm psikolojik savaş yöntemlerini,  ideolojik savaş yöntemlerini gönüllü ve istekli kullanmalarını beraberinde getirmektedir.
Basının iktidardan ayrı olmaması yanında siyasal İslamcıların ellerindeki araçlar daha fazladır. Kırk televizyon, kırk gazete, kırk radyo vardır. 1990’lardaki basın bu kadar gelişkin değildi. Merkez basın deniyordu onlar da birkaç gazete ve bir iki televizyondu. Ama bugün AKP gerçekten de bir basın tekeli kurmuştur. Şu anda AKP yandaşı basın tam bir tekel halindedir. En büyük tekel, siyasal İslamcı basındır. Sahipleri farklı olsa da aynı ideolojik ve siyasi hedefler doğrultusunda çalışmaktadırlar. Sadece kendi ideolojik siyasi hedefleri doğrultusunda çalışmıyorlar, kendileri dışındaki herkesi susturmaktadırlar, ezmektedirler. Kendileri dışında olan herkesi hain ilan etmektedirler. 1990’lı yıllardaki basın bile bu kadar acımasız değildi. Örneğin Nuray Mert gibi birkaç kadın gazeteci farklı görüş belirtince hemen susturulmaya çalıştı. Kendilerine karşı bir tane muhalefet olmasını bile istemiyorlar. Bu durum bir yönüyle de zayıflıklarını ortaya koyuyor. Birkaç muhalif gazetecinin yazılarının ve konuşmalarının bile kendi sahteliklerini açığa çıkaracaklarından korktuklarından dolayı müsaade etmiyorlar.
Tabii bir önemli fark da gerçekleri tersyüz etme konusunda ustadır. Yani beyazı kara, karayı beyaz gösterme konusunda ustadırlar. Demokrat olmadığı halde kendilerini demokrat gösterme, hiçbir adım atılmadığı halde Kürt sorununda önemli adım atılmış gibi gösterme, basın konusunda gerçek anlamda özgürlük tamamen ortadan kaldırıldığı halde sanki basın özgürmüş gibi, istediğini konuşuyormuş gibi bir hava yaratma gerçekten bu basının eseridir, kandırmasıdır, aldatmasıdır. Bu bakımdan gerçeklerin bu kadar çiğnendiği, gerçeklerin bu kadar tersyüz edildiği, gerçeklere bu kadar saygısızca yaklaşıldığı, gerçeklerle bu kadar savaşın açıldığı başka bir hükümet dönemi ya da basın dönemi olmamıştır.

Aşırı bir medya propagandası, manipülasyonlar ve korku psikolojisi Kürt mücadelesi karşısında bir üstünlük sağlamaya yeter mi? 

AKP hükümeti de Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız kaldığı halde medya tarafından başarılı gibi gösterilmektedir. Halbuki hem ideolojik olarak hem askeri hem de siyasi olarak yenilmiştir. 2007’deki seçimden sonra Kürdistan’da baş aşağı gittiği açıktır. 2007’de ne kadar milletvekili vardı Kürdistan’da şimdi ne kadar vardır? Bunlar bilinmektedir. AKP tüm devlet imkanlarını kullanmasına rağmen BDP’nin 2007 seçimlerine göre milletvekili sayısı yüzde yetmiş artmıştır. Oyu da 2007 seçimlerine göre çok artmıştır. Oyu çok arttığı için 16 milletvekili fazla almıştır. Yoksa oy artmamış, ama milletvekili artmış gibi bir durum söz konusu değildir. Onlar kendilerine göre Kürt Özgürlük Hareketi’nin çok başarılı olduğu 2009’a göre kıyaslıyorlar. Kaldı ki 2009’a göre olsa bile yine artmıştır. Askeri olarak ise Zap’ta yenilmişlerdir. Ne kadar psikolojik savaş yürütseler de ideolojik ve siyasi üstünlük tamamen Kürtlerin elindedir. İşte şimdi basın yoluyla bu gerçekler çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Düşünebiliyor musunuz daha kara harekatı yoktur, hatta kara harekatı yapmaktan korkmaktadırlar, ama buna rağmen kara harekatı yapılacak, PKK marjinalleştirilecek, yenilecek ve ondan sonra Kürdistan’da yeni bir siyasi durum ortaya çıkacak gibi hayali senaryolar üretilmekte, sanal zaferler ilan edilmektedir. Sanal zaferler üzerinden de Türkiye’nin geleceği şekillendirilmektedir. Psikolojik savaşın bu düzeye vardırılması vardır.
Bu aşırı medya propagandası ya da medyanın bu kadar AKP’ye sahiplenmesi aslında zayıflığıyla ilgilidir. Psikolojik savaş uzmanları bilirler ya da psikolojik savaşın bütün dünya tarihindeki, özellikle 20.yüzyıl tarihindeki uygulamalar göstermiştir ki bir güç yenildikçe psikolojik savaşını arttırır. Psikolojik savaş ne kadar derinse ne kadar kapsamlı yürütülüyorsa bunu yürüten tarafın hakikati, gerçeği, meşruiyeti zayıflamıştır, inandırıcılığı zayıflamıştır. Savaşı birçok alanda kaybetmiştir, ama psikolojik savaşla bu kaybetmeyi tersine çevirmeye çalışmaktadır. Dünyadaki gerçek budur. Çünkü askeri olarak, siyasi olarak başarılı olanlar psikolojik savaşa o kadar başvurmazlar, çünkü zaten başarılıdırlar. AKP hükümeti psikolojik savaşa ihtiyaç duyuyorsa bu aslında mevcut durumda ideolojik ve siyasi olarak kaybettiğinin göstergesidir. Gerçekten de son yıllarda Kürt Özgürlük Hareketi büyük başarılar elde etmektedir. Bunu herkes kabul etmektedir. Psikolojik savaşla bu başarıları tersine çevirmek istemektedirler.
AKP ve yandaşı basının psikolojik savaşı bu kadar arttırmasının nedeni, PKK karşısında yaşadığı kaybetme korkusudur. Çünkü kaybettiği anlaşılırsa pabucu dama atılacaktır. AKP, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme temelinde iktidar yapılmıştı. Eğer Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme kapasitesinin olmadığı açığa çıkarsa, netleşirse o zaman AKP hükümetinin Türkiye devletini ele geçirmesi, başat güç olması mümkün değildir. Ama AKP hükümeti ve yandaşları ise 1930’ların CHP’si gibi Türkiye’yi ele geçirip tek partili bir yönetim yaratmak istiyorlar. Başka partiler olsa da bunları süs olarak kullanıp esas olarak 1930’ların CHP’si gibi Türkiye’nin bütün siyasal, sosyal, kültürel politikalarını belirleyen, hakim olan yegane güç olmak istiyorlar. İşte bunun önünde engel olarak PKK, Kürt Özgürlük Hareketi görüldüğü için bu kadar propaganda yapıyorlar, bu kadar manipülasyon yapıyorlar, bu kadar gerçekleri tersyüz ediyorlar. İşte son Batman olayında olduğu gibi kadın ve çocuklar polis tarafından vurulduğu halde kendilerine göre bazı görüntüleri montaj edip yayınlayarak, esas gerçeği ifade eden görüntüleri saklayarak ölenlerin üzerindeki kurşunları saklayarak olayı PKK üzerine, gerilla üzerine yığmaya çalışmaktadırlar. Bu aslında ne kadar sıkışık olduklarının göstergesidir.
Aşırı düzeyde yürütülen psikolojik savaşla, manipülasyon ve korku yaratarak Kürt mücadelesi karşısında üstünlük yaratılamaz. Sanal zaferlerle, psikolojik savaşlarla dünyanın en gerçek, haklı mücadelesi geriletilemez. Dünyadaki hiçbir hakikatin ve gerçeğin bu kadar net olmadığı bir mücadele yürüten hareketi geriletmeleri, üstünlük sağlamaları mümkün değildir. Zaten Türk devletinin başarısızlığı esas olarak buradan kaynaklanmaktadır. Yoksa ordusu az savaşmış, polisi az çalışmış, psikolojik savaşı az vermişler gibi bir durum söz konusu değildir. Belki dünyada hiçbir ülkenin yürütmediği kadar kapsamlı ve sert bir savaş yürütmüşlerdir. Dünyanın en büyük gücü olan ABD’den daha fazla askeri, siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik, propaganda ve psikolojik savaş alanında bir savaş yürütmüşlerdir. Başarılı olmamalarının nedeni esas olarak çok haksız olmalarıdır. Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin ise çok haklı olmasıdır. Moral değerlerin çok yüksek olmasıdır. Yoksa Kürt Özgürlük Mücadelesi bu devlet ve saldırılar karşısında dayanamazdı. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi direnmektedir, büyük savaş vermektedir, büyük mücadele vermektedir. Ama eğer Türk devleti başarılı olamıyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi Türk devleti karşısında yenilgi yaşamıyorsa, bunun esas nedeni Türk devletinin çok haksız bir savaş yürütmesidir, Kürt Özgürlük Hareketi’nin de çok haklı bir davanın yürütücüsü olmasıdır.
Son zamanlarda AKP yandaşı basının, belirli yazarların “PKK şöyle geriler, şöyle bitecek, şöyle üstünlük sağladık, dış politikada kuşattık, içeride kuşattık, asker ve siyasiler bir oldu, özel timler hazırlanıyor, profesyonel ordu oldu, artık PKK’nin sonu geldi” gibi değerlendirmelerle yaratmak istedikleri sanal üstünlük ancak yalancının mumu yatsıya kadar yanar deyiminde olduğu gibi kısa süreli etkiler yaratır. Gerçekler o kadar güçlüdür ki, bu tür psikolojik savaş ve sanal başarıların balonlarını kısa sürede söndürerek gerçek üstünlüğünü ortaya koyar. Nitekim Kürt Özgürlük Hareketi bugün askeri olarak da, siyasi olarak da ideolojik olarak da üstünlüğünü sürdürmektedir. Bugün sıkışık olan AKP hükümetidir. Bazıları diyor ya şu anda güya AKP hükümeti meşru savunmadaymış, öyle bir şey yok. AKP hükümeti haksız bir güçtür. Devlet haksız bir güçtür. Hala Kürt sorununda atılmış demokratik bir adım yoktur. Bunların hepsi demagojidir. Ama AKP’nin Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi ve direnişi karşısında gerçekten gerilediği, savunmada olduğu ve Kürt sorunu çözülmediği taktirde diğer iktidarlar nasıl ki siyaset sahnesinden çekildilerse AKP de Kürt sorununu demokratik temelde çözemezse siyaset sahnesinden çekilecektir.

Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı propagandanın bu kadar çıplak yürütülmesi, AKP’nin her türlü uygulamalarının koşulsuz desteklenmesi, medya ve iktidar ilişkisinin gizlenmeye gerek duyulmayacak kadar açık hale gelmesi nasıl izah edilebilir?

Her şeyden önce şunu belirtmek gerekiyor: Türkiye bir özel savaş devletidir. Cumhuriyetten bu yana Kürtleri fiziki ve kültürel soykırımla yok edip Kürdistan’ı Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getirmek istemektedir. Bu stratejik bir hedeftir. Büyük Osmanlı imparatorluğu dağılmış, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. O imparatorluk kompleksiyle hiç değilse Misak-ı Milli denen sınırları tümden Türk vatanı haline getirelim, Türkleştirelim politikası benimsemiştir ve bu temelde de Türk devletinin bütün siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, askeri her türlü imkanları bu amaca seferber edilmiştir; bu amaç çerçevesinde planlanmıştır ve örgütlendirilmiştir. Aynı biçimde basın da, üniversiteler de bu özel savaş çerçevesinde şekillenmiştir. Bu gerçeğin görülmesi gerekiyor.
İslamcı basının da bunlardan farkı yoktur. Onlar da Türk devleti tarafından şekillendirilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, İmam Hatip Okulları ortamında yetişen, özellikle son 30-40 yılda dış güçlerin desteğiyle de siyasal İslam’ı, solculara, demokrasi güçlerine, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanması ortamında şekillenen siyasal İslamcı basın da bu özel savaşın bir parçası haline gelmiştir. Kuşkusuz kendileri de Cumhuriyetin kuruluşundan sonra zarar görmüşlerdir. Bu yönüyle Cumhuriyetten dışlanmışlardır. Demokrasi sorununun bir parçası da İslamcı güçlere karşı devletin bu yaklaşımıdır. Ancak sosyalistlere ve Kürtlere karşı davranıldığı gibi bu çevrelere sert davranılmadığı bilinmektedir. Son zamanlarda görüldüğü gibi kendileri devletle uzlaşınca, devlet içine kabul edilince demokrasi sorunu bitmiş, ileri demokrasi gelmiştir, propagandası yapmaktadırlar. Bu onların devletle bütünleşmesini ifade etmektedir. Zaten kendileri de eski devlet yok, artık devlet üzerinde AKP’nin hakimiyeti vardır demektedirler. Yani artık siyasal İslam’ın, AKP’nin devletle bütünleşmesi gerçekleşmiştir. Artık AKP devletin temel stratejilerini yürüten politik güç haline gelmiştir. Bu açıdan mevcut meydanın iktidarla bütünlük arz etmesi, devlet politikalarını desteklemesi çok anormal bir durum değildir. Yandaş basın da bu devletin ideolojik ve siyasi savunucusu konumdadır. Zaten diğer basın yayın geçmişten beri devletin emrindeydi. Türk devletinin özel savaş gerçeği basını dün de bugün de kendi istediği doğrultuda kullanmıştır. Kürt sorunu sürdüğü müddetçe de basının göreceli de olsa bir bağımsızlığının olmayacağını, tamamen devletin ve hükümetin politikalarına endeksli olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiye edilmesi ve Kürtlerin siyasi soykırıma uğratılmasının aracı haline geleceklerini bilmek gerekir. Bu konuda Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin yanılmaması gerekir. Hiçbir psikolojik savaş, hiçbir özel savaş dili bu karakterlerini gizleyemez. Bazı sözde demokratların ve kendilerine Kürt aydını diyen birkaç kişinin AKP’nin bu özel savaş politikasını sanki bir gelişme oluyor gibi göstermeleri, onların ruhlarını satmalarıyla ilgilidir. Yoksa gerçekler kesinlikle böyle değildir.
Propagandanın bu denli açık yürütülmesi esas olarak savaşın geldiği düzeyi gösterir. Artık saflar netleşmiştir. Zaten AKP hükümeti de aynı 2001 ikiz kulelerin vurulmasından sonra Bush’un “ya bizdensiniz ya da diğerlerinden” dediği gibi Türkiye’de de artık Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı o kadar sıkışmıştır ki orta bir yol bırakmamıştır. Ya bizdensiniz ya da karşı taraftansınız demektedirler. Bu açıdan da basın propagandayı bu kadar çıplak biçimde yürütmektedir. Bunun böyle görülmesi gerekir. Farklı biçimde basıncılık yapılmasını kabul etmiyorlar. Tamamen Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesini hedefliyorlar. Hedef bu olunca düşüncelerini ve değerlendirmelerini açık ev doğrudan hedefe yöneltiyorlar. Zaten politik arenada da farklı görüşler devreden çıkmıştır. Aslında MHP farklı gözükse de durum öyle değildir. AKP zaten MHP’lileşmiştir. Şu anda tek bir görüş var, o da AKP’nin benimsediği devlet politikasıdır. Askeri vesayetin ve klasik iktidar bloklarının gerilmesinden söz ediyorlar. AKP onların görevini devralınca onlara ihtiyaç kalmamıştır.  Bu nedenle meclisteki tüm partiler söylemleri farklı olsa da aynı amaç doğrultusunda çalışmaktadırlar. O da Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye edip kültürel soykırımı tamamlayacak siyasal sistemi güçlendirmektir.
AKP yandaşı basın zaten ayrı değildir. Hatta ilk önce ideolojik alanda, basın alanında güç toplamışlardır. Ya da AKP’nin siyasal İslamcı politikaları belirli yönleriyle basın üzerinden üretilmiştir. Bu yönüyle medya-iktidar ilişkisi arasında bir ayırım olması düşünülemez; bütündürler. Mevcut basın, AKP iktidarının ideolojik organıdır. Siyasal İslamcı kesimlerin basınla ilişkisi böyledir. Belki klasik iktidar blokların basınla ilişkisi bu düzeyde değildi. Onlar daha çok askeri ve siyasi gücüyle basın hizmetlerine sokuyorlardı. Ama bugün devletin hakimi olan siyasal İslamcı güçlerin ve AKP’nin ideolojik organlarıdırlar, güçleridirler. Bu kadar açık hareket etmelerinin, açıkça savunmalarının bir nedeni de budur. Zaten siyasal İslamcı gazetelere ve televizyonlara bakıldığında bu açıkça görülebilir. 1990’lı yıllarda bile böyle bir durum yoktur. Bu gerçeği eski gazetecilerin hepsinin bilmesi gerekmektedir. Mehmet Ali Birand ya da bazı gazeteciler bilir. Onlara bazı şeyler dayatılmıştır, ama şimdi bir dayatma söz konusu değildir. Bu basın ideolojik organ haline gelmiştir, bu işi kendisinin görevi görmektedir. Merkez basın olarak ifade edilen basının üzerine ekonomik araçlarla gidilerek çökertilmiş ve teslim alınmıştır. Çoğu zaten gazetelerini satmak durumunda kalmıştır. El değiştirmeyen gazeteler de tamamen yandaş basının farklı bir türevi haline gelmişlerdir. Bugün Türk basının geldiği durumu böyle değerlendirmek gerekmektedir.

Meclisin en önemli gündemi yeni anayasa olarak görülüyor. Nasıl bir anayasa olmasını bekliyorsunuz?

Şu anda meclisin gündeminde yeni bir anayasa yapmanın olduğu açıktır. Ancak yeni anayasa yapımını gündeme getiren, gündeme sokan AKP değildir. Daha doğrusu AKP gündemine almak zorunda kalmıştır. Yeni anayasanın gündeme sokulmasını sağlayan, 1982 anayasasının ortaya çıkmasından bugüne bu anayasayı kabul etmeyen, bu anayasanın faşist, antidemokratik bir anayasa olduğunu ortaya koyan ve bu temelde de demokrasi mücadelesi vererek Türkiye’de yeni bir demokratik sistem kurulmasını isteyen başta Kürt Özgürlük Hareketi olmak üzere demokrasi güçleridir. 1982 anayasasına karşı da en büyük mücadeleyi Kürt Özgürlük Mücadelesi ve Türkiye’deki demokrasi güçleri vermiştir. 1982 anayasasından şu anda hükümette olan siyasal İslamcılar çok rahatsız olmamışlardır. Hatta Fetullahçılar ve bugün AKP içinde yer alan birçok kesim sadece anayasayı desteklememiş, 12 Eylül’ün gelmesini bile Türkiye’nin kurtuluşu olarak görmüşlerdir.
Kuşkusuz son zamanlarda farklı değerlendirmelerle 12 Eylül askeri darbesini eleştiriyor olsalar da bu 12 Eylül darbesinden en fazla solcular zarar görmüştür, Kürtler, Kürt Özgürlük Hareketi zarar görmüştür. En fazla faydalanan da bu İslamcı kesimler olmuştur. Bunun böyle olduğu açıktır. Ama Kürt Özgürlük Hareketi bütün baskılara rağmen direnmiş, teslim olmamış, 12 Eylül rejimine karşı tek mücadele eden güç olarak ayakta kalmıştır. Bu mücadele demokrasi güçlerinin de tümden ezilmesini engellemiş, 12 Eylül rejimini sürekli deşifre edip teşhir ederek meşruiyetini zayıflatmış, bu temelde mücadelenin gelişmesi ortamını güçlendirmiştir.
Eğer Kürt Özgürlük Hareketi 12 Eylül’e karşı direnişe geçmeseydi, 12 Eylül başarılı bir askeri darbe olarak, başarılı bir siyasal sistem olarak bugün hala kutsanıyor olacaktı. Bugün mahkum edilenler hala kahraman olarak ortalarda dolaşıyor olacaklardı. 12 Eylül bu kadar tukaka olduysa, bu kadar eleştiriliyorsa, Türk ordusu en itibarlı durumdayken bugün pek çok general cezaevlerindeyse bunun nedeni Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürüttükleri savaştaki başarısızlıklarıdır. Eğer başarılı olmuş olsaydı bırakalım bir generali içeri atmayı, bir düğmesine bile dokunulamazdı. Ama Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin mücadelesi sonucu 12 Eylül anayasasının toplumun ihtiyaçlarına cevap vermeyen, hatta toplumsal ve siyasal sonuçlara yol açan bir nitelikte olduğu görülmüştür. Eğer bugün siyasal İslamcılar iktidardaysa, bugün sistemin en temel gücü haline gelmişlerse onlar da bunu Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesine borçludurlar. Eğer geçen yıl anayasada 30 maddelik değişiklik yapmışlarsa bunu bile Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesine borçludurlar. Çünkü yeni bir anayasa yapımını ve ihtiyacını Kürt özgürlük ve demokrasi güçleri ortaya çıkarmıştır.
AKP hükümeti toplumda gelişen demokrasi özlemini ve yeni anayasa yapılması taleplerini kendi çıkarları  doğrultusunda kullanmak istemiştir. Geçen yıl böyle bir anayasa değişikliği referandumu ortaya koymuştur. Ama anayasa değişikliği öncesindeki propagandalar, söylenenler ve referandumun sonuçları 12 Eylül anayasasının meşruiyetini değişiklikleriyle birlikte tümden ortadan kaldırmıştır. Çünkü bu referandum öncesinde hayır diyenler de, yetmez ama evet diyenler de yeni anayasa istiyordu. AKP bile bu değişiklikleri yapıyoruz, ama yeni bir anayasa gerekiyor diyordu. Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri zaten bu 12 Eylül anayasasını kabul etmiyorlardı. Bu nedenle geçen yılki 12 Eylül referandumu aslında AKP’nin istediğinden farklı, tamamen değişiklikleriyle birlikte şekillenen yeni anayasanın da meşruiyetini ortadan kaldırmıştır. Bu yönüyle referandum hayırlı bir sonuca verile olmuştur. Özellikle de Kürtlerin bu anayasayı büyük oranda reddetmeleri zaten meşruiyetini tümden yitirmesine yol açmıştır. Bunun sonucu artık eski anayasayla, yamalanmış 12 Eylül anayasasıyla Türkiye’de siyasal, sosyal sistem kurmak ve yönetmek mümkün değildir. Sadece demokrasi güçleri ve Kürt halkı açısından değil, devlet açısından da artık mevcut anayasayla Türkiye’yi yönetmenin mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Mevcut anayasayla hiçbir hükümet ve devlet kendisini meşru kılamamaktadır. Siyasetin konusu da esas olarak meşruiyet sağlamaktır. Devlet de kendisine yeni bir meşruiyet aramak için yıpranan otoritesini, sistemini, meşruiyetini yeniden onarmak için yeni bir anayasaya ihtiyaç duymaktadır. Bu açıdan yeni anayasa ihtiyacını kesinlikle ortaya çıkaran Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin özgürlük mücadelesidir.
Ancak Türk devletinin yeni anayasa yapmaktan anladığı farklıdır, Kürt Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçlerinin yeni anayasadan anladığı farklıdır. Devlet Kürt halkı ve demokrasi güçleri üzerindeki egemenliğini sürdürecek yeni bir meşruiyet zemini ararken, Kürt halkı ve demokrasi güçleriyse yeni anayasayla Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini istemektedirler. Bunların ikisi aynı şeyler değildir. Bu açıdan AKP de devlet de yeni anayasa yapılmasını istiyor, ne güzel denilemez. Kesinlikle yeni anayasa süreci aynı zamanda mücadelenin keskinleşeceği, şiddetleneceği bir süreçtir. Çünkü bu süreçte Kürt halkı ve demokrasi güçleri Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayan bir anayasanın yapılmasını dayatacaklardır. Devlet ise Kürtler üzerinde siyasi egemenliğini ve kültürel soykırımını sürdürecek, demokrasi güçleri üzerindeki otoritesini ve egemenliğini pekiştirecek, halklar üzerindeki egemenliğini pekiştirecek bir yeni anayasa yapmak isteyecektir. Böylelikle bu yeni anayasa temelinde egemenliğini yeni koşullarda sürdürecektir. Dolayısıyla yeni anayasa yapımı süreci, esas olarak da demokrasi güçlerinin onlarca yıldır yürüttüğü mücadeleyle ortaya çıkardığı demokrasi özlemini karşılayan anayasa talebiyle, bu mücadele karşısında yıpranan devletin yeni bir anayasa yaparak kendisine meşruiyet kazandırma arayışı arasındaki mücadele biçiminde geçeceğini görmek gerekiyor. Bu bakımdan da son on yılların en şiddetli mücadelesi, ince, çok boyutlu ve çok yönlü mücadelesi bu süreçte olacaktır. Çünkü herkes yeni anayasanın kendi anladığı biçimde yapılmasını isteyecektir.
Diğer yandan yeni anayasa yapım süreci aynı zamanda devlet ile toplum arasındaki bir yeni sözleşme olabilecek bir fırsat da sunmaktadır. Eğer demokrasi güçleri, özgürlük güçleri iyi mücadele ederlerse gerçekten de devletle toplum arasında, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü temelinde bir uzlaşma da sağlanabilir. Ancak AKP böyle bir uzlaşmayı düşünmemektedir. Kendine göre yeni bir anayasa yapımını tasarlamış bulunmaktadır. Kuşkusuz düşündüğü bu anayasa belirli yönleriyle 12 Eylül anayasasından farklı olacaktır. 12 Eylül anayasasından farklı bazı özgürlük alanları ya da gevşemeler, yumuşamalar olacaktır. Çünkü Kürt halkının ve Özgürlük güçlerinin mücadelesi karşısında eski sistemle kendisini yürütememektedir. Eski sistemin zayıf meşruiyetiyle kaybetmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu nedenle de yeni meşruiyet arayışı sürecinde kimi yumuşamalarla Kürt halkını ve demokrasi güçlerini böyle bir anayasaya razı ederek egemenliğini sürdürmek istemektedir. Bu açıdan yeni anayasa yapım süreci çok zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir. Toplumu bilinçlendirerek toplumla birlikte yürütülmesi gereken bir mücadele sürecidir. Yoksa AKP ve Türk devleti şurada yumuşama yaptım, burada ilerleme var diyerek on yıllardır büyük bedeller verilerek yürütülen demokrasi mücadelesini ve yarattığı yeni anayasa özlemini kendi sistemini onarma doğrultusunda kullanacaktır. Daha doğrusu halkın demokrasi ve özgürlük özlemi devletin kendini restore etmesinin meşruiyet aracı haline getirilecektir. Yeni anayasa yapım süreci demokratik bir anayasa yapmak için fırsat sunarken, diğer taraftan da kimi yumuşamalarla kendi meşruiyet temelini yenileyip halklar üzerinde yeni bir baskıcı ve egemenlikçi siyasal sistem yaratılması gibi bir tehlikeyi de içinde taşımaktadır. Hatta mevcut durumda bu olasılığın gerçekleştirilmesi daha önde gözükmektedir. Bu gerçekliğin bu anayasa yapım sürecinde herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir.
Nasıl bir anayasa olması gerekir konusuna gelirsek, kesinlikle Kürt halkının varlığını tanıyan ve özgürlüğünü sağlayan bir anayasanın olması gerekmektedir. Yeni anayasa kesinlikle Kürtlerin de bütün diğer etnik ve dinsel azınlıkların da toplumların da varlığını, kimliğini, haklarını tanıyacak bir anayasa olmalıdır. Kürtler kendilerini bu anayasada bulmalıdırlar. Bu anayasa Kürtler üzerindeki inkar ve imha politikasını kaldırarak Kürtlerin varlığını ve temel demokratik haklarını kabul eden bir anayasa olmak durumundadır. Kürtlerin varlığını kabul etmeyen, özgürlüğünü kabul etmeyen bir anayasanın Kürtler tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Eğer inkarcılık bırakılacaksa o zaman bir biçimde Kürtlerin ismi zikredilerek varlığının kabul edilmesi gerekmektedir. Kuşkusuz yeni yapılacak anayasa sadece Kürtlerin değil, Türklerin değil, Türkiye’de yaşayan herkesin anayasası olacaktır. Ama bu herkesin anayasası aynı zamanda bütün kimliklerin varlığını ve haklarını kabul eden bir anayasa olmak zorundadır. Yoksa bazılarının dediği gibi anayasal vatandaşlık tesis edilecek, anayasa nötr ve kimliklere kör olacak, Kürtlerden söz edilmesine gerek yok denilmesi kesinlikle alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete demektir. Aslında Anayasal vatandaşlık bugün de vardır. Bugün de Türkiye’de herkes anayasa karşısında eşittir. Fakat bu anayasa Kürtlerin varlığını reddetmektedir, yok saymaktadır. Bu açıdan anayasal vatandaşlığı esas alan bir anayasa yeterlidir demek kesinlikle doğru değildir. Anayasal vatandaşlık olacaksa bu, bütün farklılıkları kabul eden bir anayasal vatandaşlık olmalıdır. Bu konuda anayasanın bütünü bütün kimliklere nötr olabilir, ama bir maddeyle de olsa Türkiye’de yaşayan bütün halkların ismi zikredilerek, bunların kendi kendini yönetme, kültürel özgürlük, anadilde eğitim de dahil bütün hakları yasalarla düzenlenir biçimde bir ifadeye kavuşması gerekmektedir. Kürtler ve diğer etnik ve dinsel azınlıklar söz konusu olduğunda hem bu farklılıkların varlığını kabul edecek hem kendi kendilerini yönetmelerini kabul edecek, hem de çok dilliliği ve anadilde eğitim yapılmasını anayasal güvenceye almak zorundadır. Eğer böyle bir anayasal güvence sağlanmazsa bu aslında inkarcılığın yeni biçimde sürdürülmesi anlamına gelir.
Bazıları anayasada Kürtlerin ya da başka etnik ve dinsel toplulukların ismini zikretmeye gerek yok diyor. Eğer inkarcılık yoksa bazı temel farklı kimliklerin zikredilmesinde ne sakınca vardır? Şu açıktır ki Kürtler ve Aleviler konusunda inkarcılık, asimilasyon ve kültürel soykırım politikasından vazgeçilirse bu diğer tüm kimliklerin özgür ve demokratik temelde yaşama kavuşacakları anlamına gelir. Eğer inkarcılığı sürdürmüyorsanız, varlığını kabul ediyorsanız isimleri zikretmenin hiçbir sakıncası yoktur. Hatta demokratik ulusal birliğin gerçekleşmesinde çok önemli bir güven faktörü olur. İsimler koymayalım denilirse burada yine bir kuşku belirecektir, yine bir bit yeniği görülecektir, yine güven duyulmayacaktır. Yeni anayasa tabii ki özgürlükçü ve demokratik olmalıdır, demokratik ölçüleri esas almalıdır, düşünce özgürlüğünü esas almalıdır, insan haklarına saygılı olmalıdır, hak, adalet, eşitlik ilkelerini içermelidir. Ama bunları genel söylemek yetmez. Bugün Türkiye’de zaten sorun genel konuşmaktan ortaya çıkmaktadır. Farklılıkların varlığını kabul etmeyen bir demokrasiden söz ediliyor. Sorun, somut olan hakların taleplerinin kabul edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Kürtlerin, Süryanilerin, Çerkezlerin, azınlıkların varlığı reddediliyor. Genel bir özgürlük ve demokrasi söylemi içinde bunların hepsi yok sayılmaya çalışılıyor. Kürtsüz demokrasi, Arapsız demokrasi, Çerkezsiz demokrasi, Süryanisiz demokrasi! Kürt’ü, Arap’ı, Çerkez’i, Süryani’yi içermeyen bir demokrasi! Ama hakim millet de Türkler olduğu için bu genel demokrasi söylemi sonuçta Türklerin siyasi egemenliğini, kültürel egemenliğini sağlayan ve bu temelde diğer halkların varlığının yok edilmesine yol açan anayasa ve yasalar sistemine dönüşmektedir.
Kuşkusuz Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesini özünde ve lafzında taşımalıdır. Ama yeni anayasa ihtiyacını esas olarak da ortaya çıkaran Kürt sorunudur. Kürt sorunundaki inkar, imha ve asimilasyon politikaları esas olarak Türkiye’de yeni bir anayasa ve siyasal sistem ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Diğer yasaların antidemokratik olmasının nedeni de yine Kürt sorununun çözümsüzlüğüdür. Kürtler yararlanmasın diye anayasalar ve yasalar antidemokratik yapılıyor. Kürtler yararlanmasın diye tüm tüzükler ve yönetmelikler bile antidemokratik yapılıyor. Türkiye’de her şey Kürtlerin ulusal varlığının yok edilmesi, özgürlüğünün engellenmesi, bunun için de örgütlü bir toplum haline gelmesinin önüne geçmek için düzenlenmiştir. Bu yönüyle biz 1924 anayasasından sonraki Türk devletini Kürtler üzerinde özel savaş yürüten bir devlet olarak tanımlıyoruz. Bu özel savaşı da en çirkin yöntemlerle yürüten bir devlet olarak tanımlıyoruz. Türk devleti gerçekten esas olarak bütün anayasa ve yasalarını Kürtleri nasıl egemenlik altında tutarım, nasıl kültürel soykırıma uğratırım, Kürdistan’ı nasıl Türk uluslaşmasının yayılma alanı haline getiririm anlayışıyla yapmıştır. Tayyip Erdoğan’ın her fırsatta dile getirdiği tek devlet, tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek dil zihniyetiyle bu devlet şekillenmiş, bugüne kadarki uygulamalarını hep bu yönde yapmıştır. Bu açıdan yeni anayasa mutlaka Kürt halkının varlığını, özgürlüğünü güvenceye almalıdır ki Türkiye açısından da demokratik bir anayasa olsun. Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlamayan bir anayasa Türkiye için de demokratik bir anayasa olamaz. Böylece Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım politikası son bulmamış olur. Bu da anayasanın bütününü özüyle, lafzıyla demokratik yapmaz. Eğer Türkiye’nin de gerçek anlamda demokratikleşmesi isteniyorsa, bu anayasa gerçekten demokratik bir anaysa olacaksa Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü tanımak durumundadır.
Yeni anayasanın Kürtlerin bir halk, bir toplum olarak varlığını tanınması gerekir. Öyle bireysel haklarla, alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete demekle olmaz. Birey toplumuyla vardır. Toplumu tanıyorsa bireyi vardır, toplumu tanımıyorsa Kürt bireyi de yoktur. O artık Türkleşmeye yönelmiş bir bireydir. Zaten bu nedenle hala cumhurbaşkanı da Başbakan da bütün bakanlar da resmi konuşmalarında Kürt kökenli vatandaşlarımız demektedirler. Kürt vatandaşlarımız bile diyemiyorlar. Ermeni asıllı, şu asıllı, bu asıllı diyorlar. Ama Türk asıllı yoktur, çünkü Türk’tür. Kürt asıllı olanların hepsi de gelecekte Türkleşmeye aday olan, ama aslı farklı olan kişilerdir. Bu açıdan bu zihniyetin tümüyle yeni anayasada ortadan kalkması lazım. Öyle Kürt kökenli, Arap kökenli değil, bizzat Kürt olan, Arap olan, Gürcü olan, Çerkez olan toplumlar vardır. Bu toplumların varlığı tanınacaktır. Varlığı da her şeyden önce onların siyasi iradelerini muhatap almakla ve öz yönetimlerini kabul etmekle tanınmış olur. Örgütlü toplum olmaları, kendi kendilerini yönetmeleri tanınacaktır. Kendi kendilerini yönetmelerini tanımak demokrasinin gereğidir. Kürtlerin kendi kendilerini yönetmelerini tanımak birilerine padişahlık, imparatorluk ve derebeylik vermek değildir. Derebeylik ayrı bir şeydir, günümüzde farklı etnik toplulukların kendi kendilerini yönetmeleri ayrı bir şeydir. Bunun ikisini karıştırmak ya bilgisizliktir ya da o toplumun haklarını reddetmek için yapılan demagojilerdir. Nitekim Kürtlerin haklarını reddetmek için birileri diyor ki PKK kendine güneydoğuda derebeylik istiyor, otorite istiyor. Sorunu böyle ele alınması, Kürtlerin demokratik taleplerini, demokratik toplum olarak kendi kendilerini yönetme haklarını reddetmesi anlamına gelmektedir. Bu açıdan yeni anayasa sadece Kürtlerin değil, bütün bölgelerin de kendi kendisini yönetmesi hakkını kabul etmesi gerekir. Artık öyle katı merkeziyetçilikle yönetim olamaz. Hele Kürdistan hiç yönetilemez.
Kürdistan’da kesinlikle Kürt toplumunun kendi kendini yönetme hakkının kabul edilmesi gerekir. Bunun anayasada güvenceye alınması gerekir. Tabii ki kendi kendini yönetme, siyasi irade olma en temel haktır. Bu olmadığı müddetçe zaten demokrasi olmaz. Demokrasi günümüzde farklı toplulukların kendi kendini yönetme hakkını tanımadır. Yönetim erkinin topluma dağıtılmasıdır. Kuşkusuz merkezi hükümetin bütün alanlar adına yapacağı faaliyetler de vardır. Dış savunma, diplomasi ve her bölgenin maliyesi dışında genel bütçe bunların başında gelmektedir. Yine anayasada belirtilecek demokratik ilkelerin ve temel yönetim prensiplerinin her yerde belirli düzeyde uygulanması gerekecektir. Özerk bölgelerdeki bütün faaliyet alanları da genel anayasanın belirlediği ilkeller temelinde çalışmalar yürütür. Bu yönüyle genel tüm Türkiye için ilkeler bu anayasada belirlenir.
Kuşkusuz Kürtlerin kendi kendini yönetmesinden söz ederken bunu sadece belediyelerin hizmet alanının genişletilmesi olarak anlamak yanlıştır. Yerel yönetim derken Kürt toplumunun kendi meclislerini kurması, kendi meclisleri içinde -merkezi hükümetin tüm yetki alanları dışındaki tüm alanları yönetecek- bir öz yönetimin ortaya çıkması gerekmektedir. Yoksa belediye hizmet alanının biraz genişletilmesi Kürt halkının kendi kendisini yönetmesi anlamına gelmez ve bu da Kürt sorununu çözmez. Bu konunun da herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir.
Kürtlerin ulusal varlığının ve kendi kendini yönetmesinin tanınması olmazsa olmaz kabilindendir. Bu tanınmanın doğal sonucu olarak anadilde eğitim ve çok dillilik de kabul edilmek zorundadır. Çok dilliliğin kabul edilmediği bir yerde dil özgürlüğünden söz edilemez. Kürtler Kürdistan’da herhangi bir kamu binasına gittiklerinde ya da bir kamu faaliyeti yürüttüklerinde Kürtçe konuşabilirler, işlerini Kürtçe yürütebilirler. Ama merkezle yazışmalarını Türkçe yaparlar. Bunun dışında kendi bütün çalışmalarını Kürtçe yürütmeleri, o anadile sahip olmalarının doğal sonucudur. Hiçbir kimse, hiçbir siyasi güç artık günümüz dünyasında bir bireye şu dille konuşmayacaksın da bu dilli konuşacaksın biçiminde dayatma yapmamaktadır. Avrupa’da, dünyanın her yerinde çok dilli yaşam hakimdir. Herkes istediği dili kullanabilir. Sadece sokak ve köy isimleri değil, yaşamın her alanında kendi dilini kullanacak, yaşam çok dilli olacaktır. Mahkemede Kürtçe konuşamaz, devlet dairesinde Kürtçe konuşamaz, propagandasını yazılı yapamaz demek kesinlikle asimilasyon, inkar ve bir halkın kimliğini yok etme politikasının devamıdır.
Türkiye’de devletçi zihniyetle yaklaşıldığı için toplumun demokrasi, özgürlük ve kendi kendini yönetme talebi hemen yeni devlet kurmakla itham ediliyor. Bunlar yanlış yaklaşımlardır. Daha doğrusu kendileri devletçi olarak düşündükleri için her kesin isteğini de hemen devlet kurma olarak suçlamaktadırlar. Bir kere Türkiye’de bu zihniyetin değişmesi gerekir. Ulus-devletlerin giderek aşıldığı, sınırların giderek geçirgen hale geldiği, belirsizleştiği bir dünyada artık ulus-devletlerin halklara özgürlük ve demokrasi getirmesi söz konusu olamaz. Ulus-devlet fetişizmi ve milliyetçilikle geçmişte halklar adına böyle bir kandırma yapılıyordu. Herhalde Kürt sorunu söz konusu olmasaydı Türkiye bugün bütün sınırlarını rahatlıkla açardı. Farklı siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerden rahatsız olmazdı. Sınırların kalkmasından hiçbir kaygı taşımazdı. Eğer bugün Türkiye hala sınırların kutsallığından ve ulus-devletten söz ediyorsa bunun nedeni Kürtlerin varlığındandır. Böyle bir kaygısı olmasaydı, Güney Kürtlerinin, Güneybatı Kürtlerinin, Doğu Kürtlerinin birbiriyle ilişki kurmasından kuşku duyulmasaydı, devlet kuracaklar biçiminde hiçbir tereddüt taşımadan her bölgeye kendi kendini yönetme hakkını tanıyabilirdi. Yerel yönetimlerin hizmetler konusundaki yetkilerini genişletme maddesi olan Avrupa yerel yönetimler ve özerklik şartını bile kabul etmemiştir. Niye? Kürtler yararlanır diye. Eğer Kürt ve Kürdistan söz konusu olmasaydı Türkiye Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına şerh koyar mıydı? Koymazdı. Bunu neden koyduğunu herkes bilmektedir.

Anayasa yapım süreci nasıl olmalıdır? Eğer yeni yapılmak istenen anayasa Kürtleri tatmin etmeyecek bir olursa BDP, demokrasi güçleri ve Kürt toplumu nasıl tutum takınmalıdır? 

Kuşkusuz anayasanın yapım tekniği de önemlidir. Bu açıdan sadece meclise dayalı değil; topluma, bütün toplumsal kesimlere dayalı bir anayasanın yapılması gerekmektedir. Bir kere Kürt halkının, BDP ve DTK, sivil toplum örgütleri, gençlik, kadın örgütleri dahil hepsinin nasıl bir anayasa istediği konusunda görüşlerini seslendirmesi gerekmektedir. Her yerde anayasa konferansları yapabilir, toplantılar yapabilir. Her şehir nasıl bir anayasa düşündüğünü, her bölge nasıl bir anayasa düşündüğünü ortaya koyabilir. Kadınlar koyabilir, gençler koyabilir, emekçiler koyar, Süryaniler koyar, Aleviler koyar. Bu yönüyle bütün etnik, dinsel ve farklı tüm sosyal kesimlerin nasıl anayasa istedikleri konusunun tabandan başlayan tartışmalarla şekillenmesi, ondan sonra da bunun anayasa yapacak meclise yansıtılması gerekir. Bunun sadece Kürdistan’da değil, Karadeniz’de, Ege’de, Marmara’da, Akdeniz’de, İçanadolu’da her bölgede yapılması gerekmektedir. Yoksa sadece meclisteki tartışmalara dayalı bir anayasa da demokratik bir anayasa olmaz.
Kuşkusuz BDP’nin mecliste Kürt halkının anayasal haklarını, nasıl bir anayasa istediğini ve bu anayasanın hangi hak ve özgürlükleri içermesi gerektiğini açık ve net ortaya koyması gerekir. Öyle hiçbir kaygıya kapılmadan ortaya koyması gerekir. Türkiye’deki psikolojik savaşın, özel savaşın baskısı altına girmeden, kendine liberal demokrat diyen aydınların AKP hükümeti doğrultusunda yaptığı ideolojik saldırıları, psikolojik savaş baskılarını dikkate almadan, Kürt halkının gerçekten tam özgürlüğünü ve demokrasisini sağlayacak bir anayasa talep etmelidir. Bu yönüyle gerçekten Kürt sorununu çözen ve Türkiye’yi demokratikleştiren bir anayasa üzerinde durmalıdır. Bu açıdan kimliklere nötr olsun, anayasal vatandaşlık olsun diyerek alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete deyip bu genel söylemler içinde Kürt halkının varlığını açıkça tanımayan, varlının gereği olan öz yönetimini, çok dilliği, anadilde eğitimi ve bunun gibi temel demokratik haklarını tanımayan, güvenceye almayan bir anayasayı kabul etmeyeceğini ortaya koymalıdır. Çünkü bu gönül hatır işi değildir; bir halkın kaderini ilgilendirmektedir. Yüz yıllık bedel veren şehitlerin, zindanlarda çürüyen insanlarımızın, sakat kalan insanlarımızın ve bütün halkın özleminin yansıtılması gerekmektedir. Yoksa kimi liberal demokratların, kimi çevrelerin ya da dış güçlerin telkinleriyle ya da psikolojik savaş baskıları altında kalarak kendimizi ne kadar makul, ne kadar anlayışlı gösterme yaklaşımıyla Kürt halkının temel demokratik haklarından, özgürlüğünden ve varlığından taviz veremeyiz. Kimsenin de buna hakkı yoktur. Her demokratik siyasetçi ve yurtsever demokrat Kürt konuşurken Kürt halkının binlerce yıllık özlemini düşünecek, şehit ve gazi olan on binlerce, hatta yüz binlerce insanın özlemlerini düşünecek ve ona göre Kürt halkının taleplerini sağlam bir biçimde savunacaktır. Bir halkın davası söz konusudur. Bireylerin, kişilerin duygularının burada anlamı kalmamıştır. Herkesin kimin sözcüsü olduğunu bilmesi gerekmektedir. Biri şunu diyebilir, biri bunu diyebilir, ama bunlar Kürt haklının taleplerine ve özlemlerine uygun değilse dikkate alınmaz. Binlerce yıllık özlemin, yüz yıllık büyük direnişin, şahadetlerin, gazilerin, acı çeken halkımızın özlemleri ve taleplerinin sözcüsüdürler. Doğal olarak bu talepleri de açık ve net bir biçimde yansıtacaklardır. Kürtler üzerindeki siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı bitirmeyen, Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürle soykırımın bittiğini ilan etmeyen hiçbir yaklaşımı Kürtler kabul edemez. Tabii ki Kürtlerin ve demokrasi güçlerinin temsilcisi olarak meclise giren BDP’liler de kabul etmez.
Kuşkusuz şu anda mecliste AKP’nin çoğunluğu var,  CHP var, MHP var. Bunlar istemediği müddetçe Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü sağlayacak bir anayasa yapılamaz. Bu açıdan Kürt sorununun çözümünde onların da irade koyması gerekmektedir. Yoksa BDP ne kadar çalışsa da ne kadar çabalasa da sayısı bellidir. Bu açıdan hiç kimsenin sayı temelinde soruna bakmaması gerekmektedir. Türkiye demokratikleşecek mi, Kürt sorunu çözülecek mi, Türkiye istikrara kavuşacak mı? Yüz yıldır süren bu Kürt kavgası bitecek mi? Herkesin bu sorumlulukla hareket etmesi gerekir. Yoksa senin sayın az, istediğin kadar konuş, sen kendini dayatamazsın, benim dediğimi yapacaksın, sen bu meclisin %7’sini temsil ediyorsun, bu nedenle sayın kadar konuş denilemez. Biz böyle anlaşmışız, sen kabul et denilemez. Çünkü burada önemli olan Kürt halkının taleplerinin ve özlemlerinin karşılanmasıdır. Bunun dikkate alınması gerekiyor. Şu yanlıştır; Türkiye’nin %70’i Türklerdir, %30’u Kürtlerdir, o zaman bu %30, %70’in dediği her şeye uyacaktır denilemez. Önemli olan %30’u teşkil eden Kürtlerin talebinin kabul edilmesidir. Türkiye’deki meclis ne kadarını kabul ediyorsa Kürtlere o kadar hak verilir anlayışı bu savaşın sürmesini beraberinde getirir. Zaten Kürt sorununu da çıkaran bu anlayıştır. Silahı var, gücü var, imkanı var, sayısı da fazla o zaman siz benim dediğime boyun eğeceksiniz denilmiş ve bugüne kadar bu politika sürdürülmüştür. Bu nedenle de Kürtler bugüne kadar bu politikaya karşı direnmişlerdir.
AKP’nin CHP’nin, MHP’nin birlikte, özellikle AKP ve CHP’nin birlikte hareket ederek kendilerine göre Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı sürdürecek yeni bir anayasa yapmak istedikleri netleşirse, bunun derhal Kürt halkına ve Kürt toplumuna açıklanması gerekir. Bunlar sayılarına dayanarak Kürtlerin haklarını kabul etmiyorlar, bu bakımdan Kürtler açısından bu anayasanın bir meşruiyetinin olmadığını, olmayacağını açıklamak, bu konuda hem meclisi uyarmak hem de Türkiye toplumuna, dünyaya bu konunun açıkça anlatılması gerekir. MHP, Türkiye açısından ölümü gösterip sıtmaya razı etmenin bir aracı haline gelmiştir. Bu bakımdan MHP’nin söyledikleri o kadar önemli değildir. Eğer MHP dikkate alınırsa, MHP’nin hassasiyetlerine göre anayasa yapılırsa zaten hiçbir sorun çözülemez. Bundan öte AKP ve CHP’nin sorumluluk alarak, sayı fazlalığına bakmadan, Kürtlerin Türkiye’de sayısının az olduğuna bakmadan, MHP’nin ya da bazılarını tepkilerine bakmadan Kürt sorununu kesinlikle çözecek ve Türkiye’yi demokratikleştirecek bir anayasa yönünde tavır koymaları gerekir. Beklenen budur.
Ancak biz şu andaki mevcut durumda AKP’nin demokratik bir anayasa yapma niyetinin de zihniyetinin de olmadığını biliyoruz. AKP anayasayı gündemleştirirken Kürt sorununu demokratik temelde çözme biçiminde bir anayasa yapacağını düşünmüyoruz. Bunun demokrasi güçleri tarafından da BDP tarafından da bilinmesi gerekir. Kürt halkıyla demokrasi güçlerinin mücadelesi geliştirilirse belki AKP ve CHP bu noktaya getirilebilir. Kürt sorununun çözümü temelinde Türkiye’yi demokratikleştirecek bir anayasa yapılabilir. Ama şu anda AKP’de de CHP’de de böyle bir irade yoktur. Bunun bilinmesi gerekiyor, buna karşı mücadele edilmesi gerekiyor, bunun sürekli teşhir edilmesi gerekiyor.
AKP’nin ve CHP’nin düşündüğü anayasa şöyledir: anayasada vatandaşlık konusunda kimi yumuşamalar yapmak, genel geçer, biraz güya kimliklere nötr gibi sayılabilecek ya da öyle iddia edilecek bir vatandaşlık kavramı, bununla Kürtlerin varlığının tanınma sorununun çözüldüğü söylenecektir. Bunun yanında Kürt halkının siyasi iradesini ve kendi kendisini yönetmesini ifade etmeyen hizmet alanının genişletilmesi temelinde bazı değişiklikler yapacak ve seçmeli dersle de Kürt dili ve asimilasyon konusunun hal edildiği iddia edilecektir. Düşünülen çerçeve budur. Bunun Kürtler tarafından kabul edilmesi mümkün değildir. Bu, yeni koşullarda kültürel soykırımın sürdürülmesidir. Kürtler üzerinde egemenlik tekelinin, yani seni biz yöneteceğiz, senin iraden yoktur anlayışının sürdürülmesidir.
Öte yandan kimliğin tanınması, kendi kendini yönetim ve anadilde eğitim birbirini tamamlayan temel özelliklerdir. Hiçbirisinin tek başına bir anlamı yoktur. Ne Kürtlerin kendi kendisini yönetmesinin tek başına bir anlamı vardır ne de tek başına anadilde eğitimin bir anlamı vardır. İkisinin birbirini tamamlaması gerekiyor. Demokratik özerklik olmadan anadilde eğitim, anadilde eğitim olmadan demokratik özerkliğin anlamı olmaz. Kendi kendini yönetme, anadilde eğitim, çok dillilik ve bunların toplamı olarak da bu kimliğin gerektirdiği tüm demokratik hakların ve özgürlüklerin tanınmasıyla Kürt sorunu çözülmüş olur.
Bu açıdan bu süreçte BDP’nin anayasa yapım sürecinde açık olması gerekiyor. Meclisteki bütün çalışmaları topluma yansıtması gerekiyor. Bütün görüşmeleri yansıtması gerekiyor. Şeffaf olması gerekiyor. Anayasa çalışmaları konusunda demokrasi güçlerinin, Kürtlerin bilgi sahibi olması gerekiyor. Bütün herkese bilgi vermek gerekiyor. Bütün sivil toplum örgütlerine, Kürdistan’daki farklı siyasal güçlere, herkese Blok’un anayasa çalışmalarının yansıtılması gerekiyor. Bunu demokrasinin gereği olarak görmek gerekiyor. Anayasa yapımı kapalı kapılar ardında ve gizli yapılacak bir konu değildir. Kesinlikle görüşmeler, müzakereler bile yapılıyorsa bunların hepsinin yansıtılması gerekiyor. Ne olup bittiğinin yansıtılması gerekir ki Kürtler tutumlarını ortaya koysunlar, sürece toplum olarak müdahale edebilsinler. Demokratik iradeleriyle, demokratik eylemleriyle müdahale edebilsinler.
Kürtlerin kabul etmeyeceği bir anayasa yapım süreci yaşanılacağı anlaşılmaktadır. AKP ve CHP’nin yaklaşımı budur. Bu açıdan BDP’nin Kürtleri ve toplumu bu konuda sürekli bilgilendirmesi gerekir ki, AKP’nin ve CHP’nin anlayışını değiştirme mücadelesi verilsin. Kuşkusuz BDP gerçek anlamda bir demokratik anayasanın ortaya çıkması için çaba içinde olacaktır. Ama AKP ile CHP’nin kendi düşüncelerinde ısrar ettiği görülürse bunu da halka taşıyarak böyle bir anayasanın kendileri tarafından kabul edilmeyeceğini, meşru olmayacağını da kamuoyuna açıklamaları gerekir.
Şu açıktır ki, istedikleri kadar uğraşsınlar Kürtler tarafından, Kürt toplumu tarafından kabul edilmeyen, meşruiyeti olmayan hiçbir anayasanın değeri yoktur. Çünkü mevcut anayasayı değiştirme ihtiyacı esas olarak da Kürt sorununun çözümsüzlüğünden dolayı ortaya çıkmıştır. Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü tanıyan bir anayasa ihtiyacı olduğu için bugün yeni bir anayasa yapımı gündemdedir. O halde yeni anayasa bu konuları mutlaka çözmek durumdadır. Bu konuları çözmeyen bir anayasa yeni olmaz, bu konuları çözmeyen bir anayasanın meşruiyeti de olmaz. Meşru olarak tanınmaz.  Daha ilk günden yok hükmünde olur, batıl olur. Bunun da herkes tarafından bilinmesi gerekir.

 

Cemil Bayık ile yapılan röportajın – 1. bölümü

Cemil Bayık ile yapılan röportajın – 1. bölümü

 

Tecrit kesinlikle sadece Önder Apo’ya yönelik değildir; halkın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırmaya yöneliktir. Kendilerine göre en zayıf halka orasıdır.

 

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit iki buçuk ay oldu. Başbakan tecridin süreceğini açıkladı. Hatta İmralı’yla örgüt arasında bağın koparıldığından söz ediliyor. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın dış dünya ile bağının koparılması ile amaçlanan nedir, bundan sonra nasıl bir süreç bekliyorsunuz? Bu durumu Öcalan’ın barış ve çözüm çağrılarına olumsuz bir cevap olarak mı yorumlamak gerekir? Bu durum karşısında Hareketinizin yaklaşımı ne olacak? 

 

Kürt Halk Önderine yönelik tecridin kuşkusuz çok boyutlu bir siyasal amacı bulunmaktadır. Önder Apo’yla görüşmeler vardı. Bu görüşmelerde Önder Apo’nun çözüm için çabalarına karşılık vermedikleri gibi, Önder Apo’ya ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı oyalama içine girerek ve kendi öngördüklerini dayatarak Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi hedeflediler. Kürt Halk Önderi buna karşı tutum koydu. Sağlığım, güvenliğim ve özgürlüğüm sağlanmadığı müddetçe benim yapacak bir şeyim kalmamıştır dedi. Açıkça Kürt sorununun çözümünü istiyorsanız, çözüm konusunda samimiyseniz bu konuda benim önümü açarsınız, ben de bu sorunun çözümü konusunda katkı sunarım demiştir. Bu olmadığı taktirde benim bu konuda yapacağım bir şey kalmamıştır diyerek aradan çekilmiştir. Bunun üzerine o günden bugüne ağır bir tecrit uygulanmaktadır. Bu tecritle birlikte AKP’nin gerçek yüzü açığa çıkmıştır. Düne kadar heyet gönderip görüşme yaptığı bir hareketin liderine kendi isteklerini kabul ettiremeyince tecrit uygulayarak şantaj ve tehdit politikasını devreye sokmuşlardır. Açıkça baskı ve zulümle, işkenceyle Kürt Halk Önderinin iradesini, daha doğrusu halkın iradesini kırıp kendi inkar ve imha sistemini tekrar sürdürmek istemektedirler. Önder Apo’ya yaklaşım Kürt halkına yaklaşımdır; Önder Apo’ya yaklaşım Kürt Özgürlük Hareketi’ne yaklaşımdır. Hiç kimse kendini kandırmasın. Önder Apo’ya bu zulmü ve baskıyı yapanlar Kürt halkının kesinlikle ne varlığını kabul ederler ne de özgürlüğünü kabul ederler.
Türkiye Kürtleri bir halk olarak, bir toplum olarak kabul etmiyor. Kürtleri bir halk ve toplum olarak kabul etmediği için liderlerini de tanımıyor. Çünkü toplumların, halkların liderleri olur, temsilcileri olur. Kürtler ise tek tek birey olarak değerlendiriliyor. Devletin vatandaşları olarak değerlendiriliyor. Hakları, hukukları olan bir toplum, farklı varlığı olan bir toplum olarak görülmüyor. Böyle yaklaşıldığı için kimse karşımızda bir toplum lideri olarak konuşamaz, bir halkın lideri olarak karşımızda oturamaz, taleplerde bulunamaz diyerek bu tecridi uygulamışlardır.
Bu tecrit, Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve Kürt halkının hassasiyeti bilinerek yapılmaktadır. Kürt halkına da “siz bir toplum değilsiniz, bir halk değilsiniz, öyle sahiplenecek bir lideriniz de olamaz” denmektedir. Bu açıktan açığa Kürt halkına karşı bir bir meydan okuma ve bir savaş açmadır. Kürt halkının duygu ve düşüncelerini dikkate almamaktır. Kürt halkının duygularıyla düşünceleriyle savaş içine girmektir. Bu yaklaşım kesinlikle sıradan bir yaklaşım olarak ele alınamaz. Kürt halkına ve toplumuna, “sahiplenecek bir lideriniz yoktur, biz bu kişiye istediğimizi yaparız, tecrit de uygularız, baskı da uygularız, İmralı işkencesini de sürdürürüz” demek istemektedirler.
Kürt halkının hassasiyetine rağmen böyle bir yaklaşımın gösterilmesi sıradan bir politikayı ifade etmiyor; bir inkar sistemini ifade ediyor, bir ezme ve tasfiye politikasını ifade ediyor. Bütün isyanlar bastırılması açısından liderlerin katledilmesi gerekli görülmüş, liderlerin asılması isyanların bastırılmasının sembolü yapılmıştır. Bu liderleri, siz karşımıza bir toplum, bir halk olarak çıkıyorsunuz, olmayan bir şeyi dayatıyorsunuz diyerek cezalandırmışlardır. Bugün de Kürt Halk Önderine bu kadar öfke duyulmasının nedeni Kürtlerin bir halk ve toplum olarak Türk devletinin karşısına çıkarılmasıdır. Türk devletinin karşısına bir halk ve toplum olarak Kürtlerin varlığını tanıyacaksınız, özgürlüğünü kabul edeceksiniz duruşuyla çıkmasıdır. Bu tutum da Türk devlet zihniyeti açısından işlenecek en ağır suçtur. Bu açıdan da Kürt Halk Önderi bugün Türkiye açısından en ağır suçlu konumdadır.
Tecrit kesinlikle sadece Önder Apo’ya yönelik değildir; halkın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırmaya yöneliktir. Kendilerine göre en zayıf halka orasıdır. Önder Apo esaret altında, ellerindedir; istedikleri zaman tecrit uygulayabilirler, istedikleri baskıyı yürütebilirler. Kendilerine göre bu esaret konumunu hem Önder Apo’ya karşı hem Kürt halkı ve Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir şantaj aracı olarak kullanmaktadırlar. Ya mücadeleyi bırakırsınız ya da bu tecridi uygularız demektedirler. Bu, açıktan açığa bir savaş ilandır. Bu tutum, biz yaparız, siz de istediğinizi yapabilirsiniz anlamına gelmektedir. Zaten kimi yazarlar, kimi kesimler bakın tecrit oldu, çok büyük tepki olmadı diyerek esas olarak İmralı üzerinden savaş yürüttüklerini, İmralı üzerinden devletin gücüyle Kürt halkının mücadele gücünü karşılaştırdıkları görülmektedir. Bunun ne kadar alçakça, uğursuz bir politika olduğu açıktır. Kuşkusuz bu uğursuz ve alçak politikanın hesabı sorulacaktır. Kesinlikle Kürt halkı da Kürt Özgürlük Hareketi de Önderliğine sahip çıkacaktır. Bu politikanın yürütülemeyeceğini gösterecektir.
Bugüne kadar savaşın kapsamlılaştırılması ve derinleştirilmesinde bazı sınırlara dikkat ediliyordu. Fedai gerilla ordusunun ve fedai militanların Türk devletinin askeri, polisi, siyasi ve idari güçlerine karşı ölçülü bir mücadele yürütmesinin nedeni bir taraftan mücadele edilirken, diğer taraftan da sorunun çözümü için kapıyı açık bırakmaktı. Bu açıdan eğer Kürt Özgürlük Hareketi’nin ve halkın hassas olduğu önderlik üzerinde bu tecrit sürerse tabii ki Kürtlerin de Kürt Özgürlük Hareketi’nin de Türk devletine karşı mücadele yöntemlerini daha sertleştirmesi hakkı ve meşruiyeti doğar. Türk devleti, Önderliğiniz elimdedir istediğimi yaparım, diyemez. Artık günümüz dünyasında hiçbir gücün ben istediğimi yaparım biçimindeki bir yaklaşımı olamaz. Her konuda istediği tasarrufta bulunamaz. Ben her konuda nasıl düşünürsem öyle yaparım demek çok çirkin, faşist bir politikadır. Özellikle de esaret altında bir lidere bu politikanın uygulanması en ağır suçtur. Bu yaklaşım içinde olan bir hükümete ve devlete karşı da bir halkın, Özgürlük Mücadelesi’nin her türlü direnişi gösterme hakkı vardır.
Kürt Halk Önderi; sağlık, güvenlik ve özgürlük koşularında rolünü oynayabileceğini defalarca söylemiştir. Susuz havuzda yüzmem isteniyor diyerek hükümetin yaklaşımını eleştirmiştir. Bu nedenle eğer hükümetin bir çözüm politikası varsa çözüm konusunda herkesle tartışıp konuşacağı, karar vereceği özgür çalışma ortamın sağlanmasını istemiştir. Bu isteme tecrit politikasıyla karşılık verilmesi aslında Kürt Halk Önderinin çözüm konusundaki yaklaşımına ve taleplerine olumsuz cevap vermektir. Bu da bugüne kadar yürütülen görüşmelerde AKP hükümetinin samimi olmadığını ortaya koymaktadır.

 

Bundan sonra AKP hükümetinin yaklaşımları Kürt Özgürlük Hareketi tarafından daha dikkatli ele alınacaktır. Artık AKP istediği kadar bu tecrit politikasını uygulasın, istediği kadar saldırılarını yürütsün Kürt Halk Önderinin ortaya koyduğu talepler karşılanmadan ve çift taraflı bir ateşkes gerçekleşmeden yeni bir görüşme sürecinin başlaması söz konusu olamaz. Sadece görüşmenin yaptırılması yetmez. Böyle yaklaşmak tüm Kürtlere “sizi zindana atarız, sizin tek hakkınız on beş günde, ayda bir görüşmedir” demektir. Bunun da Kürt Halk Önderi, Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürt halkı tarafından kabul edilmeyeceği açıktır. Geçmişte Önder Apo ve Kürt Özgürlük Hareketi, AKP’nin bütün olumsuz yaklaşımlarına rağmen belki bu süreç devlette ve toplumda çözüm için bir irade ortaya çıkarılabilir, bunun sonucu hükümet de bir projeyle, bir çözüm yaklaşımıyla bu soruna el atabilir biçiminde bir sorumlu yaklaşım göstermiştir. Bu yaklaşımın sonucu defalarca ateşkes ilan edilmiştir. AKP’nin bütün politikalarına bu nedenle tahammül edilmiştir.
AKP hükümeti bu yaklaşımlara ve tanınan fırsatlara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi’ni tümüyle tasfiye edip devleti ele geçirme hesabını bırakmamıştır. AKP’nin Kürt sorununu çözüp Türkiye’yi demokratikleştirme gibi bir yaklaşımı yoktur. Sonradan görme bir iktidar gibi hareket etmektedir. Siyasal, sosyal, ekonomik alandan 70-80 yıllık uzak tutulmanın açlığıyla gözü doymaz biçimde 1930’ların CHP’si gibi tek güç olmak istemektedir. Bunu da Kürtlerin tasfiyesi üzerinden gerçekleştirmeyi düşünmektedir. Gelinen aşamada bu yaklaşıma Kürt Özgürlük Hareketi’nin boyun eğmesi, kabul etmesi düşünülemez. Çünkü AKP hükümeti de Kürt halkının varlığını yok etmeyi düşünen bir stratejinin uygulayıcısı durumundadır. Bu politikaya karşı büyük bir direniş gerçekleştireceğiz. Gerilla da halk da direnecektir. Çok boyutlu bir direniş ortaya çıkacaktır. Ezeriz edebiyatıyla bir sonuç alınamayacağını bu hükümete gösterteceğiz. Kimin ezileceği, kimin tasfiye olacağı önümüzdeki dönemde belli olacak. Her ne kadar AKP dış destek alsa da, Türkiye cephesinden kendisini güçlü görse de Türkiye’de Kürt sorununu çözme kabiliyeti olmayan ya da Kürt Özgürlük Hareketi karşısında başarısız olan iktidarların ayakta kalma şansı yoktur. Bunu da AKP hükümetinin ve yandaşlarının çok iyi bilmesi gerekmektedir.
AKP’liler ordularını güçlü görebilirler, ekonomik imkanlarımız var diyebilirler, dış destek var diyebilirler. Ama bunun karşısında Kürt halkının da çok haklı bir davası vardır, özgürlük ve demokrasi sorunu vardır, var olma sorunu vardır. Bir halkın kültürel soykırım karşısında var olma sorunu varsa ve kültürel soykırımın da bilincince varmışsa o halkın büyük direniş göstereceği açıktır. Halkın fedai militanlarının tarihte eşi görülmemiş bir direniş göstereceği açıktır. Sorun devletin imkanlarının fazla olması değildir. Devletin imkanlarının fazla olmasıyla bu mücadelenin kaderi belirlenemez. Bu mücadelenin kaderi kesinlikle sonunda Kürt halkının direnişiyle belirlenecektir. Kürt halkının duruşu 40 yıl önceki gibi değildir. Savaş içinde ulusal varlığının bilincine varan bir halk gerçeği vardır, gençlik vardır, özgürlüğe tutkun kadın vardır, özgürlüğe tutkun bir toplumsal gerçeklik ortaya çıkmıştır. Hareketimiz bu potansiyellere, bu gücüne dayanarak direnecektir. Operasyonlar da yapabilirler, gerilla kayıpları da olabilir, ama devletin sonuç alması mümkün değildir.
AKP hükümetinin sonuçta başarısız kalması Kürt sorununun demokratik yollardan çözümünü zorunlu kılacaktır. AKP’nin kaybetmesiyle birlikte inkarcı sömürgeci sistem sürdürülemez hale gelecektir. Sömürgeci sistemin, Kürt inkarcı sistemin son silahı AKP’dir. Bazılarının söylediği gibi AKP’nin Kürt sorununda önemli adımlar attığı gibi bir gerçeklik yoktur. Ne inkar ne asimilasyon ne de kültürel soykırım son bulmuştur. Buna karşı mücadele sürecektir. Bu mücadele sonucu AKP başarısız kalacaktır. AKP’nin başarısız kalması, Türk devletinin Kürt sorununda demokratik çözüm yapmak zorunda kalmasıdır. Daha doğrusu Türkiye halklarının çıkarının, Türkiye toplumunun çıkarının, Türkiye’nin geleceğinin Kürt halkıyla savaşmakta değil, Kürt halkıyla barışarak, uzlaşarak Kürt sorununun demokratik temelde çözümünden geçeceği anlaşılacaktır. Dolayısıyla AKP’nin kaybetmesiyle, Kürt sorununun demokratik çözümü temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesi gerçekleşecektir. Artık gelinen aşamada Kürt sorununun çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini hiçbir güç engelleyemez. Çünkü bu sistemin karşısında baskı ve zulüm ne olursa olsun mücadele edecek bir Kürt halkı ve Kürt halkıyla birlikte mücadele edecek Türkiye demokrasi güçleri vardır. Türkiye’nin demokrasi güçleriyle Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi tüm bu saldırıları boşa çıkaracaktır.

9 Ekim uluslar arası komplo 13. Yılını tamamlarken Kürt Halk Önderi üzerinde ağır tecrit sürmektedir. Ağır tecridin sürdüğü bir ortamda uluslar arası komplonun yıldönümünde Kürt gençlerine, kadınlarına, bir bütün olarak Kürt halkına çağrınız nedir?
Uluslar arası komplodan bu yana 13 yıl geçti. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, 1998 9 Ekim’inde Önder Apo’nun Ortadoğu’dan çıkarılmasıyla başlayan uluslar arası komplo başarısızlığa uğratılmıştır. Önder Apo’nun AİHM savunmalarında belirttiği gibi “tarihsel komplolar gelişmeleri durdurmaz, hızlandırır” değerlendirmesi bu 13 yıllık süreçte kanıtlanmıştır. Kuşkusuz komplonun boşa çıkarılmasında bu 13 yıl içinde Önder Apo’nun, Kürt halkının ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişçi duruşu, kararlı duruşu etikli olmuştur.
Özellikle uluslar arası komplonun başlamasından itibaren Kürt halkının Önder Apo etrafında Güneşimizi Karartamazsınız kampanyasıyla bir ateş topu haline gelmesi, bir direniş barikatı kurulması gerçekten de tarihte eşine ender rastlanan direnişlerden biridir. Bir Önderliğe, bir siyasi kişiliğe tarihte bu kadar sahiplenildiği az görülmüştür. Gerçekten insanlar kendilerini yakarak ateşten barikat kurmuşlardır. Genci, yaşlısı, kadını, erkeği bir bütün olarak Önderliğe sahiplenmede büyük bir irade, kararlılık göstermişlerdir. Bu öyle bir irade ve kararlılıktır ki, o dönemin ABD dışişleri bakanı bile “bu kadar beklemiyorduk” diyerek şaşkınlığını dile getirmiştir. Belki bu halkın direnişi uluslar arası komployu önleyememiş, ama uluslar arası komploya karşı direnişin ruhunu, çizgisini ortaya koymuştur. Önder Apo’nun esaretiyle birlikte halk da gerilla da Güneşimizi Karartamazsınız direnişiyle mayalanan bir ruhla Önderliğe sahiplenme, Önderlik etrafında bütünleşme, bu temelde uluslar arası komplonun boşa çıkarılacağı bir mücadele süreci başlatmıştır.
13 yıldır süren bu çok boyutlu mücadele sonucu uluslar arsı komplo boşa çıkarılmıştır. Uluslar arası komplo sürecinde hareketimiz bırakalım gerilemeyi, daha da önemli gelişmeler sağlamıştır. Önder Apo, Kürt halkının, gerillanın ve bir bütün olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi sonucu uluslar arası komplonun 2009’un sonunda boşa çıktığını halka müjdelemiştir. Bu tabii önemli bir değerlendirmedir. Uluslar arası komplonun boşa çıkarılması, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini kazanabileceği bir bilince ve dirence kavuştuğunun kanıtıdır. Uluslar arası komplo boşa çıkarıldıktan sonra bu sınavdan alnın akıyla çıkan hareketimiz Kürt halkının varlığını ve özgürlüğünü kazanma mücadelesini de başarıya ulaştıracak güce sahiptir. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Zaten komplonun boşa çıktığının görülmesiyle birlikte Türk devleti saldırılarını arttırmıştır. 14 Nisan ve Aralık 2009’daki siyasi soykırım operasyonları, belediye başkanlarının tutuklanması, Kürt Özgürlük Hareketi’nin komployu boşa çıkarması karşısında Türk devletinin yeniden Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı bir saldırıya geçmesini ifade etmektedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin güçlendiği, eğer önü alınmazsa Kürt sorununun demokratik çözümünü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacağı görüldüğünden, inkar ve imha sistemi bu defa da AKP eliyle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı saldırıya geçmiştir. Eğer saldırıya geçmezlerse kaybedeceklerini ve Kürt halkının özgürlüğünü kazanacağını gördükleri için saldırılarını arttırmışlardır. Bugün de bu saldırılar artarak devam etmektedir.
AKP bir yönüyle birinci uluslar arası komplonun yenilgisinden sonra bir ikinci uluslar arası komplonun aktörü olmaya çalışıyor. Bu uluslar arası komploda yine ABD var. ABD Ortadoğu’da Türkiye’yi kullanmak için AKP’ye destek veriyor. AKP de başlattığı ikinci uluslar arası komplonun başarıya ulaşması açısından ABD’nin her dediğini yapan, ABD’nin bölgedeki ajanlığını üslenen bir politika izlemektedir. Bu açıdan AKP’nin Önder Apo’ya yönelik tecridini ikinci komplo olarak değerlendirmek yanlış olmayacaktır. Birinci komploda da Önderliği esaret altına alıp imarlı sistemi içine koyup itibarsızlaştırıp etkisizleştirmek istiyorlardı. Şimdi de yeniden Önderliğe yönelik etkisizleştirme ve itibarsızlaştırma saldırısı başlatılmıştır. Önderliğin etkisizleştirmesi birinci uluslar arası komplonun da esas ayağıydı. Şimdi de Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiyeye dayalı komplo saldırısını esas olarak Önder Apo üzerinden yürütmektedirler. Başbakan açıkça örgütle ilişkisini kestik ve görüşmeler yaptırılmayacaktır demiştir. Zaten yandaş basın da sürekli Önder Apo’nun etkisizleştiğini, örgüt içinde de halk içinde de etkisinin kalmadığının propagandasını yapmaktadır. Örgütün liderliğini dinlemediği gibi bir yalan üzerinden Önder Apo’yu yıpratmaya çalışmaktadırlar. Önderliği itibarsızlaştırmak için özel savaş basınının Önderliğin Şam’dayken kadın gerillalarla gerçekleştirdiği diyalogların çarpıtılarak verilmesi de bu amaçladır. Önder Apo’nun itibarsızlaştırılması ve etkisizleştirilmesi temelinde Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmeyi planlamaktadırlar. Birinci komploda da halkın Önder Apo’yla bağını koparmak istediler, Önder Apo’yla örgüt arasındaki ilişkiyi koparmak istediler, Önder Apo’nun halk ve örgüt üzerindeki etkisini kırmaya çalıştılar. 2000’li yıllardan sonra örgüt içinde Önder Apo’yu saf dışı bırakmak isteyen tasfiyeci unsurları teşvik ettiler. Şimdi de çok farklı yollarla aynı amacın gerçekleşmesi için çalışmaktadırlar.
Önder Apo’ya karşı tehdit ve şantaj politikası yeniden artmış bulunmaktadır. Önder Apo merkezli yeni bir komployla hareketimizi tasfiye edeceklerini sanmaktadırlar. Kuşkusuz Kürt Özgürlük Hareketi ve hareketimiz de geçen 13 yıl içinde büyük tecrübeler kazanmıştır. Belki de tarihteki en tecrübeli hareketlerden biri haline gelmiş bulunuyoruz. Birinci komplo başarıya ulaşmadıktan sonra ikinci komplonun başarıya ulaşması söz konusu olamaz. Tarihte ünlü bir söz vardır, birincisi trajedi olanların ikinci uygulanışı komedi olur derler. Birinci uluslar arası komplo genel anlamda trajediydi. Özellikle uluslar arası komplocu güçler ve Türkiye açısından çok haksız ve utanç verici bir komplo olmuştu. Uluslar arası hukuku pervasızca çiğneyen ve birçok gücün içinde yer aldığı bir komplo olmuştu. Bu komplo başarısız kaldı ve komployu yapan güçler tarihte yaptıkları bu komployla, komplo suçuyla, utancıyla yüz yüze kalmışlardır. Şimdi AKP ABD’nin bölgedeki ajanı rolünü oynayarak aldığı destekle bu ikinci komployu başarıya ulaştırmaya çalışıyor.
Önderlik ailesiyle altı aydır, avukatlarıyla da iki buçuk aydır görüştürülmüyor. Hiçbir yasa değişmediği halde Önder Apo aradan çekiliyorum der demez Önder Apo’ya tecrit ve karalama kampanyası başlatmışlardır. Şantaj ve tehdidin sonuç alması düşünülemez. Önder Apo bile herhangi bir çözüm olmayacaksa, Kürt sorununda adım atmayacaklarsa benim artık görüşmemin de pek anlamı yoktur; ben konuşacağımı konuştum, söyleyeceğimi söyledim, yapacağımı yaptım demiştir. Eğer devlet gerçekten çözüm için rol oynamamı isterse buna hazırım demiştir. Bu açıdan bu tehdidin, şantajın ne Kürt halkı içinde ne de Özgürlük Hareketi içinde etkisi olur. Aksine bu tecrit halkımız için de hareketimiz için de mücadele gerekçesidir.
Bir halkın Önderine yaklaşım halka yaklaşımdır. Önder Apo’ya yaklaşımla halka “sizi bir halk olarak tanımıyoruz, bu nedenle sizin lideriniz de olamaz” demektedirler. Bu nedenle halkın bağlı olduğu bir lidere bu alçakça şantajı pervasızca yapmaktadırlar. Bununla Kürt halkına nasıl yaklaştıklarını, Kürt halkı üzerindeki inkar ve imha sisteminde ısrar edeceklerini göstermektedirler. Bu açıdan bu ikinci komploya karşı da Kürt halkının, demokrasi güçlerinin, Kürt dostlarının ortak tutum takınarak AKP’nin yürüttüğü bu komployu, bu şantajı ve tehdidi boşa çıkarmaları gerekmektedir. Çünkü Önder Apo’ya doğru bir yaklaşım olmadığı müddetçe ne Kürt sorunu çözülebilir ne Türkiye demokratikleşebilir ne de Türkiye istikrara kavuşabilir. Önder Apo’ya tecrit ve şantaj savaş ilanıdır, Kürt halkıyla Türkiye arasındaki gerilimi sürdürmek ve güvensizliği arttırmaktır. Bu politika Kürt halkıyla Türkiye arasındaki kopuşu daha da arttırmaktadır. Bir bütün olarak Türkiye toplumuna da Türkiye devletine de hayırlı olmayacak uygulamalar yapılmaktadır. Belki kısa vadede AKP bu yolla güç gösterisi yapabilir, zindanda esir olan bir Kürt lideriyle görüşme yaptırmayabilir. Belki bu AKP hükümetini kısa bir dönem için tatmin edebilir; ne kadar güçlüyüz, istediğimizi yaptırabiliyoruz hazzı verebilir. Ama bu yaklaşım esas olarak Kürt halkının mücadelesini daha da yükseltmesine gerekçe olacaktır. Türkiye devletinin Kürt halkıyla barışmasını gerçekten de zorlaştıracaktır. Kürt halkıyla Türkiye devleti arasındaki güvensizlik daha da derinleşecektir. Bunun da Türkiye’ye bir faydası olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Uluslar arası komplo sürecinde, bu 13.yılda diğer dönemlerden daha fazla Önder Apo’ya sahiplenmek gerekir. Sadece Gemlik’e yürüyüşle yetinmek doğru değildir. Kuşkusuz Gemlik’e gidebilecek her kes gidebilmelidir; gidemeyenler de bulunduğu alanlarda, kasabalarda, şehirlerde kesinlikle protestolarını yükseltmelidir. Her kasaba ve şehir kesinlikle Önderliğe karşı yürütülen bu saldırıya karşı bir direniş alanı haline gelmelidir. Önderliğe el uzatamayacaklarını, Önderliğe böyle yaklaşamayacaklarını, Önderliğe saygısız davranamayacaklarını, Önderliğe her türlü yaklaşımın, saygısızlığın Kürt halkına saygısızlık ve savaş anlamına geldiğini ortaya koymalıdırlar. Bu temelde uluslar arası komplonun 13.yıldönümü AKP’nin bu politikalarına karşı direnişi yükseltecek bir gün haline getirilmelidir. 9 Ekim uluslar arası komplonun 13. Yıldönümünde Kürt gençlerinden, kadınlarından, bir bütün olarak tüm Kürt halkından beklentimiz budur. Kuşkusuz siyasi soykırım operasyonlarıyla hedeflenen bir amaç da halkın Önderliğe sahiplenmesinin önüne geçmektir. Böylece Önderliğe sahiplenmeyi zayıflatarak tecritle başlattığı saldırısını daha da kapsamlılaştırmak istemektedir. Halkımız bu saldırılara rağmen Önderliğe sahipleneceğini göstererek AKP’nin bu oyununu bozmalıdır. AKP bu uygulamayı yaptığına pişman ettirilmelidir.
Türkiye’de siyasi soykırım operasyonları artarak devam ediyor. Her gün onlarca Kürt gözaltına alınıp tutuklanıyor. Bu ortamda Kürt sorununun demokratik siyasal yollardan çözülmesi mümkün müdür? Bu konuda ne belirteceksiniz?
Kürdistan’da yürütülen siyasi soykırım operasyonlarının amacı anlaşılırsa o zaman değerlendirme yapmak daha da kolaylaşır. Bu siyasi soykırım operasyonları bilindiği gibi 29 Mart yerel seçimlerden sonra gerçekleşti. Aslında bu yerel seçimler Kürt Özgürlük Hareketi için bir tasfiye başlangıcı olarak değerlendirilmek isteniyordu. Kürt Demokratik Hareketi seçimlerden zayıf çıkacak, bu zayıflık temelinde de Güney Kürdistan’da bir Kürt konferansı yapılacak ve PKK’ye silah bırakma dayatılacaktı. Kabul edilmediği taktirde ise Kürt konferansının kararları kabul edilmemiş olarak bize karşı saldırının meşruiyeti güçlendirilmiş olacaktı. Bu temelde de harekete çok yönlü saldırılarak bir tasfiye harekatı geliştirecekti. Ancak 29 Mart seçimlerinde Kürt demokratik hareketinin başarılı çıkması bu planları altüst etti. 29 Mart seçim sonuçları gösteri ki güçlü bir halk tabanına dayalı Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek kolay değildir. Bu nedenle 29 Mart seçimlerinden sonra yapılan ilk Milli Güvenlik Kurulu’nda Kürt Özgürlük Hareketi’nin tasfiyesi için toplumsal tabanın baskı altına alınması ve etkisizleştirilmesi kararı alınmıştır. Bu tasfiye politikası çerçevesinde demokratik siyaset alanı siyasal soykırıma uğratılarak Kürt halkının mücadele gücü zayıflatılacak, böylelikle düşündükleri tasfiye konseptini uygulayacaklardı. Yakın zamanda İlker Başbuğ’un “liberal demokrasi” çözümü dediği Kürt halkını yeni koşullarda siyasal egemenlik ve kültürel soykırım altına sokacak Kürt politikası 29 Mart seçimlerinden sonra kararlaştırılmış ve uygulamaya geçilmiştir. Bu anlayış sadece İlker Başbuğ’un değil, Başbakan Erdoğan’ın da düşündüğü çözüm politikası, daha doğrusu tasfiye politikasıdır. İşte bunu kabul ettirecek bir siyasal ortam hazırlamak için Kürt demokratik siyasetine yönelik operasyonlar yapılmıştır. Aslında açılım dedikleri de budur.
Açılım kod adı altında bir tasfiye politikası yürütülmüştür. Açılımın telaffuz edilişinden bugüne tek bir olumlu adım atılmadığı düşünülürse açılımın ne anlama geldiği görülecektir. Açılım politikasının telaffuzundan sonra yapılanlar sadece siyasal soykırım operasyonlarıdır. Kürt demokratik siyaset alanının daraltılmasıdır, askeri operasyonların arttırılmasıdır. Bu politikayla Kürt Özgürlük Hareketi zayıflatılarak Kürt halkının özgürlük mücadelesini tasfiye etmek amaçlanmıştır. Habur denilen olay da düşündükleri tasfiye politikası ekseninde değerlendirilmek istenmişti. Kendilerine göre Habur’u teslim almanın ilk adımı olarak düşünmüşlerdi. Ama halkın dinamik gücü görülünce, halkın özgürlük ve demokrasi isteği görülünce bu halka düşündükleri politikanın kabul ettirilemeyeceğini görerek siyasi soykırım operasyonlarını yeniden başlatmışlardır. Böylelikle Kürt toplumu kendi öngördükleri tasfiye planını kabul edecek duruma getirilmek istenmiştir. Öncüsüz, örgütsüz bırakılarak öngördükleri tasfiye politikası halka kabul ettirilecektir. Siyasi soykırım operasyonlarının amacı budur. Habur’dan sonra gerçekleştirilen çok yönlü saldırıları ve bu operasyonları başka türlü ele almak doğru değildir.
12 Haziran seçimlerinden sonra AKP hükümetinin zihniyeti açığa çıkmıştır. Milletvekillerini cezaevinde tutmuştur, Hatip Dicle’nin milletvekilliği düşürülmüştür, BDP üzerinde de yoğun bir irade kırma savaşı yürütülmüştür. Eğer AKP’nin gerçekten çözüm politikası olsaydı, 12 Haziran seçimlerinden sonra Kürt sorunu konusunda bir çözüm planı, projesi olsaydı Kürt halkıyla ve BDP ile gerilimi arttırır mıydı? Çözüm politikası olan hükümet Kürt hareketiyle, Kürt halkıyla daha yumuşak bir yaklaşım içine girerdi. Kürt toplumuyla Türk devleti ve hükümeti arasındaki gerilimi azaltmak için daha yumuşak yaklaşımlar gösterilirdi. Ama seçimden sonra halkın iradesine meydan okuyarak, halkın iradesini tanımayarak gerilimi arttırmıştır.
Kürt Özgürlük Hareketi Önder Apo’nun ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin çözüm yaklaşımlarına cevap vermeyen, çözümsüzlükte ısrar eden politikalara karşı direnişe geçeceğini açıklayınca ve düşündükleri politikaların kabul edilmeyeceği anlaşılınca siyasi soykırım operasyonları daha da arttırmışlardır. Bir taraftan askeri operasyonlar, bir taraftan basın yoluyla psikolojik savaş tırmandırılmıştır. Siyasal soykırım operasyonlarıyla bilinçli, politik güçlerin tümü zindana atılarak AKP’nin tasfiye politikasının önündeki engeller temizlenmek istenmektedir. Böylece Kürtleri bu operasyonlarla zayıflatıp mücadele edemez, tasfiye politikalarına karşı çıkamaz hale getirip kendi siyasal egemenlikçi ve kültürel soykırımcı yeni politikalarını kabul ettirmeyi hedeflemektedir. Bu siyasi soykırım operasyonlarının yapılmasının bir nedeni de öngördükleri anayasayı ve buna dayalı siyasal sistemini kabul ettirmek olduğu açıktır. Özcesi siyasal soykırımların amacı, Kürt halkının örgütlü gücünü dağıtmak, öncülerini ortadan kaldırmak, bilinçli Kürt’ü zindana atmak, toplumu da etkisiz, hareketsiz, mücadelesiz kılarak düşündükleri yeni koşullardaki siyasi egemenlik ve kültürel soykırım sistemini Kürtlere kabul ettirmektir.
Bu zihniyetin sürdüğü ve bu tür saldırıların yürütüldüğü yerde kuşkusuz Kürt sorununun demokratik siyasal yollardan çözülmesi mümkün değildir. Çünkü bu bir tasfiye harekatıdır. Kürt halkının taleplerini karşılamayı değil de klasik inkar ve imha siyasetine dayalı kültürel soykırımın yeni koşullarda sürdürülmesi hedeflenmektedir. Bunun kabul edilmesi mümkün müdür? Demokratik siyasal çözüm ilk önce demokratik anlayışı ve zihniyeti gerektirir. Demokratik zihniyet de demokratik siyasetin serbestçe örgütlenmesini ve mücadele etmesini öngörür. Demokratik siyaset alanına bu kadar saldırıdan sonra demokratik siyasal çözümden değil de irade kırma savaşından söz etmek gerekir. İrade kırma harekatının olduğu yerde de demokratik çözüm değil, teslim alma yaklaşımı vardır. Teslim alma yaklaşımının da bir demokratik çözüm olmayacağı açıktır. Teslim olunduğunda ise Türk devletinin inkar ve imha politikası çok yönlü güçlendirilerek Kürtler yeni bir imha sürecine sokulacaktır. Anlaşılıyor ki AKP’nin bu politikaları kabul edilmediği taktirde de teslim alma savaşı devam edecektir. Bunun da bir çözüm getirmeyeceği açıktır. Demokratik siyasal alana doğru yaklaşmadan, Önder Apo’ya doğru yaklaşmadan, Kürt halkının demokratik siyasi iradesini muhatap almadan, Kürt toplumunu toplumsal ve kültürel hakları olan farklı bir ulusal kimlik olarak görmeden demokratik siyasal çözümün gerçekleşmesi mümkün değildir.
Bu kadar siyasi soykırımın olduğu yerde demokratik siyasal çözümden söz etmek, çözüm olanağından söz etmek Kürt halkıyla dalga geçmektir. Hiç kimsenin de Kürt halkıyla dalga geçmeye hakkı yoktur. Bu tutuklamalardan sonra seçimlerin de demokratik siyaset yapmak için parti kurmanın ve örgütlemenin de bir anlamı kalmamıştır. Türk devleti seçilmiş olmayı da, sadece demokratik siyasetle uğraşmayı da anlamsız hale getirmiştir. Çünkü seçilenlerin önemli bir bölümü tutuklanmıştır. Dikkat edilirse Gever’den Suruç’a kadar BDP’li belediye başkanlarının çoğunluğu tutuklanmıştır. Esas olarak birkaç belediye başkanı dışında hepsi tutuklanmıştır. Amed’in birçok ilçe belediye başkanı da tutukludur. Birçok belediye başkanı ve binlerce demokratik siyasetçi tutuklanıp rehin tutulacak, ondan sonra da çözümden söz edilecek! Herkes ciddi olmalıdır. Kendilerine liberal ve demokrat diyenler de ciddi olmalıdır.  Rehin ve şantaj politikaları çözüm politikaları değildir. İrade kırma politikalarıdır, teslim alma politikalarıdır. Çözümler ise karşılıklı birbirine saygıyla, halkların iradesine saygıyla gerçekleşir. Halkların iradesine saygı duymadan, halkların demokratik siyasetini dikkate almadan, halkların demokratik örgütlenmesini ve siyasi duruşunu kabul etmeden, meşru görmeden demokratik siyasal çözüm gerçekleşemez. Bu tür siyasi operasyonların arttığı, sürdüğü bir yerde olsa olsa bir irade kırma savaşından, teslim almadan söz edilebilir. Böyle bir durumda da bir tasfiyeyi kabul ettirmek dışında başka bir şeyden söz edilemez. Bu açıdan, demokratik siyasal çözüm anlayışına gelindiğinin gösterilmesi ve demokratik siyasal çözümün oluşmasının koşularının var olduğunu ortaya koymak için her şeyden önce siyasi soykırım operasyonlarında tutuklanan herkesin serbest bırakılması ve siyasi soykırım operasyonlarına son verilmesi gerekmektedir. Bu tutuklamalarda KCK sadece bir kılıftır. Buna bir çocuk dahi inanmaz. Bilinçli oldukları ve mevcut sistemi kabul etmedikleri için bu insanlar tutuklanmıştır. Dolayısıyla bu tutuklananlar serbest bırakılmadan hiçbir tartışmanın ciddiyeti ve değeri olamaz. Bu soykırım operasyonlarını da hiç kimse göremezden gelemez.
Siyasi soykırım operasyonları bir çözümü değil, bir tasfiyeyi düşündüklerinin kanıtıdır. Kendilerine göre kamuoyuna bir çözüm olarak sunmaya çalışacakları yeni bir soykırım sistemi düşündükleri anlaşılmaktadır. Bu kadar bilinçli insan, örgütlü parti üyesi ve sorumlusu düşündükleri politikanın önünde engel olmaktan çıkarılması için tutuklanmaktadır. Bu anlayışın olduğu yerde kim demokratik çözüm iradesinden söz edebilir?  Siyasal saldırıların amacının demokratik siyasal çözümü dayatan, demokratik mücadeleyi ve demokratik siyasal çözümü isteyen Kürtleri cezaevine atıp etkisizleştirerek kendi projesini, planını kabul ettirmek olduğu açıktır. Dolayısıyla bu siyasal soykırım operasyonları sürdüğü müddetçe kim çözümden söz ediyorsa, kim AKP’nin bir çözüm politikası olduğundan söz ediyorsa o Kürtleri hiçbir şeyden anlamaz, aptal ve kendilerini akıllı sananlardır ya da Türk devletinin özel savaşının, psikolojik savaşının etkisinde ve kontrolündedirler. Eğer bu soykırım operasyonlarına rağmen AKP’nin çözüm politikası olduğuna inanan Kürtler varsa, onlar da ruhunu satmış ya da kandırılmış Kürtlerden başkası değildir. Bu kadar siyasi soykırım operasyonu o rejimin sadece baskıcı ve faşist karakterde olduğunu gösterir.
Siyasi soykırım operasyonu karşısında demokratik Kürt hareketine ne tür görev ve sorumluluklar düşmektedir?
Siyasi soykırımları kabul etmek, inkar ve imha politikasını kabul etmektir. Amaç Kürt halkının örgütlü gücünü, siyasi bilincini tasfiye etmek, iradesini kırmaksa o zaman buna karşı direnme kutsal bir direnmedir ve meşrudur. Bu açıdan bu siyasi soykırım operasyonlarını izlemek, seyirci kalmak kabul edilebilir bir durum değildir. Her siyasi soykırım saldırısı bir serhıldan ve direniş gerekçesi olmalıdır. Hatta bu tutuklamalara fırsat verilmemelidir, engel olunmalıdır. Siyasi soykırım operasyonlarını kabul etmemek, hatta Türk devletinin polisinin, savcısının, askeri-siyasi güçlerinin ve her türlü memurunun siyasi soykırım yapıldığı alanlara sokulmasını engellemek gerekmektedir. Ancak böyle bir direniş içine girmek siyasi soykırım operasyonlarını engeller. Çünkü bu operasyonlarda suç ve suçlu aranmıyor. Hangi Kürt bilinçliyse, hangi Kürt Türk devletinin politikalarına karşıysa, hangi Kürt duruşuyla, tutumuyla, söylemiyle etrafında insanları olumlu etkiliyorsa, insanları eğitiyorsa, Kürt insanını Türkiye’deki inkarcı, sömürgeci sisteme karşı duyarlı hale getiriyorsa o, Türk devleti karşısında suçludur. Türk devleti karşısında siyasal bilinçli olmak, siyasal duruşlu olmak, Türk devletinin politikalarına itiraz etmek suç gerekçesidir. Bu açıdan önü alınmadığı taktirde bütün bilinçli Kürtler, Kürtlük bilincine varmış, Türk devletinin politikalarını reddeden Kürtler zindana atılacaktır.
Tutuklamalarda gösterilen gerekçeler tamamen uydurmadır. Eylem yapacaklarmış da bundan tutuklamışlar! Öyle ki şehirlerdeki polis eylemlerinden bunları suçlu gösterecek biçiminde haberler bile yaptırmaktadırlar. Böylelikle toplumu yanlış bilgilendiriyorlar, yanlış yönlendiriyorlar. Öyle ki 12 Eylül döneminin dili olan “yasa dışı yayınlar ve dokumanlar bulunmuştur” tekerlemesi de her tutuklamada yine dile getirilmektedir. Kitapçılarda, bayilerde satılan kitaplar ve dergiler suç unsuru olarak gösterilmektedir. Eğer bu siyasi soykırım operasyonları durdurulmazsa bu tür tutuklamalar normal hale gelecektir. Bu normal kabul edilecek bir durum mudur? Siyasi soykırım operasyonları normal görülebilir mi?
Bu tutuklamalar bir tasfiye harekatıdır. Bir kültürel soykırım, Kürt halkının inkar ve imhasını gerçekleştirme saldırısıdır. İnkar ve imha, kültürel soykırım önündeki bütün dinamikleri temizleme harekatıdır. Buna karşı direnmemek, inkar ve imha siyasetinin önündeki engelleri temizleme saldırısına göz yummak olur. Bu açıdan sadece Kürt demokratik siyasetine değil, Kürt aydınlarına, yurtseverlerine, kadınına, gençliğine düşen görev, bu siyasi soykırım operasyonlarına izin vermemektir. Bu saldırılara karşı halktın tümü direniş içinde olmalıdır. Hitler faşizmi dönemiyle ilgili söylenen bir gerçek var: herkes tutuklanıp sonunda sıra bir papaza geldiğinde, papaz “bana sahip çıkacak kimse kalmamıştır” demiştir. Şimdi böyle bir siyasi soykırım operasyonu yürütülmektedir. Herkes tutuklanmaktadır. Tutuklananların kesinlikle PKK ve KCK ile ilişkisi yoktur. Kesinlikle Kürt halkının demokratik koşullarda özgürlüğünü ve demokrasisini savunan insanlardır. Hem de her türlü zorluklara rağmen demokratik siyaset alanında çalışıyorlar. Demokratik örgütlenme ve demokratik siyaset çalışmalarıyla Kürt halkının demokratik bir toplum haline gelmesini sağlıyorlar. Ancak yüz yıldır yapıldığı gibi Kürtlerin toplum olma, örgütlü olma ve bu temelde de güçlü olmasını kabul etmiyorlar. Karşısında güçsüz Kürt istiyor. Karşısında bireyi zayıf Kürt istiyor, örgütsüz toplum istiyor. Böyle bir toplum haline getirerek o toplum üzerinde siyasal egemenlik ve kültürel soykırımını sürdürmek istiyor. Bu nedenle her türlü örgütlenmeye saldırarak tutukluyor. Yüz yıldır yapıldığı gibi Kürt toplumunda ne zaman bir bilinçlenme ve örgütlenme olursa bunu baskı ve tutuklamalarla tırpanlıyorlar. Bugünkü siyasi soykırım operasyonları da Kürt halkının büyük bedeller vererek yürüttüğü demokrasi mücadelesiyle ortaya çıkardığı siyasi birikimi tırpanlamaktadır .
Bu açıdan siyasal soykırım operasyonlarına karşı kesin tutum takınılması gerekiyor. Tutuklananlar bizim irademizdir, bu tutuklamalarla bize saldırılıyor deyip bu tutuklamaları engellemesi gerekiyor. Bunun dışındaki her yaklaşım Türk devletinin siyasi soykırım operasyonlarını sonuna kadar sürdürmesini sağlayacaktır. Bu tutuklamaların sonu yoktur. Kürt halkının iradesi kırılana kadar, Kürtler teslim alınana kadar, Kürt halkı etkisiz, tepkisiz hale getirilene kadar bu saldırılar sürdürülmek isteniyor. Bunun da kopkoyu bir faşizm olduğu açıktır. Faşist iktidarlar nasıl ki bütün örgütlü güçleri, bilinçli insanları zindanlara atarak, toplumu örgütsüz ve tepkisiz hale getirmek istiyorlarsa bugün AKP hükümetinin yaptığı da budur. Nasıl ki 12 Eylül’de bütün örgütler dağıtılmış, bilinçli, örgütlü insanlar zindanlara atılmış, bu temelde de toplum örgütsüz, tepkisiz hale getirilmişse bugün Kürdistan’da siyasi soykırımlarla yapılmak istenen de budur.
Bu siyasi soykırım operasyonları 1990’ların faili meçhul cinayetleriyle eşdeğerdir. O yıllarda Kürt halkının demokratik örgütlenmeleri, bilinçli insanları faili meçhul cinayetlerle tasfiye ediliyordu. Öncüleri öldürülüyor, katlediliyor, böylelikle örgütsüz, tepkisiz Kürt toplumu yaratılmak isteniyordu. Bugün faili meçhul cinayetleri her gün her saat işlemek mümkün olmadığından faili meçhul cinayetlerin yerini siyasal soykırım operasyonları almıştır. Kuşkusuz yine faili meçhul cinayetler var. Kürt halkının her demokratik eyleminde, serhıldanında Kürt gençleri, kadınları ve çocukları yine öldürülüyor.  Her mitingde neredeyse bir iki kişinin ölümü normal hale gelmiş bulunuyor. Ama Kürt halkının demokratik mücadelesi tüm bu baskılara rağmen bastırılamadığından, susturulamadığından bu defa da bütün bilinçli insanlar tutuklanarak zindana atılıp halkın demokratik örgütlenmesi ve demokratik siyasal mücadelesi engellenmeye çalışılıyor. Dolayısıyla 1990’lı yıllarda faili meçhullerle ulaşılmak istenen hedefe bugün bu yoğun tutuklamalarla ulaşılmak isteniyor. Bu açıdan faili meçhul cinayetlere 1990’larda nasıl tepki duymamız gerekiyorduysa, onları nasıl engellememiz gerekiyorduysa, faili meçhul cinayetlere nasıl tepki duyuyorsak aynı biçimde siyasi soykırım operasyonlarına da tepki duymamız gerekiyor. Birinde can alıyorlardı, diğerinde zindana atıyorlar. Faili meçhul cinayetlerle bugünkü siyasi soykırım operasyonların amacı aynıdır. Bu nedenle zihniyet değişmemiştir. Sadece Kürt halkının mücadelesi ve dünya koşulları nedeniyle Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesini bastırmada yöntemler değişmiştir.
Bunu tüm Kürt halkının, Kürt aydınlarının, Kürt yurtseverlerinin görerek bu siyasi soykırım operasyonlarına karşı ciddi bir tutum ortaya koymaları gerekir. Bu tutuklamalara gösterilen tutum zayıf kalırsa siyasi soykırım operasyonları da sürdürülmeye devam edecektir. Geliyor istediği yerde istediği kişiyi alıp götürebiliyor. Mahallede,  sokakta kim topluma moral veriyorsa, öncüyse o tasfiye edilmek isteniyor. Bunun dışındaki tüm gerekçeler yalandır, demagojidir. 12 Eylül faşizminin insanları tutuklaması, zindana atması, baskı yapması konusunda gerekçe neydiyse, 1990’lı yıllarda faili meçhul cinayetler devlet için neydiyse, bugün de siyasi soykırım operasyonlarının yapılmasının gerekçesi budur. Arada hiçbir fark yoktur.
Kürt halkı özellikle son 40 yılda ciddi bir mücadele yürüten bir halktır. Mücadele içinde kadını, genci, yaşlısıyla tüm toplum politikleşmiştir. Hatta çocuklar bile erken yaşta politik bilince ulaşmıştır. Kürt halkının bilinci herhangi bir olaya karşı anlık tepkilerle ortaya çıkmamıştır. Kürt siyasal hareketi, Kürt halkının mücadelesi birkaç aylık ya da birkaç yıllık bir mücadele gerçeğinden ibaret değildir. Kürt halkının mücadelesi gün gün, saat saat zorluklarla acılar içinde gelişmiş, birkaç kuşak bu mücadele içinde politikleşmiştir. Bu temelde bilinçlenmiş bir halk gerçeği bir toplum gerçeği bulunmaktadır. Bu açıdan Kürt halkı her türlü tutuklamayı önleyecek güce ve dirence sahiptir. Öte yandan her tutuklanan üyenin, her tutuklanan çalışanın yeri birkaç katı doldurulmalıdır. Bu siyasi soykırım saldırılarını boşa çıkarmanın diğer yolu da budur. Kuşkusuz seçimlerin de demokratik siyasal örgütlenmelerin de bu operasyonlarla bir değeri kalmamıştır. Buna rağmen siyasi soykırım saldırılarına izin vermemek lazım, hem de demokratik siyasal alanı terk etmemek ve her tutuklananın yerine yenilerinin geçmesi gerekmektedir. Türk devletinin siyasi soykırım operasyonları ancak böyle boşa çıkarılabilir.
BDP’nin de bu tutuklamalar karşısında yaklaşımı yetersizdir. Kendi üyelerinin tutuklanmasına böyle tepkisiz kalınabilir mi? Binlerce üyesi tutuklanıyor, ama sıradan tepkiler gösteriliyor! Bu yaklaşım, bu tutuklamalara alışmaktır, hatta buna boyun eğmektir. Bir siyasal parti kendi üyelerinin, kendi yöneticilerinin, kendi belediye başkanlarının, kendi ilçe başkanlarının tutuklanmasına karşı kıyameti koparması gerekmektedir. Milletvekillerinin de kıyameti koparması gerekmektedir. Sadece bir yerde değil. Eğer Van’da bir tutuklama olduysa sadece Van ve ilçelerinde değil, bütün il ve ilçelerde zaman geçirmeden aynı anda tepkilerin gösterilmesi gerekir. Kızıltepe’de bir tutuklanma oluyorsa bütün Kürdistan ve Türkiye’de her yerde anında tepkinin gösterilmesi gerekiyor. Bu tutum tutuklamalar açısından bir ilke ve hemen gösterilmesi gereken refleks haline getirilmelidir. Demokratik siyasetçilerin ve sivil toplum örgütlerinin birinci görevi budur. tutuklamalar tepkiler bu çerçevede süreklileştirilmediği taktirde bu saldırıların sonu gelmez. Bu tutuklamaların hukukla mukukla alakası yoktur. Bizzat siyasi karardır. Zaman zaman bazı demokratik siyasetçiler “Hukuk karar vermeden Başbakan ya da AKP suçlu görüyor” diyorlar. Bu söylem yanlıştır. Sanki yargı farklı mıdır ki? Zaten gözaltına alınanların çoğu tutuklanıyor. Tutuklananlar da yıllardır içeride tutuluyor. Siyasal iktidarla yargı iç içedir. Biri kararlaştırıyor, diğeri uyguluyor. Bu açıdan hukuk tarafsız olmalıdır demek ya da yargılamalardan beklentili olmak halkı yanlış bilgilendirmektir.
BDP’nin, tutuklananlar insan hakları derneğindense insan hakları derneğinin, Eğitim-Sen’se Eğitim-Sen’in, Belediye-Sen’se Belediye-Sen’in herkesin kendi tutuklanan arkadaşlarına sahip çıkması gerekir. Tabii ki bütün sivil toplum örgütlerinin birden sahip çıkması gerekir. Demokratik siyasal alana, demokratik örgütlenmelere yönelik saldırı olduğunda tüm demokratik siyasi partilerin ve sivil toplum örgütlerinin bir araya gelerek direnişe geçmesi gerekiyor. Bundan daha meşru bir direniş olamaz. Öncülük yapılırsa halk bu direnişe destek verir. Zindanlara atılanlar gerillalar değildir, tamamen demokratik mücadele yürüten insanlardır. Klasik tasfiye harekatlarında olduğu gibi, suyu kurut balığı öldür anlayışıyla bilinçli insanlara ve halka saldırılmaktadır. Bu açıdan Kürt demokratik hareketine de demokrasi güçlerine de herkese de büyük görevler düşmektedir. Gençten, kadından çocuğa kadar herkesin bu saldırılara cevap vermesi gerekmektedir.
Diğer taraftan bu siyasi soykırım saldırılarının içeride ve dışarıda teşhir edilmesi yetersiz kalmaktadır. Dolayısıyla içeride ve dışarıda kamuoyu çalışmasının hızlandırılması gerekmektedir. Dünyada herkese bu gerçeğin anlatılması gerekmektedir. Bu kadar tutuklamanın olduğu yerde faşizm vardır. Faşizm nedir? Faşizm muhalefetine tahammül etmeyen, muhalefetini bastırandır. Kürdistan’da açık açık hiçbir muhalefete tahammül edilmiyor, bastırılıyor. Milletvekili ve bazılarına biraz göz yumuluyor. Bu da aslında psikolojik savaş gereğidir, özel savaş gereğidir. Dünya halklarını aldatmak içindir, insanları aldatmak içindir. Milletvekilleri ve bir kısım demokratik siyasetçi serbest bırakılıyor, ama esas gövde tutuklanıyor, tasfiye ediliyor ve etkisizleştiriliyor. 1990’larda Kürtler üzerinde her türlü zulüm ve baskı uygulanırken Azadiya Welat’ın basımına engel olmuyorlardı. Bu yıllarda diplomatlar Azadiya Welat’ı ceplerinde taşıyorlardı, “bakın bizde Kürtçe serbest” diyorlardı. Bugün de milletvekilini mecliste tutarak, kitap basımına ve basının faaliyetlerine sınırlı izin vererek, TRT6’yı sürekli dillendirerek bu operasyonların üstünü örtmek istiyorlar. Kuşkusuz meclis de başka platformlar da mücadele yeri olmalıdır, ama milletvekillerine dokunulmuyor diye sanki normal demokratik mücadele imkanı varmış gibi yaklaşmak ve bu tutuklamalara yetersiz tepki vermek kabul edilemez.
1994 Mart ayında milletvekillerin tutuklanmasına bir siyasi darbe olarak bakılmaktadır. Şu andaki tutuklamalar 2 Mart siyasi darbesinden aşağı kalır değildir. Hatta birçok yönüyle ondan daha ağır bir saldırıdır. Belirttiğimiz gibi bu tutuklamalarla 1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetler eşdeğerdedir. Ancak 1994 darbesini dillendirenler, geçmişteki faili meçhul cinayetlere yanlış diyenler her nedense bu saldırıları normal karşılamakta ya da çok zayıf bir tepkiyle geçiştirmektedirler. Bu durum Türkiye’deki zihniyetin çok fazla değişmediğinin kanıtıdır. Hala kendine yazarçizer diyen birçok kesim 1990’lı yıllarda olduğu gibi devletini ve hükümetini esas almaktadır. Örneğin son tutuklamalar yapıldığı gün Mehmet Ali Birand’ın sunucusu olduğu Kanal D haberlerinde bu tutuklamaların veriliş tarzı gerçekten de alçakçaydı. Bu haberin Mehmet Ali Birand tarafından hazırlanmadığını biliyoruz. Mehmet Ali Birand daha önce biz hep topluma yalan söyledik, yalan haberler yaptık diyerek itirafta bulunmuştu. Ancak kendisinin sunuculuğunu yaptığı haber içinde hazırlanıp sunulan haber tam da kendisinin itiraf ettiği döneme uygun bir haber veriliş tarzıydı. Türkiye’de yazarlar, çizerler ve sunucular bu duruma düşürülmektedir. Bu durum ister istemez Mehmet Ali Birand’tan da çok şey alıp götürmektedir. KCK tutuklamalarına yaklaşım Türkiye’deki basının durumunu açıkça ortaya koymaktadır. Aydın ve yazarların kaç ayar olduğunu göstermektedir. Özellikle kendini liberal olarak tanıtan yazarçizer takımının AKP faşizminin meşrulaştırıcısı ve savunucusu olduğu daha net ortaya çıkmıştır.


Siyasi soykırım operasyonların arttığı dönemde BDP meclise girme kararı aldı ve meclise girdi. Önümüzdeki dönemde meclise nasıl bir mücadele yürütülmesini bekliyorsunuz? Bu tutuklamaların olduğu ortamda BDP siyasi olarak ne yapabilir?

Şu açıktır ki AKP hükümetinin demokratik çözüm niyeti olmadığı ve demokratik anayasa yapma yaklaşımı bulunmadığı için seçimden sonra Kürt demokratik hareketiyle yumuşama ve uzlaşmayı değil, gerilimi tercih etti. Eğer gerçekten demokratik çözüm ve yumuşama niyeti olsaydı milletvekillerini serbest bırakırdı. Hatip Dicle’nin milletvekilliğini düşürmezdi. 12 Haziran seçimlerinden sonra AKP hükümetinin bu yaklaşımı aslında başlı başına onun niyetini ve politik yaklaşımını ortaya koymaktadır. Bu açıdan neden gerilim arttı, neden BDP yemin içmedi, meclisi boykot etti? Neden çatışmalar başladı? Neden görüşmeler vardı da sonuç alınamadı da çatışmalar daha şiddetlendi? Sorularının cevabı aranacaksa, bunların cevabı 12 Haziran seçimlerinden sonra hükümetin ortaya koyduğu tutumdur. Kuşkusuz başka etkenler de vardır, ama AKP’nin seçimlerden sonraki tutumu bu soruları cevaplamaya yeterlidir.
BDP’nin meclise gitmeme kararı doğruydu. Tutum konulması gerekiyordu. AKP’nin politikalarının teşhir edilmesi gerekiyordu. AKP’nin çözümden değil de gerilimden yana olduğunu, çözüm politikası olmadığını ortaya koymak için bu tutum gerekliydi. Bu tutum çerçevesinde AKP’nin öngördüğü anayasanın da bir çözüm anayasası değil de BDP’yi ve Kürtleri zayıflatarak Kürtlere ve demokrasi güçlerine kabul ettirilmek istenen bir anayasa olduğunu ortaya koymak açısından da boykot haklı ve yerindeydi. Tepkisiz kalmak, bu tutuklamaları da Hatip Dicle’nin milletvekilliğinin düşürülmesini de normal görmek olurdu. AKP’nin politikalarının kabul edilmeyeceği, bu tür yaklaşımların normal görülmeyeceğini, bu tür tutumlara karşı mücadele edeceğini ortaya koyması açısından BDP’nin böyle bir karar alması gerekiyordu.
Kuşkusuz siyasi soykırım operasyonlarının olduğu ortamda böyle bir karar almanın zorlukları var. Nitekim birçok yerde il-ilçe meclisleri, konseyleri daha son tutuklamalar olmadan önce bile BDP’ye meclise gitmeme çağrısı yaptılar. Onların bu çağrısı da anlaşılırdır. Gerçekten demokratik siyasetçilerin bu kadar tutuklandığı, siyasal soykırıma uğratıldığı yerde meclise gidilmesine kuşkuyla bakılması yabana atılacak bir yaklaşım değildir. Meclis, demokratik siyaset alanlarından biridir, bir parçasıdır. Bu açıdan demokratik siyaset alanının esasını, tabanını, kökünü, il ve ilçe örgütlerini, yönetimlerini tümden zindanlara atılması, ama gelin mecliste siyaset yapın denilmesi trajikomik bir durumdur. Neredeyse tüm belediye başkanları ve parti yöneticileri tutuklanıyor. Ama mecliste BDP’nin demokratik siyaset yapacağı ve siyasi kararları etkileyeceğinden söz ediliyor. Bunun tabii demokratik zihniyetle, demokratik siyaset anlayışıyla alakası yoktur. Çünkü partiler örgütleriyle vardır. Partiler il ve ilçe yöneticileriyle vardır. Toplumdaki örgütlü güçleriyle vardır. Zaten o örgütlü güçlerle meclise taşınmışlardır. Bunları ortadan kaldırarak meclise gel demelerinin samimiyetle alakası olmadığı açıktır.
Bu açıdan siyasi soykırım operasyonlarının olduğu dönemde meclise gitmek, kuşkusuz toplum açısından sindirilmesi zor bir durumdur. Bir yönüyle sanki bu tutuklamalar normal görülüyormuş gibi bir yansıma ve algı yaratabilir. Nitekim böyle yorumlayanlar da olmuştur. Ancak mevcut durumda AKP ve devletin politikalarına karşı bir mücadele yürütülmesi de gerekir. Artık çok yönlü, çok boyutlu bir mücadele dönemine girilmiştir. Bu açıdan BDP’nin meclise girme kararını anlayışla karşılıyoruz. Kuşkusuz o meclis Selahattin Demirtaş’ın ve demokratik çevrelerin belirttiği gibi AKP’nin meclisi değildir. Oraya da AKP’nin icazetiyle gitmemişlerdir. Halkın oylarıyla seçilmişledir ve oranın asıl üyeleridirler. Birilerinin isteğiyle, rızasıyla, onayıyla orada değillerdir. Bu açıdan milletvekillerinin o meclise gitmeleri, o meclisi demokratik siyasal mücadele alanına getirmeleri konumları gereğidir.

Kuşkusuz bu mecliste başta siyasal soykırım operasyonlarının ne anlama geldiğinin ortaya konulması ve AKP’nin faşist zihniyetiyle mücadele edilmesi gerekmektedir. AKP’nin kendine göre anayasa yapma çalışmalarına karşı halkın, demokrasi güçlerinin sesini ortaya koymaları kuşkusuz anlamlı olacaktır. Bu yönüyle meclise girmek daha boyutlu bir mücadeleyi göze almak anlamına gelmektedir. Bir taraftan meclisteki muhalefeti etkin yapmak, diğer taraftan toplumdaki muhalefeti yürütmek, ikisini birleştirmek önemlidir. Bu temelde de meclis üzerinde, hükümet ve devlet üzerinde belirli bir etki yaratma çabası yürüteceklerdir. Bunun da mücadelenin bir parçası olduğu kabul edilmelidir. Alınan kararlar çerçevesinde BDP’nin desteklenmesi, BDP’nin hem mecliste hem dışarıda daha etkili siyasal mücadele yapmasına destek verilmesi gerekmektedir. Duygusal yaklaşımlar ve tepkiler anlaşılırdır, ama doğru değildir. Önemli olan mecliste doğru tutum takınılması ve mücadele edilmesidir.
Kuşkusuz BDP’nin meclise girmesi, mecliste mücadele etmesi, yine dışarıda mücadelesini olanaklar çerçevesinde yürütmesi siyasal soykırım operasyonlarına sessiz kalacağı anlamına gelmemelidir. Meclise girme, siyasal soykırım operasyon saldırılarına karşı mücadeleyi daha da etkili bir biçimde sürdürme anlamına gelmelidir. Kesinlikle siyasal soykırım operasyonları meşrulaştırıcı, içine sindirici bir yaklaşım içine girilmemelidir. Biz BDP’nin meclise girmesi kararını saygıyla karşılıyoruz. Öyle belirtildiği gibi BDP’ye meclise girme diye bir uyarı gönderdiğimiz doğru değildir. Kesinlikle böyle bir yaklaşım içinde olmadık. Baştan itibaren kararlarını kendilerinin vermesi gerektiğini, ne doğru ne yanlışsa kendilerinin bu karara varmasının doğru olacağını kamuoyuna açıkladık. Kuşkusuz alacağı kararın da sorumlusu kendileri olacaktır. Bu açıdan BDP’nin kendi mücadelesini, kendi imkanları ve kendi doğrultusunda sürdürmesi açısından kararların kendilerinin vermesi kadar doğal ve doğru bir şey olamaz. Kuşkusuz bu kararın da aldığı tüm kararların da sorumluluğu onlara ait olacaktır. Onlar da bu sorumluluğun bilincinde olarak kararlarına uygun bir mücadele yürüteceklerdir. Biz buna inanmaktayız. Bu yönüyle kararlarına ilişkin öncesinden de sonrasından da bir olumsuz yaklaşımımız olmadı.
Sadece eleştirebileceğimiz bir nokta vardır: siyasi soykırım operasyonlarına rağmen AKP ile ilişkilerin normal süreceğini söylemek doğru değildir. Bu soykırım operasyonlarına rağmen bir görüşme ve müzakere olursa bu siyasal soykırımın operasyonlarını göz önüne almadan bu görüşme ve müzakerelerin sürdürüleceğini belirtmek doğru bir yaklaşım değildir. Diyalog da olabilir, görüşme de müzakere de olabilir, ama bu siyasal soykırım operasyonları sürdüğü müddetçe, siyasal soykırım operasyonunda tutuklananlar içeride kaldığı müddetçe görüşmeler de müzakereler de sağlıklı yürümez. Bu siyasi soykırım operasyonları demokratik siyasete de demokratik çözüme de saldırıdır. Hem Kürt siyasetçileri tutuklanacak, iradesi kırılacak, zayıflatılacak, ondan sonra gelin müzakere yapalım denilecek, böyle bir şey olabilir mi? Selahattin Demirtaş haklı olarak “siz zindana atılmış bir BDP ile mi müzakere yapacaksınız?” diyerek AKP’nin samimiyetini sorgulamıştır. Çoğunu zindana at, sadece milletvekillerini ve birkaç tane yönetici bırak, ondan sonra ben siyasetle müzakere edeceğim de! Bu gerçekten samimi ve iyi niyetli bir yaklaşım değildir. BDP ile demokratik ilişki kurma anlayışı değildir. Bu tamamen bir özel savaş politikasıdır, bir tasfiye politikasıdır, irade kırma politikasıdır, bir dayatma politikasıdır, bir teslim alma politikasıdır. Bunun da herkes tarafından bilinmesi gerekir. BDP de bunu bilmektedir.
BDP eşbaşkanı AKP’nin politikalarının ne anlama geldiğini açıkça ortaya koymuştur. Tutukla, irade kır, ondan sonra da görüşeceğim de! Böyle bir görüşme anlayışı, böyle bir müzakere anlayışı, siyasal güçlerle ilişki anlayışı olabilir mi? Bu açıdan eğer demokratik çözüm olacaksa, müzakere olacaksa şunu belirtmeliyiz ki, bu siyasi soykırım operasyonları ortamında ne sağlıklı müzakere olur ne de çözüm olur. Bu ortam mücadelenin daha da sertleşmesi ve şiddetlenmesini beraberinde getirir. Çünkü bu tutuklamalar irade kırmak için yapılmaktadır. O zaman Kürt Özgürlük Hareketi de bu irade kırma savaşına karşı mücadelesini daha da yükseltir. AKP el altında olan insanları tutukluyor. O zaman el altında olmayan insanlar, gerillalar, başka alanlarda mücadeleyi yükseltir. Legal, yasal insanları, evini bildiği ve kontrol altında olan insanları al tutukla, böyle bir savaş yürüt, o zaman el altında tutamadığın insanlar da buna karşı mücadeleyi sürdürür, savaşı geliştirir. Bu durumda hangi çözüm süreci ortaya çıkabilir? Bu açıdan bu tutuklamaların olduğu ortamda gerçekten de mücadele çok karmaşık hale gelmiş bulunmaktadır. Bunun herkes tarafından bilinmesi gerekmektedir.
Önümüzdeki dönemde meclis önemli bir mücadele yeri haline gelebilir. Kürt halkı bunu beklemektedir. Yeni anayasa yapım süreci başlamıştır. Kuşkusuz Türkiye’nin eski anayasası iflas etmiştir. Eski anayasa meşruiyetini kaybetmiştir. Yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Bunu Türk devleti de görmektedir. AKP yeni bir anayasa yapmak istemektedir, ama bu anayasa demokratik çözümü sağlayacak bir anayasa olarak düşünülmemektedir. AKP’nin demokratik bir anayasa yapma niyeti de anlayışı da yoktur. BDP başta olmak üzere herkesin bu gerçeği bilmesi gerekiyor. Meclis de demokratik siyaset alanlarından biridir. Belki de önümüzdeki dönemde en fazla da AKP’nin bu demokratik anayasa düşünmeme, kendine göre anayasa yapma anlayışını teşhir etme platformu olacaktır. Önümüzdeki dönemde demokrasi güçlerinin, Kürt demokratik hareketinin en fazla teşhir etmesi gereken, ortaya koyması gereken durum, AKP’nin bu anayasa yapım anlayışıdır. AKP kendine göre düşündüğü bir anayasa yaparak Kürtler üzerinde siyasi egemenlik ve kültürel soykırımı yeni koşullarda sürdürecek yeni bir siyasal sistem oluşturmaya çalışmaktadır. Bu açıdan mecliste tüm demokratik siyasetçilerin AKP’nin politikalarına karşı mücadele etmesi, toplumu aydınlatması, Kürt halkıyla demokrasi güçlerinin bir araya getirilerek AKP’nin politikalarına karşı mücadele etmesi gerekmektedir. BDP’nin, Blok’un meclise girmesi bu açıdan önemlidir.
Blok’un çatı partisi haline gelmesi bu süreçte daha da önemli hale gelmiştir. Türkiye’nin ihtiyacı olan Kürt sorununu çözerek Türkiye’yi demokratikleştirecek yeni bir anayasa yapımı açısından önümüzdeki dönemde bir demokrasi hareketiyle mücadele yürütülmesi gerekmektedir. Çünkü Kürt sorunu bir yönüyle de anayasa sorunudur. Kürt sorununu yaratan 1924 anayasasıdır. 1924 anayasasından bugüne kadarki anayasalar aslında Kürt sorununu derinleştiren, çözümsüz bırakan anayasalardır. Bırakalım çözümsüz bırakmayı, Kürtleri yok etmeye yönelmiş bir anayasadır. Şu anda da Türk devletinin bu anlayışı değişmemiştir. Erdoğan’ın bir gün Kürt vatandaşlarım dediğini duydunuz mu? Hep Kürt kökenli vatandaşlarım diyor. Geçen gün Batman’a giden Fatma Şahin ilk önce Kürt vatandaşlarım dedi, yanlış yapmış olacağını anlamış olacak ki, hemen Kürt kökenli vatandaşlarım diyerek bu yanlışlığını düzeltti. Hiçbir gün Türk kökenli vatandaş denildiğini duydunuz mu? Türk halkına seslenmişlerdir, Türklere seslenmişlerdir. Ama Kürtlere seslendiği zaman Kürt kökenli vatandaşlarımız denilmiştir. Yani kökeni Kürt, ama Türk’tür. Zaten onun için tek millet demektedirler. Hala düşündükleri de yapmak istedikleri de Kürtleri yok ederek tek millet haline getirmektir. Onun için tek millet anlayışı, tek bayrak anlayışı, tek devlet anlayışına bu kadar sarılmaktadırlar. Hala Türkiye Başbakan’ının ya da bir AKP yetkilisinin Kürdistan dediğini duydunuz mu? Türkiye’de herhangi bir siyasetçinin Kürdistan dediğini duydunuz mu? Kürdistan kavramını kabul etmeden hangi Kürt çözümü olacaktır? Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın adının Kürdistan olduğunu kabul etmeden nasıl Kürt sorununun çözüldüğü ve adım atıldığı söylenecektir? Bu konuda İran bile yaşadığı coğrafyayı Kürdistan olarak kabul ederken Türkiye hala Kürdistan kavramını kullanmaktan bilerek kaçınmaktadır. Ama buna rağmen bazı işbirlikçi uşak Kürtler, Kürt kökenli vatandaşlarım diyen Erdoğan’a, Kürtlere karşı inkar ve imha siyasetini sürdürmesi konusunda meşruiyet kazandırmaktadırlar; meşruiyet aracı olmaktadırlar.
Biz kesinlikle BDP’nin iradeli, onurlu bir muhalefet yapacağını düşünüyoruz. Kürt kimliğinin anayasada güvenceye alınmasından ve Kürtlerin kendi kendini yönetmesi konusunda taviz vermeyeceklerdir. Anadilde eğitim ve çok dilli yaşamdan taviz vermeyeceklerdir. Kürt sorununun gerçek ve kalıcı demokratik çözümünü dayatmaya çalışacaklardır. Bu temelde biz hem BDP kökenli milletvekillerin, hem Şerafettin Elçi’nin hem Altan Tan’ın hem de diğer sosyalist milletvekillerin bu konuda ilkeli davranacağını, Kürtlerin temel haklarından, dolayısıyla Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesinden taviz vermeyeceğine inanıyoruz.

Önderlik Gerçekliğinde Doğuş

  

 Önderlik Gerçekliğinde Doğuş

Önderlik gerçeği ile PKK gerçeği yüzde yüz aynı değildir, ama ayrı da değildir. Önderlik zayıflıklar ve düşüşlerden kendisini arındırmıştır.

Önderlik Gerçekliğinde Doğuş

Cemil Bayık

Bizde Önderlik gerçeği iki bölüm biçiminde ele alınabilir. Birinci bölüm, Önderliğin doğuşu ve gelişimi; ikinci bölüm ise, Önderliğin tarzıdır. Önderliğin doğuşu ve gelişimi, kendi içinde üç bölüme ayrılmaktadır. İlki Önderliğin doğuşudur. Önderliğin doğuşu, iradesi dâhilinde gelişme gösteren bir süreç değildir. Yedi yaşından başlayarak, PKK’nin temellerinin atıldığı sürece kadar ki döneme tekabül eder. Biz buna ‘Önderliğin birinci doğuşu’ diyoruz. ‘İkinci doğuş’ süreci ise, PKK’nin temellerinin atıldığı süreçten başlayarak, uluslararası komploya kadar devam eden dönemi ifade eder. ‘Üçüncü doğuş’ da, İmralı’dan başlayan ve günümüze kadar gelen süreci kapsar.

Önderlik nedir? Önderlik; milletin, sınıfın, cinsin ve toplumun her yönü ile anlamlandırılmasıdır. Önderlik, değerler sistemidir. Önderlik, bulunduğu an ve koşullarda olanı zorlayandır, ileriki süreci bunlar üzerinden geliştirendir. Kişide özellikle halkı ve tarihi, genelde de toplumu kendinde gerçekleştirmektir. APOCU Önderlik, Kürdistan’da geliştirilen çarpıtma ve saptırmalara karşı, toplumun en alt kesimini esas alıp güçlendirmek ve bulunduğu konumdan kurtarmaktır. Önderlik; demokrasi, özgürlük, adalet ve barışın savunuculuğunu yapan, bu konuda gelişmeler kaydedendir. APOCU Önderlik, tarihin her döneminde halkların direnişlerini esas alan, onu geliştiren ve pratikte uygulayandır. APOCU Önderlik, egemenliği meşrulaştıran önderliklere karşı halkların ve özgürlüklerin önderini ortaya çıkarandır. APOCU Önderlik, Doğu-Batı önderlerinin olumlu yönleri ile sentezlenmesidir. APOCU Önderlik, devlet-iktidar ve savaş üzerinden rant elde eden önderlere karşı, kendinde demokratik komünal değerleri esas alandır. Demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü toplum paradigmasını esas alandır.

Kürtlerde Önderlik Sorunu

Kısa bir şekilde Kürdistan’da önderlikler üzerinde durmak gerekir. Kürt tarihine baktığımızda, klasik ve modern olmak üzere iki faklı önder biçimiyle karşılaşırız. Önder APO ise, bu konuda yeni bir önderlik yaratmıştır.  Kürt halkı yüzyıllarca dışarıdan gelen saldırı ve işgallere karşı durmuştur. Direnişini aşiret ve kabile biçimleriyle ortaya koymuş ve günümüze kadar getirmiştir. Kürtlerin bu direnişlerinde zaman zaman işbirliği içerisinde oldukları görülür. Dışarıdan gelen saldırılara karşı, bazen de tek başlarına mücadele ettikleri olmuştur. Bu kabilelere günümüzde de rastlamak mümkündür, fakat ilk başlardaki gibi güçlü değildir. Birçok özelliğini kaybetmiş, değişime uğramış, yozlaşmış, fakat yine de Kürdistan’da varlık gösterebilmiştir.

Köleci dönemde Kürtler, Asurilere karşı Babillilerle ittifaka girmiştir. Kürtler, Asur tehlikesini ancak böyle ortadan kaldırabilmişlerdir. Yine bir dönem Kürtlerin Persler ile ittifaka girdiği biliniyor. Kürtlerin tarihini araştırdığımızda, Kürtlerin Osmanlı dönemine kadar da daima ittifaklar içerisinde olduğu gerçekliği karşımıza çıkar. Kürtler yaşamlarını devam ettirebilmek için ittifaklara girmişlerdir. Osmanlıların bölgede hakimiyetlerini kurmaları ve İslamiyet’in yayılım göstermesiyle birlikte, Kürtler artık Osmanlılarla hareket etmeye başlamıştır. Kürt toplumu bu süreçte kimi değişimler yaşamıştır. Sınıflaşmanın güç kazanmasıyla, Kürt egemenlerinde de değişimler yaşanmıştır. Kürt egemenleri eskiden olduğu gibi güçlerini toplumda bulmamışlardır. Kürt egemenlerinin Osmanlılarla girdiği ittifak, daha önce Babil ve Perslerle girilen ittifak gibi değildir. Babil ve Perslerle gerçek bir ittifak yapılmıştır. Fakat Kürt egemenlerin Osmanlılarla girdikleri ittifak tümüyle Osmanlı’nın hizmetine girmeyi amaçlamıştır. Kendi menfaatlerini de bu biçimi ile korumak istemişlertir. Bu durum Kürt toplumunda önemli bir değişimi ifade eder. Bu değişimle birlikte Kürt toplumu özgürlüğünü kaybettiği gibi, Kürt önderliği de önderlik olmaktan çıkmıştır. Artık tümüyle dışarı gücün hizmetine girmiş reel bir durum söz konusudur. Bu nedenle Kürt toplumunda önderlik, İslamiyet ve Osmanlılarla birlikte zayıflamıştır.

Eğer bir toplum önderliğini kaybederse ya zayıf düşer ya da ortadan kalkar. Kürtler ortadan kalkmadı ama çok zayıfladı. Kürtlerin bu konuma gelmesinin temel nedeni, önderliğini kaybetmesidir, öndersizdir. Bu durum Kürt toplumunun üst tabakasında ihanetçiliği geliştirirken, alt tabakada yani ezilen kesimde yoksulluğun boy göstermesine neden olmuştur. Alt toplum demokratik komünal değerleri daima korur. Kürt egemenleri ise kendilerini bu değerlerden kopararak, ihaneti geliştirdiler. Bu, Kürt toplumunda önemli bir değişimi ifade ediyor. Günümüzde yaşanan sorunların nedenleri, kaynağını buradan almaktadır. Kürt egemenleri, Kürtleri ortadan kaldırma rolüne soyunmuştur. Çünkü esas aldığı ihanettir. Egemenlerin yanında kendi halkına karşı savaşmak, en büyük ihanettir. Kürt egemenlerinin önderlikleri Kürt önderlikleri olmadığı gibi, önderlikleri Kürt önderliklerini ortadan kaldırma arayışı içerisine girmiştir. Esas aldıkları egemenlerin siyasetidir. Bu zeminde Kürt toplumunda sahte önderlikler de ortaya çıkmıştır.  Bu yüzden Kürt egemenlerinin önderlikleri sahtedir, egemenler ile birliktedir, düşmanla hareket edendir, halklara karşıdır. Halk için hiçbir değer oluşturmazlar. Kürt egemenleri menfaatlerini sistem egemenlerinde buldukları için daima halkın karşısında olmuşlardır.

Bu durum aynı zamanda Kürtleri ideolojisiz, felsefesiz, siyasetsiz, örgütsüz bırakmıştır. Bu da ciddi sorunları yaşamak, imha olmak anlamına gelir. Önder APO, Kürtlerin önderlerini kaybetmesi ve imha olma konumuna gelmesine müdahale etti. Önder APO’nun çıkışı, Kürtlerin ortadan kalmasına müdahale etmenin sonucudur. Önderler istendiği zaman ortaya çıkmaz. Eğer bir toplumda büyük bir düşüş olmuşsa, çelişkiler derinleşmişse, ahlaksızlık büyümüşse, var olan düzen yaşanılmaktan çıkmışsa önderlerin ortaya çıkma zemini oluşmuştur demektir. Bunu gören, hisseden, yaşayan, onun duygu, düşünce, örgüt, eylem, yaşam, ahlak, kültür ve iradesini kendinde geliştiren kişiler ancak bu soruna cevap olabilir. Demek ki önderlikler böylesi koşullarda ortaya çıkıyor. Eğer toplumun tüm varlık koşullarının ortadan kaldırıldığı bir zamanda önderlikler ortaya çıkmazsa, orada halk kaybetmiş olur. Yine bu zeminde ortaya çıkacak bir önder, tarihi terine çevirme imkânını elinde bulundurabilir. Zaten tarihin seyrini değiştiremeyen ortaya çıkmazsa, o halk kaybetmeye mahkûm olur. Tarih bu konuda örneklerle doludur. Önderi olup savunamayanlar da kaybetmeye mahkûmdur. Önderliklerini güçlendiremeyenler ise sorun yaşamışlardır. Bu yüzden önderliksiz yaşam olmaz. Halklar için önderlik, yaşamanın nedenidir. Kürtler bunu bugün daha iyi anlıyor. Eğer ki Kürtler, bugün “Önderliksiz yaşam olmaz” diyorlarsa, nedenini bu gerçeklikte yatmaktadır. Çünkü ölümden Önderlik ile kurtulduklarını gördüler. Ayağa kalkmaları ve yaşamaları Önderlik sayesinde oldu. Önderlik ortaya çıkmayana kadar, Kürtlerin değerleri ayaklar altındaydı. Kimse bunun hesabını sormuyordu. Kürtler var mı, yok mu bunun hesabı bile yapılmıyordu. Önderlik vermiş olduğu mücadeleyle Kürt halkına kimlik kazandırdı. Yozlaştırılan değerleri korudu.

APOCU Önderlik, demokratik komünal yaşam anlayışını benimsedi. İnsanlığın tarih boyunca demokrasi, özgürlük, adalet, barış ve eşitlik için savaşması ve bunun sonucu olarak değerlerin yaratılmasını, Önder APO esas aldı. Önder APO bu değerleri bilim ve teknikle birleştirdi. Önder APO doğuşunu bu zeminde gerçekleştirdi. Bu yüzden Önder APO’nun doğuşu büyük olduğu gibi,  yaşanan gelişmeler de büyük çıkışlar sağladı. Önder APO’nun toplumda değişimler yaratması, kaynağını buradaki güçten alıyor. APOCU Önderlik her ne kadar Kürdistan’da ortaya çıkmışsa da, dar anlamıyla sınıf, ulus, cinsiyet, din, bilim ve milliyet gibi oluşumlar üzerinden gelişme göstermemiştir. Tam tersine, bunlarla savaş halinde olunan bir süreçte doğuş gerçekleşti. Bu yüzden Önder APO, dar anlamıyla bir önder değildir. Sadece Kürdistan önderi değildir. Eğer önderliksel çıkışında sadece Kürtleri esas almış alsaydı, Kürtler içerisinde de salt bir sınıfı benimseseydi ya da bir cinsin, dinin, mezhebin savunucusu olsaydı, hiçbir zaman önderliksel doğuşu ve çıkışı bu denli büyük olmazdı. APOCU Önderlik alt toplumu yani ezilen toplumu, bunun yanında demokrasi, özgürlük, adalet, barış ve eşitliği kendisi için vazgeçilmez olarak gördü. Önder APO böylesi kapsayıcı önder özelliklerinden dolayı, Kürdistan ve Ortadoğu sınırlarını aşarak tüm insanlığa hitap eder konuma geldi. Eğer bu gerçekliği iyi anlayamazsak, Kürdistan’daki Önderliği, PKK’deki Önder APO önderliğini anlayamayız.

Önderliğin Birinci Doğuş Aşaması

Önderliğin birinci doğuş aşamasına değinmek gerekir. Önder APO’nun gözlerini dünyaya açtığı ortam, daha önce neolitik devrimin yaşandığı bir yerdir. Neolitik devrim, insanlık tarihinde önemli bir yere sahiptir. Yapılan araştırmalara göre de neolitik devrimin merkezi Urfa’dır. Önder APO Urfa’da dünyaya geldi. Yani neolitik devrimin merkezinde dünyaya geldi. Neolitik devrimin etkileri halende o bölgede yaşanmaktadır. Dünyaya geldiği köyde neolitik devrimin etkileri kimi yönleriyle şuan bile yaşanmaktadır. Tabii o bölgede sadece Kürtler yaşamamaktadır. Kürtlerle birlikte Ermeni, Asurî, Türk ve Türkmenler de vardır. Bu da bir zenginliktir. Sadece bir halk içinde dünyaya gelmekle, birkaç halk içinde dünyaya gelmek arasında büyük fark vardır. Çünkü farklı halklardan, kültürlerden alacağın, senin zenginliğin olacaktır. Önderliğin dünyaya geldiği bölgede aşiret, kabile, aile, din ve çeşitli mezhepler bulunmaktadır. Bu konuda da bir zenginlik var. Farklı sınıflar da bölgede yaşamını sürdürmektedir. Bu sınıflar arasında çatışmalar var, kişi ve toplum, cinsler, toplum ile devlet, alt ve üst toplum arasında yaşanan ciddi çelişkiler söz konusudur. Ekoloji ve kültür çelişkileri yaşanmaktadır. Önder APO, tüm bu çelişkilerin yaşandığı bir köyde dünyaya geldi. Önderliğin dünyaya geldiği bu bölge, içerisinde birçok çelişki ve zenginliği barındırmaktadır. Bu çelişki ve zenginliklerin Önderliğin şekillenmesinde ve gelişmesinde etkileri vardır. Önderliğin temelinin dar olmaması, düşüncelerinde evrenselliği yakalaması, bu gerçeklik ile bağlantılı bir durumdur. Önderlik edinmiş olduğu evrensel karakteri, dünyaya geldiği ortamdan almıştır. Böylesi bir yerde dünyaya gelmeseydi, evrenselliği bu denli yakalaması zorlu olacaktı, ya da çok zayıf bir evrensellik kendisini gösterecekti.

Önderlik daha yedi yaşındayken etrafındaki yaşamı yaşam olarak kabul etmedi. Herkesin yaşam olarak kabul ettiğini Önderlik kabul etmiyordu. Önderlik, “Var olan yaşam, yaşam değildir. Yaşama ihanet edilmiştir” dedi. İhanet edilen yaşamda da yaşanmaz. İhanete uğrayan yaşamı kabul etmek, ihanet etmek demektir. Bu yüzden “yaşama ihanet edilmiştir, bu yaşama yaşam demem, bu yaşamı yaşamam” dedi, Önderlik. Mademki yaşama ihanet edilmiştir, bu yaşamda yaşanmaz. O zaman yaşam nedir? Yaşanan çelişkiler Önderliği yaşamı sorgulamaya götürmüştür. Önderlik, yaşam adı altında yaşanan yaşamın zehir olduğunu görmüştü. Bu yaşam her gün öldüren yaşamdır. İçerisinde moral, güzellik, coşku yoktur. Her gün öldüren bir yaşamdır. Bu yüzden Önderlik var olan yaşamı reddediyor. Peki, bunun alternatifi nedir? Zaten Önderliğin daha sonraki süreçlerde üzerinde rafineleşeceği konu bu olmaktadır. Önderlikte yaşama tutku düzeyinde olan bağlılık, kaynağını buradan alır. Önderlik daha bu dönemde özgür yaşamı esas alıyor. Tabii özgür yaşam için de arayışlar içerisine giriyor. Önderlik, “bu yaşam, yaşam değildir, kabul etmiyorum” diyerek kendi alternatifini arama arayışına girdi. Önderlik var olan yaşamı kabul etmediği için de, özgür yaşam alternatifini geliştirmek istedi.  Eğer alternatif yaşamı geliştirse onu yaşayacak. Alternatif yaşamı geliştiremezse de, var olan yaşamı yaşamayacaktı. Önderlik, bu yüzden alternatif yaşam arayışı içerisinde olacak ve herkesi de buna çekmek isteyecekti. Tarihe baktığımızda, insanlar var olanı kabul etmediklerinde, arayışlara girmiş ve inzivaya çekilmişlerdir. Dervişler, peygamberler örneği böyledir. Kendilerini var olan yaşamın etkilerinden kurtarmak için, o yaşam ile tüm ilişkilerini kesmişlerdir, kİ alternatifini de geliştirebilsinler. İnzivaya çekilenlerin esas aldıkları budur. Önderliğin yaşama ilişkin alacağı karar, peygambervari olacaktır. Ya var olan yaşama alternatif bir yaşam oluşturarak herkesi bu yaşama çekecek, ya da inzivaya çekilecek. Önderliğin verdiği karar buydu.

Yaşam, ancak toplumla mümkün olabilir. İnsanlık, toplumsallık dışı bir yaşamı benimseyemez. İnsan, ancak toplumu ile insan olabilir. Yaşam toplumla var olabilir. İnsanlık için bunun dışında bir yaşam olamaz. Önderlik daha bu dönemde “kendi toplumsallığımı nasıl oluşturacağım?” arayışı içerisine girmiştir. Yaşanan toplumsallık isim olarak toplumsallık olabilir, fakat içerik bundan uzaktır. Zaten böyle oldu mu da, ölümü her gün yaşamış oluyorsun.

Egemenler Kürt toplumsallığını parça parça etmişlerdi, toplumsallık adına hiçbir şey bırakılmamıştı. Toplumsallığın dağıtılmasıyla, Kürt insanı insanlıktan çıkarılmış oluyordu. Kürt insanı ölüme doğru gidiyordu. Bu yüzden sömürgeci, işgalci, egemen güçler Kürtleri insan olarak görmüyor, hayvan olarak görüyordu. Kuyruklu Kürt demelerinin nedeni de budur. Çünkü toplumsallığını kaybeden toplum, aynı zamanda insanlığını kaybetmiş olur. Böyle oldu mu insan ile hayvan arasında pek bir fark kalmaz. Kürtlerin toplumsallığı dağıtıldığı için, Kürtlere hayvan muamelesi yapılıyordu. Önderlik bunu görmüştü. Önderlik, paramparça edilen toplumsallığı yeniden nasıl düzeltebilir ve insanlığı tekrardan kendi esasları üzerinde oluşturabilirdi. Arayış buna yönelikti. Bu da toplumsallığın özgürlük eksenine koyulmasıyla mümkün olabilirdi. Toplumsallığı özgür yaşam ilkeleriyle geliştirirsen, bu sorunları aşabilirsin. Önderlik bu yaşama karşı çıkarak, alternatif yaşam arayışı içerisine girdi. Yeni bir toplumsallık oluşturmak gerekiyordu. Alternatif olabilmen için öncelikle kendi toplumsallığını oluşturman gerekir. Önderlik kendi toplumsallığını hangi temel ilkeler üzerinden geliştirmek istedi, bu soruya Önderliğin yaşamı ele alınarak cevap bulunabilir.

Önderlik ilk önce, köyde kendisine arkadaş grupları oluşturmak istedi. Bunun için çok çalıştı. Köydeki çocukları kendi etrafında nasıl toplayacak, kendi toplumsallığını nasıl oluşturacaktı? Önderliğin zihnindeki sorular bunlar oluyordu. Köydeki çocuklarla bu denli ilişkiye girmesinin nedeni de buydu. Bununla da kendi toplumsallığını yaratmak istedi. Önderliğin ailesinin kan davalıları var. Önderlik köydeki çocuklarla ilişkiye geçerken, düşman oldukları ailenin çocuğuyla da ilişkiye giriyor. Annesi ve ninesi buna karşı çıkmasına rağmen kendi toplumsallığında ısrar ediyor, Önderlik. “Sen düşmanımızın çocuğu ile nasıl oluyor da ilişkiye geçiyorsun” diyorlardı, Önderliğe. Hatta Önderliğe hain bile deniliyordu. Önderliğin kendi toplumsallığında kan davalıları olan ailenin çocuğuyla ısrarla arkadaşlık yapmak istemesi, aile tarafından çok sert karşılanmıştı. Kovulma tehdidinde bile bulunmuşlardı. Fakat Önderliğin tüm çocuklarla ilişkide olma ısrarı devam etmiştir. Hasan Bindal Önderliğin arkadaşıdır ve düşman ailedendir. Hasan Bindal arkadaş, şehit düşene kadar da Önderlik ile arkadaşlık yapmıştır. Önderliğin annesi ve ninesinin karşı çıkışlarının nedeni budur. Fakat Önder APO kendi toplumsallığını oluşturmada ısrar etmiştir. Önder APO, annesinin anlayışının dışında bir anlayışı benimsemiştir. Toplumsallığını oluşturması için annesine karşı çıkmıştır. Annesinin dayatmalarını kabul etmemiştir. Neden annesine karşı çıkıyordu? Gerçekten de annesine karşı mı çıkıyordu? Hayır. Önderlik, annesinin şahsında var olan yaşama ve toplumsallığa karşı çıkıyordu. Önderliğin annesi ise, var olan yaşamı Önderliğe dayatıyordu. Var olan yaşamın kültürünü, ahlakını ve kişiliğini dayatıyordu. Hâlbuki ortada toplumsallık diye bir şey yoktu. Kürt toplumsallığı dağıtılarak yerine Türk toplumsallığı geliştirilmek isteniyordu. Yaşam dağıtılmıştı, yaşama ihanet edilmişti. Kürt ve Kürdistan adına ne varsa ayaklar altına alınmıştı. Yaşanan gerçeklik buydu. Var olan toplumsallık, yaşam her yönü ile Kürtlere karşıydı ve sömürücü-egemen güçlere hizmet ediyordu. Önderliğin, annesine karşı çıkmasının ardında yatan gerçeklik de budur. Yoksa gerçek anlamda annesini reddetmiyordu. Önderliğin karşı çıktığı, verili yaşam anlayışı ve dağıtılmış toplumsallıktır. İstediği yaşamı ve toplumsallığı gerçekleştirmek için annesine karşı çıkıyordu. Önderlik, “annemin bana verebileceği pek bir şey yoktu” dedi. Önderliğin annesinin kendisine vereceği işgalcilerin, egemenlerin kültür ve ahlakıdır. Tabii anne bunun farkında değildir. Anne kendinde ısrar ediyordu. Önderlik ile annesinin çelişkisi bu konuda derinlik kazanıyordu. Önderliğin annesi bilinçsiz bir şekilde düşmanın kültür, ahlak, yaşam ve kişiliğini Önderliğe dayatıyordu. Önderliğin kabul etmediği de buydu. Önderlik toplumsallığını oluşturabilmek için kendi etrafında arkadaş çevresi oluşturmak istiyordu. Çünkü toplumsallığını, geliştireceği arkadaşlık çevresiyle yapmak istiyordu. Önderliğin arkadaşlık arayışları buradan başlamıştır. Önderlikte arkadaşlık çok önemlidir. Önderlik daha ilk adımında yaşama, arkadaşlığa, halka, toprağa ve insanlığın değerlerine ihanet etmeyeceğini ortaya koydu. Önderlik bunları olmazsa olmaz ilkeler olarak ele aldı. Önderliğin, PKK’nin temelinde bu ilkeler esastır. Bu yüzden Önderlikte, özgür yaşamda ısrar süreklidir. Özgür yaşamın dışında hiçbir yaşamı kabul etmeme vardır. Önderlikte her şey özgür yaşam içindir. Önderlik için her şey buna hizmet etmelidir. Özgür yaşama hizmet etmeyen doğru olmayandır. Önderliğin yaklaşımı budur. Bu nedenle özgürlükten hiçbir zaman vazgeçmeyecek. Özgürlük için yaşayacak ve özgürlük için ölecektir. Bunun dışında herhangi bir yaşamı ya da ölümü kendisine haram kılacaktır. Önderliğin bunca yıl özgürlükten vazgeçmemesinin nedeni budur. Kendisini, partiyi, halkı satmamışsa, başkalarının hizmetine koymamışsa, nedeni bundandır.

Önder APO Arkadaşlığı Savunmak ve Geliştirmek için PKK’yi Kurdu

Önder APO da arkadaşlık çok güçlüdür. Önderlik arkadaşlık için yaşayacaktır. Arkadaşlığa hiçbir zaman ihanet etmeyecek ve ona ters düşmeyecektir. Arkadaşlığa nasıl ihanet edilmez? Arkadaşlığa değer vererek. Arkadaşlığa değer vermek kişiden neyi ister? Arkadaşını daima savunmayı, geliştirmeyi ve onu çözüm gücü haline getirmeyi ister. Arkadaşını daima yaşatacaksın, onu tehlikelerden savunacaksın. Önderlikte özgür yaşama olan ısrar kadar, arkadaşlığa da ısrar vardır. Önderlik, arkadaşlığı savunmak ve onu geliştirmek için PKK’yi kurdu.

Haki Karer arkadaş şehit düştü, Önderlik Haki arkadaşı yaşatmak için PKK’yi kurdu. Haki Karer daha en başta Önderlik ile arkadaşlık yapmıştı. Bunun için Önderlik, Haki Karer arkadaşın şahadeti üzerinden PKK’yi kurdu. Haki Karer PKK oldu. Amed zindanındaki arkadaşlar büyük bir direniş örneği sergilediler. Direnişleriyle parti ve halkı savundular. Parti ve halkı savunmak için kendilerini erittiler. Bu yüzden ölüm orucuna girdiler, kendilerini yakıp şehit düştüler. Mazlum Doğan ne demişti? “Parti sesimizi, çığlığımızı dünyaya duyurmalı” demişti.  Önderlik bu direnişi, bu istekleri kendisi için emir olarak algıladı. Zindanda direniş gösteren arkadaşların sesini dünyaya duyurmak için de, 15 Ağustos atılımını geliştirdi. Önderlik, direniş gösteren arkadaşları böyle yaşattı. Demek ki Önder APO da arkadaşlık, bu denli güçlüdür. Önderlik daima arkadaşlık için yaşayacaktır. Arkadaşlık için yaşamak, arkadaşını büyütmek ve yüceltmek anlamına gelir. Önderliği kabul edenler, kendilerinde her türlü sorgulamayı yaşamak zorundadır.

Önderlik yaşamı anlamak, onu kazanmak için büyük bir sorgulama yaşadı. Zaten sorgulamayı yaşayan insanlar olay-olgulara anlam verebilir. Önderlikte anlam verme çok önemlidir. Anlam gücü dediğimiz olay da budur. Önderlik, “anlamak yapmaktır” diyor. Anladığını yapabilirsin. Anlamadığını yapamazsın. Yine anladığın kadar onu pratiğe koyabilirsin. Bu yüzden Önderlikte anlamak ve anlamanın gücünü oluşturmak, temel bir ilke olarak karşımıza çıkar. Ben Önderlikle arkadaşlık kurmak istiyorum diyenler, bu gerçekliği göz ardı edemez. Prensip olarak yaşamda sorgulama temel alınmalıdır. Böyle olursa yaşama anlam verilebilir. Önderlik neden böylesi büyük bir sorgulama içerisine girdi? Çünkü var olan yaşamı yaşam olarak kabul etmiyordu.

Önderlikte araştırma, inceleme ve arayış süreklidir. Önderlikte herhangi bir konuda tatmin olma yoktur. Önderlik, araştırmalarında kimi sonuçlara vardığında “işte hakikat budur” demiyor. Bulduğu sonucu hiçbir zaman yeterli görmediği gibi, her çıkardığı sonuçtan sonra “acaba bunu daha da güçlendirecek sonuçlar çıkarabilir miyiz?” arayışı içerisine girdi. Bu yüzden Önderlikte tatmin olma durumu söz konusu değildir. Her zaman kuşkulu yaklaşır. Önderlik verili hakikati uzun süreli yaşamamıştır. Vermiş olduğu mücadelede hakikate ulaştığı zaman, “hakikat budur” dememiştir. Önderliğe göre hakikat, sürekli arayış içerisinde olmaktır. Çünkü başka hakikatlerde olabilir. Bu durum Önderliği sürekli araştırma, inceleme ve arayış içerisinde tutmuştur. Önderlikte durağanlığın olmaması, gelişimini sürekli kılmıştır. Ulaştığı yerde, acaba başka bir hakikat olabilir mi, düşüncesindedir. Önderlikteki yenilik, gelişim ve süreklilik kaynağını buradan almaktadır. Önderliğin tutucu olmamasının nedeni de budur. Tutuculuk, kendisine sınır koyan insanlarda gelişme imkânı bulur.

Önderlikte anlamı olmayan hiçbir şey yoktur. Önderlikte anlamsızlık, rahatsızlığın nedeni sayılır. Anlam vererek araştırma ve inceleme yapar. Önderliği geliştiren, ona güç veren ve çözüm gücü haline getiren de budur. Hareketin gelişmesi, güç kazanması, Önderliğin anlam verme karakteriyle bağlantılı bir durumdur. Çünkü bu hareketin Önderliğidir. Eğer Önderlik bunu yaşamazsa, hareket de yaşamaz. Hareketin tüm saldırılara cevap vermesi ve ayakta durması, Önderliğin bu özelliğinden feyiz almaktadır. Başka türlü hareketin ayakta durması mümkün değildi. Bu nedenler Önderliği esas alan bir militan, sürekli anlam verme çabası içerisinde olmalıdır. Sorgulamalı, araştırmalı ve arayış içerisinde olmalıdır. Hiçbir zaman hakikat budur, hakikate ulaştım dememelidir. Daima hakikat arayışı içerisinde olmalıdır. Hakikat süreklidir. Bunları uygulayarak ancak Önderliğin militanı olabiliriz.

Önderliğin yaşama yaklaşımı, sisteme karşıtlık temelindedir. Verili olan yaşamı kabul etmemesi, sistemi reddetmesi anlamına geliyor. Çünkü verili yaşam, sistemin yaşamıdır. Sistemin yaşamına karşı çıkmak, sisteme karşı çıkmayı ifade eder. Daha sonraki süreçlerde, Önderliğin sistemi benimsememesi, özenti duymaması, sistemin Önderlik ve hareket üzerinde etki bırakamaması, kaynağını bu temelden almaktadır. Önderlik, sistemin Kürdistan’da geliştirmiş olduğu yaşam anlayışını kabul etmedi. Bu yüzden sistem, hiçbir zaman Önderlik üzerinde hâkimiyetini kuramadı. Önderlik gün geçtikte kendisini sistemden uzaklaştıracak ve tüm ilişkilerini kesecektir. Bu da Önderlikte, sisteme alternatif oluşturacak arayışlar içerisine girme düşüncesini hâkim kıldı. Zaten alternatif yaşam arayışı içerisine girmek, alternatif sistem arayışına girmek demektir. Önderlik sistemle sürekli çelişkili ve çatışmalı olmuştur. Sistemini geliştirmesinin nedeni de budur. Önderlik sistemle çelişki olmasaydı, kendi sistemini oluşturması da öyle kolay olmayacaktı.

Önderlikle arkadaşlık yapmak isteyen, Önderliğin sistemini yaşamalı ve yaşatmalıdır. Bunun dışındaki her şey sahte bir arkadaşlık, bağlılık olur. Sahte arkadaşlık beraberinde ölümü, komployu getirir. Kürdistan’da oluşturulan zemin, zayıflıklar üreten bir zemindir. Sorun yaratan ve tasfiyeyi geliştiren bir zemindir. Çünkü düşman, Kürt insanını paramparça etmiştir.  Bu nedenle zayıflatmış, takatsiz bırakmıştır. Bunların yaratmış olduğu tahribat, Kürt insanında kendine güveni ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden Kürtlerde kendine güvenmeme, çözüm gücü haline gelememe, bu gücü kendinden yoksun görme ve sürekli dış güçlere bel bağlama oldukça güçlüdür. Bu durum tasfiyeciliği geliştirir. Dışarıdan gelen baskılar da yoğunlaşınca, var olan zemin tasfiyeciliği daha da güçlendiriyor. Örgütsel savaş, eleştiri-özeleştiri bunun için gereklidir. Tasfiyeciliğin hâkim olmaması için zayıflıkların zemini ortadan kaldırılmalıdır. İdeolojik-örgütsel savaş konusunda güçlü bir mücadele verilmezse, eleştiri-özeleştiri derinliğine yaşanmazsa, Önderlik ve hareket zayıf düşer, dolayısıyla güçlenen tasfiyecilik olur.

Önderlikte Toprak Ve Ülke Anadır

Düşman Kürt insanını gerçekliğinden uzaklaştırmıştır. Yerine kendi gerçekliğini hâkim kılmıştır. Bu yüzden Kürt insanı kendi toprağına ters düşmüştür. Yani kendi toprağının haini konumuna gelmiştir. Kürt, toplumunun düşmanı haline gelmiştir. Kürt, kendi haini haline gelmiştir. Kürt, yaşamın haini olmuştur. Eğer biri sürekli başkası için yaşar, onun için ölünmesi gereken yerde ölür ve başkası için yaparsa, gerçekliğe ters düşerek hain olur. Kürt realitesi bunu ifade ediyor. Önderliğin kin ve nefreti zaten buna yöneliktir. Önderlik toprağına, insanına, ülkesine ters düşeni kabul etmez. Çünkü o, insan haindir. Önderlik gerçeği; toprağına ters düşene karşı çıkmak, nefret ve kin duymak ve bundan utanmaktır. Bu nedenle, Önderlikte toprağına, halkına, arkadaşına, değerlerine hiçbir zaman ters düşme olmamıştır ve olmayacaktır da. Çünkü daha ilk çıkışında “asla bunlara ihanet etmeyeceğim” demiştir. Çıkış, bu esas üzerinden gerçekleşmiştir. Önderlikte toprak ve ülke anadır. Nasıl ki ana, yaşamın kaynağı ise, toprak da yaşamın kaynağıdır. Toprağa ihanet eden, yaşama ihanet etmiş olur. Önderlik toprağa, ülkeye ters düşmemek için, ona ihanet etmemek için savaşı, mücadeleyi esas aldı. İnsan toprağından koparsa, yaşamdan da kopmuş olur. Kökünden kopmuş olursun. Tabii böyle olunca, yaşamı da kaybetmiş olursun. Bu nedenle, Önder APO’da toprağına, yaşamına ters düşmeme, bu uğurda mücadele temel bir ilkedir. Önderlik, eğitip ülkeye gönderdiği arkadaşlar için, “sizin ülkeye gidip kökünüzü bulmanız, onu güçlendirmeniz gerekir” diyeceği süreçler olacaktır. Önderlik hiç kimsenin bir daha köksüz kalmaması için bunları söylüyordu. Nasıl ki bir ağaç kökünü, ruhunu toprağın altına koyuyorsa – yaşamın devamı için şarttır- siz de aynen bunun gibi yapmalısınız. Kökü toprağın altında olmayan ağaç nasıl ki kuruyorsa, siz de kurumuş olursunuz. Ruhunuzu toprağın altına yerleştirmelisiniz. Ruhunuzu toprağa bırakırsanız yeşerirsiniz. Önderlik bunları söylüyor. Önderlikte ihanet olmamışsa, ihanete karşı büyük bir kin ve nefret duygusu yaşanmışsa ve onunla mücadele gelişmişse, bunun temelinde yatan gerçeklik belirttiğimiz bu husus olmaktadır. Önderlik, üzerinde devletin kurulduğu sistemi hiçbir zaman benimsemedi. Önderlik çocukluğunda bile var olan sistemden nefret ediyordu. Sisteme alternatif olabilme için yoğun çabaları oldu. Önderlikte ihanet kültürü gelişme göstermedi. Önderlik, “herkesin yaşadığı yaşamı ben yaşamayacağım” dedi. Sistemi reddetti. Bu yüzden ihaneti, yalancılığı, kandırmayı, ikiyüzlülüğü, ayarlamayı reddetti.

Önderliğin özgür yaşama yaklaşımında ilkeleri vardır. Hatta bunu formüle etti. Önder APO ne dedi? “Ey yaşam ya sana bir şeyler katacağım, ya da seni hiç yaşamamış sayacağım.” Bu bir ilkedir. Önderlik bu ilkeleri nasıl formüle etti? “Ya özgür yaşam olacak, ya da olmayacak.” Önderliğin yaşama yaklaşımı bu temeldedir. İlkelidir. Önder APO, bu ilkesinden hiçbir zaman geri adım atmadı. Önder APO, bu ilkeye göre yaşamıştır. Yaşamını da bu ilkeye göre örgütlemiştir. Bu ilkenin dışındaki bir yaşamı, kendisine haram kıldı. Önder APO’ya göre yaşam ya özgür olacak, ya da olmayacak. Önder APO’ya göre, ya yaşama bir şeyler katıp ona anlam vereceksin, ya da o yaşamı yaşanmamış olarak sayacaksın. İlke budur. PKK’nin her militanı bu ilkeyi esas alacak ve ona göre yaşama yaklaşacak. Bunun dışında Önder APO ile arkadaşlık olmaz.

Kürt insanı, nasıl bir yaşam sürdürdüğünü bilmiyordu. Yaşıyor muydu, yoksa ölü müydü bu da belli değildi. Önder APO, bunun da anlamına ulaştı. Kürt insanı yaşam ile ölüm ararsında kalarak her gün ölümü yaşıyordu, fakat buna “ben yaşıyorum” diyordu. Kimin için, ne için yaşadığını bilmiyordu. Yaşamı ya da ölümü kime hizmet ediyordu, bunun farkında değildi. Tüm bunlar Önder APO’da anlam buldu. Önder APO ilk önce aile ve köy gerçekliğinden kendisini kurtardı. Peki, Önder APO neden aile ve köyden kopuşu esas aldı? Çünkü aile ve köydeki yaşamda özgür bir yaşamı seçeneği yoktu. Köy ve aileden ayrılmanın amacı budur. Önderliğin aile ve köye karşı çıkışının, bu yüzden yönünü başka bir yere verişinin nedeni budur. Önder APO’nun arayışı özgür bir yaşama yönelikti. Bu durum aynı zamanda demokratik, komünal değerlerden kopuşu ifade ediyor. Devlete doğru gitme anlamına geliyor. Belki burada bilinçlilik durumu söz konusu değildir. Demokratik, komünal değerlerden kopuş, yönünü devlete çevirmektir. Şehre yönelmek böyle ifade edilebilir.

Önderlik Felsefesinde Zayıflıklardan Utanmak Bir İlkedir

Önderliğin babası çok güçlü biri değildir. Zayıf bir kişiliğe sahiptir. Anne ise otoriterdir, güçlüdür. Hem babanın hem de annenin Önderlik üzerinde etkileri olmuştur. Önderlik, annenin otoritesinden, nasıl çözüm gücü haline geleceğini öğrendi. Babasının zayıflığından da, güçlü bir kişiliğin nasıl yaratılacağını öğrendi. Bunlar Önderlikte birer ilkedir, daha sonra PKK’nin de ilkeleri olacaktır. Önderliğin ilkeleri PKK’nin ilkeleridir, Önderliğin özellikleri PKK’nin özellikleridir, PKK gerçekliği Önderlik gerçekliğidir. Önderlik ve PKK’yi ayrı ele alınamaz. Önderlik gerçeği ile PKK gerçeği yüzde yüz aynı değildir, ama ayrı da değildir. Önderlik zayıflıklar ve düşüşlerden kendisini arındırmıştır. Buradaki öğretmeni babasının zayıf kişiliğidir. Bu yüzden Önderlik zayıflıktan, düşüşten, egemen güçlerden daima utanacaktır. Bunu da kin ve nefretin sebebi yapacaktır. Önderliğin, PKK’nin çıkışında bu duygu vardır. Önderlik kendisini bu utançtan, köleliliği ve zayıflığı reddederek, bunun yerine özgür bir toplumu, özgür yaşamı benimseyerek kurtaracaktır. Önderlik, Kürt insanının içinde bulunmuş olduğu durumdan utandı. Kürtleri bu konumdan çıkarmak için de büyük bir mücadele başlattı.

Önderliğin annesi evde otoriteydi. Önderliğin annesi, kendi kültür-ahlak ve yaşam felsefesini Önderliğe dayatıyordu. Fakat Önderlik, annesinin dayattıklarını kabul etmiyordu. Önderlik kendi toplumsallığında ısrar ediyordu. Önderliğin çocuklarla ilgilenmesi, daha sonra din ile ilgili konularda kendini derinleştirme isteği, okulda iyi bir öğrenci olması, öğretmen ve öğrencilere kendisini kabul ettirmesi, Önderliğin kendi toplumsallığını oluşturma isteminin arayışı olarak anlaşılmalıdır. Önderliğin okula ilgi duyması, orada adım atma isteği, devlete doğru adım atmanın ifadesiydi. Bu, demokratik komünal değerlerden koparak, devlet geleneğinde şekillenmiş bir topluma doğru adım atmanın yoludur. Önderlik ilk önceleri aileden, köyden koparak, yönünü şehre, memurluğa vererek, “nasıl ideal bir devlet adamı olurum” düşüncesiydi. Aynı zamanda köyün doğal kişiliğini de terk etmiş oluyordu. Bu yüzden Önderlik Nizip’e giderek orada çalışmaya başlıyor, okula gidiyor. Önderlik okuldaki araştırmalarından, ordunun güçlü olduğu sonucuna varıyor. Türkiye’de siyaset yapanın ordu olduğunu gördüğü için, orduya ilgisi gelişiyor. Sonra da, “orduda general olursam hedeflerimi gerçekleştirim” diyor. Önderliğin orduya girmesinin nedeni budur. Fakat ordu, Önderliği kabul etmiyor. Nedeni, Önderliğin Kürt olmasıdır. Aynı zamanda Önderliğin geldiği yer fakir Kürt’ü temsil etmesi, ordu açısından tehlike arz ediyordu. Ordu, Önderliği fakir ve Kürt olduğundan dolayı almaması, Önderliğin devlete karşı tepkilenmesine neden olmuştur. Önderlik yönünü köyden şehre vermişti, bu sefer de devlete karşı tepkisi gelişmişti. Bu tepki ve arayışlar sonucunda Önderlik, sosyalizme ilgi duymaya başladı. Önderliğin arayış ve amaçlarına cevap veren tek çare sosyalizmdi.

O zamanlar DDKO (Doğu Devrimci Kültür Ocağı) örgütü vardı. Önderlik İstanbul’da oraya gidiyor. Hem DDKO’nun Kürt bir örgüt olması, hem de Önderliğin Kürt olması Önderliği DDKO’ya yöneltiyor. Bir süre sonra Önderlik, DDKO’nun oynaması gereken rolü oynamadığını görünce DDKO’dan ayrılıyor. DDKO Önderliğin amaçlarına denk düşecek bir örgüt değildi, Önderliğin çok daha gerisindeydi. O dönemde Türk solu daha sosyalist ve radikaldi. DDKO’yu kuranların çoğu ağa ve bey çocuklarıydı. Hem sınıfsal olarak Önderlikle aynı duyguda olmamaları, hem de pratiklerinde elle tutulur bir şeyin olmaması, Önderliği bu örgütlenmeden soğutmuştu. Bu dönemde Türk solu hareketleri, Önderliğin arayışlarına daha uygundu. Bu yüzden Önderliğin Türk soluna ilgisi gelişmeye başladı. Türk solu içerisinde de Önderliğin ilgisini çeken THKP-C idi. Nedeni ise daha teorik bir örgüt olmalarıydı. THKO, TİKKO Mahir Çayan onlar gibi teorik değildi. Bu nedenle Önderlik, THKP-C’nin sempatizanı oldu. Önderlik daha sonra, THKP-C’nin de kendi amaçlarıyla uyuşmadığının farkına vardı. Bu yüzden Önderlik THKP-C’den ayrıldı. Önderlik tam da o dönemde hem Kürdistan’da hem de Türkiye’de önderlik konusunda bir boşluğun yaşandığını dile getiriyor. Var olan örgüt ve liderlerinin önderlik yapacak konumda olmadığını görüyor. Kürdistan ve Türkiye’de, önderlik sorunu, kendisini dayatır konuma gelmişti. Önderlik savunmalarında da, “ bu sorunu önümde gördüm, bu yüzden ondan kaçamazdım” dedi. Eğer böyle bir sorun karşına çıkarsa, o sorunla ilgilenmek zorundasın. Önderliğin yaptığı da buydu. Zaten Önderlik toplumsallığını oluşturmak istiyor, toplumsallığını oluşturmak, Önderliğini oluşturmak anlamına gelir. Önderlik 1970 yıllarında bu soruna sahip çıkıyor. Bu nedenle Önderlik, grup oluşturma arayışına girmiştir. Grup oluşturabilmek için öncelikle onun ideolojik temellerinin oluşturulması, felsefe, teori ve tarzının geliştirilmesi gerekir. Soruna ancak böyle çözüm bulunabilir. Önderliğin attığı adım buna yöneliktir. Önderliğin bu konudaki adımı, aynı zamanda ‘İkinci doğuş’ anlamına geliyor.

***

  

 

Önderliğin İkinci Doğuş Aşaması -2-

Bu dönem ‘Kürtlerin uyanışı’ biçiminde ele alınabilir. İlk isyan, ilk serhildan dönemi diyebiliriz. Yine namus ve kerameti ayağa kaldırma diyebiliriz.

 Cemil Bayık

İkinci doğuş, sosyalizmi tanıma üzerinden gelişme göstermiştir. İkinci doğuşun temelleri de, 1973’te, Çubuk Barajı’nda atılmıştır. Sosyalizm toplumun bilimidir. Sosyalizm bu yönü ile insanlık kadar eskidir. Sosyalizmin tarihi, insanlığın tarihi ile başlıyor diyebiliriz. İnsan, toplumsallığıyla insan oldu. Sosyalizm de bunun bilimidir. Bu yüzden Önderlik; “Sosyalizmden kuşku duymak, insanlıktan, onun toplumsallığından kuşku duymaktır. İnsan sosyalizmden şüpheye giremez” dedi. Sosyalizmin dışında yaşayamazsın. İnsanlığı yaşamak isteyenin esas alacağı sosyalizm olacaktır. Çünkü sosyalizm, onun bilimidir.

Önderliğin ikinci doğuşu, devlet zihniyeti üzerinde kurulan toplumdan kopuşu ifade eder. Bu nedenle Önderlik, kendi toplumunu, siyasi sistemini kurma çabası içerisine girerek, ideolojik bir grup oluşturma arayışına giriyor. Önderliğin köyden ayrılması, demokratik komünal değerlerden uzaklaşarak yönünü devletçi sisteme çevirmesi anlamına geliyordu. İkinci doğuş ile Önderlik, tekrardan yönünü demokratik komünal değerlere çevirmiştir. Bu da devletçi kişilikten koparak, doğal kişiliğe dönüşü ifade eder. Önderlik girmiş olduğu yanlıştan çıkmış oluyordu. Bu yüzden büyük tahribatları yaşamadığı gibi yaşatmadı da. Kendini amaç ve hedeflerinde kilitlemeyen biri, yanlışlıklar içerisine girdiğinde, ondan kurtulması zor olur, bu yüzden büyük tahribatları yaşar ve yaşatır. Amaç ve hedeflerine kilitlenen ise, çok az yanlış yapar ve girdiği yanlıştan zarar görmeden çıkabilir. Önderliğin yaşamında, mücadelesinde bunu görebilirsiniz. Tüm arayışları özgür bir yaşam içindir. Önderlik daima hakikati aradı, bu da hakikatten uzaklaşması tehlikesine engel oldu. Bazen hakikatten uzaklaşmışsa bile, kopmamıştır.

Önderlik ilk toplumsallığını, çocukları etrafında toplaması, dine ilgi duyması ve kendini okulda kabul ettirme istemi üzerinden oluşturmuştu. İkinci toplumsallaşma adımı sosyalizm, üniversitedeki öğrenciler ve ulusal düşünce temelinde gelişme göstermişti. Buradan Önderliğin toplumsal arayışlarında bir değişikliğin olduğunu görüyoruz. Önderlik ikinci toplumsallaşmasını başka bir temel üzerinden geliştiriyor. Nedeni; daha önce araştırmalar yapmasına rağmen, kendi toplumsallığını oluşturamamış olmasıydı. Önderlik ne zaman ki sosyalizme ilgisinin olduğunu gördü, işte o zaman toplumsallaşma temellerinin ancak bunun üzerinden olabileceğinin kararına vardı.

Önder APO, yeni bir temel üzerinden toplumsallığını oluşturma çabası içerisine girdiğinde, kapitalist sisteme, sosyalizm adına yürütülen dogmatik düşüncelere, ilkel milliyetçi eğilimlere ve ulus adına gelişen reformist düşüncelere karşı çıkmıştır. Önderliğin amacı bağımsız bir düşünce geliştirebilmekti. Bağımsız, özgür düşüncenin önünde birçok engel vardı. Önderlik bunları görüyordu. Kapitalist sistem, feodal değerler, Türk şovenizmi, ilkel milliyetçilik ve ulus adına yürütülenler birer engel olarak bağımsız düşüncenin önünde duruyordu. Önderlik ancak bunlara karşı çıkar ve sosyalizm düşüncesi ile hareket ederse, kendi toplumsallığını kurabilirdi.

Bu dönem ideoloji, teori ve felsefede kendini derinleştirme dönemine tekabül ediyordu. Önderlik cesaret ve kararlılıkla eleştiri ve özeleştiriyi geliştirmeye başladı. Bu konuda hiçbir zaman tereddüt yaşamadı. Eleştiri ve özeleştiriyi daha çok da, Kürt insanına nasıl kavratırım üzerinden geliştirdi. Önderlik, “bu halinizle sizi kabul etmiyorum” dedi. Önderlik bu eleştirilerle, Kürt insanını parçalanmışlık durumundan çıkardı. Önderlik yaptığı eleştiri ve özeleştirilerle, kendi gücüne halkın gücünü kattı. Gücü üzerinden ayağa kalkarak, kendisini başarıya mahkûm etti. Kendisini tümüyle arkadaşlığa, toprağa, demokratik komünal değerlere bağladı. Tüm imkânsızlık ve zorlukları başarmanın sebebi olarak gördü. Kendini kendi olmaktan çıkardı, yine kendinde oluşturmak istediği toplumsallığı, fedailiği geliştirdi. Önderlik, ikinci toplumsallaşmasına böyle başladı.

Hiç kimse Kürt ve Kürdistanlıyı kabul etmiyordu. Sistem, Kürt’ün inkâr ve imhasını amaçlıyordu. Kürtler bile kendi imha ve inkârlarını kabullenir duruma gelmişti. Mademki herkes senin imha ve inkârını esas alıyor, o zaman sen, kendi gücüne inanacak ve kendi gücün üzerinden ayağa kalkacaksın. Bunun dışında sana yaşam hakkı olamaz, mümkün de değildir. Öndeliğin, hareketin temellerini bu ilkeler üzerinden atmasının nedeni budur. Bu da hareketin temel ilkelerinden biridir. Hiç kimse hazır olanla iş yaparım diyemez. Ortada hazır diye bir şey de yoktur. Sana lazım olanı kendin yaratacaksın. Bunun için de, tümüyle kendi gücün ve imkânlarınla hareket edeceksin. Böyle olursa Kürdistan’da adım atabilirsin. Öyle bir toplum ki, kendine olan inancı ve iradesi kalmamış. Yaşamayı bile düşmanda görüyor. Fiziki yaşayabilmek için bile düşmana çalışıyor.

Önderlik, Mücadelesine Kendini  Başarıya Ve Özgürlüğe Mahkûm Ederek Başladı

Önder APO, mücadelesinde daha çok Kürtlerle ilgilendi. Düşmanla uğraşacak fırsatı çok fazla bulmadı. Düşmanla uğraşabilmek için, insanını bulunduğu konumdan çıkarmak gerekir. Önderlik, mücadelesine kendisini başarıya mahkûm ederek başladı. Başarının dışında kalan her şeyi haram kıldı. Kürt insanının en fazla başarmaya ihtiyacı var. Bunun dışındaki hiçbir şey Kürt’e hizmet etmez ve Kürt’ü bulunduğu konumdan çıkarmaz. Başarının dışında olan kabul edilemez. Önder APO bu yüzden kendisini özgürlüğe de mahkûm etti. Ancak özgür bir yaşam Kürt’ü bulunduğu konumdan çıkarabilirdi. Önderlik, özgürlük için yaşayacak ve özgürlük için ölecektir. Önder APO bu uğurda, kişi olmaktan çıkan, kendinde toplumsallığı yaratan, demokratik komünal değerleri bağrında taşıyan bir önderlik yarattı. Tümüyle özgürlüğü esas aldı ve ona göre örgütlendi. Bunun dışındaki her türlü yaşamı kendine haram saydı. Önderlik kendi şahsında fedai bir ruh yaratmasaydı, fedai bir hareket, kadro ve halk yaratamazdı. Sorunu ancak fedai bir hareket çözüme kavuşturabilir. Onun dışındakiler çözüm değildir. Hareketin daha baştan fedai ruhla şekillenmesi bundandır. Yoksa bu hareket de diğer hareketler gibi olurdu. Zaten fedailik dışında hiçbir şey soruna cevap olamaz. Demek ki hareketin çıkışı ve şekillenişi böyledir. Hareketin militanları bunu iyi bilmelidir. Anlamayan, hareketin militanı olamaz.

Önderlik hem ideolojik, teorik hem de pratik olarak Kürt insanının kendini tanıması ve bulunduğu konumu anlaması için mücadele verdi. Önderlik o dönemlerde, her ne kadar sosyalist hareketlere ihtiyatlı yaklaşmışsa da, tümüyle onların etkisinden kurtulamadı. Belki var olan sosyalizmi tümden yaşamadı, fakat etkisinden de tümüyle çıktığını söylemek mümkün değildi. Daha ilk baştan eleştirisel yaklaştı, birçok şeyi eleştirdi, kendini birçok şeyden korumak istedi, zaten böyle olmasaydı hareket bugüne kadar gelemezdi. Reel sosyalizmin dağılmasından sonra var olan hareketlerin tümü sistem içileştiler. Bunların dışında kalan tek hareket PKK idi. Hareketlerin sistem içerisinde erimeleri, PKK’nin daha güçlü ve mücadeleci çıkış yapmasına sebebiyet verdi.

Başlangıçlar çok önemlidir. Başlangıçlar sonucu belirleyebilir. Hareketin gelişimi ve sorunları da başlangıçla ilintilidir. Bu bir evin temeline benziyor; evin temeli sağlam oldu mu, ev de sağlam olur. Bir insanın devrimciliği de başlangıcından belli olur. Eğer devrimcinin başlangıç adımları sağlam ise, daha sonra belki kimi sorunlar yaşayabilir, ama hiçbir zaman devrimciliği bitmeyecek, ihaneti yaşamayacaktır. Temeli sağlam değil ise, yanlış ve eksiklikleri fazla olacağı gibi, ihanetle sonuçlanacaktır. PKK’nin gelişimi başlangıcıyla bağlantılıdır. Zayıflığı da başlangıçla bağlantılıdır.

Haki Ve Kemal Arkadaşlar Benim Gizli Ruhumdur

İlk olarak Önderlik ile arkadaşlık yapan Kemal ve Haki arkadaşlardır. Bu iki arkadaş ne Kürt, ne de Kürdistanlıdırlar. Tarihe baktığımızda birçok insanın hareketlere katıldıklarını görebiliriz. Fakat Haki ve Kemal arkadaşlar, daha ortada hareket yokken harekete katılmışlardır. Kürt halkı adına harekete katılıyorlar. Kürtler de kendi gerçekliklerinden kaçıyorlar. Kürt toplumunun parça parça edildiği bir dönemde, bu arkadaşlar tereddütsüz bir şekilde harekete katılıyorlar. Bu iki arkadaş Kürt ve Kürdistanlı değildi, Önderliğin yanında yer almalarında bir mecburiyet de yoktu. Önderliğin yanında yer almalarının nedeni, Önderlikte zaferi görüyor olmalarıydı. Önderlikte, önderlik duruşunu gördüler. Amaç ve hedeflerini Önderlikte gördüler. Önderlik bu arkadaşlar için; “Onlarla yarım saat konuştum, bu konuşmanın ardından benim yanımda yer aldılar ve şehit düşene kadar da bağlı kaldılar” dedi. Kemal ve Haki arkadaşlar Önderliğe katıldılar. Bu nedenle, Önderliği kendilerine esas aldılar. Her koşulda Önderliğe sahip çıktılar. Önderlik, “Kemal ve Haki arkadaşların birlikteliği, Türk-Kürt birlikteliğini ifade ediyor” dedi. Önderlik bu arkadaşlara saygı gösterdi. Nasıl ki o arkadaşlar Önderliğe saygı duymuşlarsa, Önderlik de onlara saygı duyacak ve arkadaşlıklarına bağlı kalacaktır. Önderliğin arkadaşlığa yaklaşımı budur. Önderlik; “Haki ve Kemal arkadaşlar benim gizli ruhumdur” diyordu.

Önderliğin Haki ve Kemal arkadaşlar için söylediği, Önderlik gerçeğinin bu arkadaşlarda yaşandığını ifade ediyor. Bunun nasıl bir ruh ve kişilik olduğunu iyi anlamak gerekir. Bu ruh, demokrasi, özgürlük ve komünal değerleri kendinde gerçekleştiren bir ruhtur. Özgürlük için yaşayan ve özgürlük için her şeyini feda eden bir ruhtur. Bu ruh, tümüyle kendi gücüne inanan ve bu güç üzerinden ayağa kalkan, çözüm gücünü kendinde bulandır. Bu ruh, özgürlük için ne gerekiyorsa, onu önüne hedef olarak koyan ve mücadele edendir. Bu ruh, hedeflerine kendini bağlayan, onun dışında her şeyi kendinde öldürendir. Bu ruh, özgür yaşamı, arkadaşlığı kutsal gören, bunlar için daima mücadele edendir. Bu ruh, moral, güven, düşünce, duygu ve bunları patrikte uygulama gücünü kendinde yaratan bir ruhtur. Bu ruh, koşullar ne olursa olsun, Önderlik gerçeğini benimseyen ve bu gerçeklik üzerinden yürüyendir. Bu ruhta büyük bir örgüt, duygu ve düşünceyi görebilirsin. Bu ruhta değerleri büyütme vardır. Bu ruhta bağlılığı, fedakarlığı, cesareti, dürüstlüğü görebilirsin. Bu ruhta yetki, mevki yoktur, daima hizmet etme vardır. Önderlik ruhudur bu ruh.

Önderlik ruhu, Kemal ve Haki arkadaşlarda gerçekleşendir. Zaten bu yüzden Önderlik, benim gizli ruhum diyor. Önderlik, kritik durumlarda Kemal ve Haki arkadaşların ruhunu bize hatırlatıyor. Tasfiyeci dönemde ve PKK’nin yeninden inşasında, bize, “Kemal PİR ruhunu” hatırlattı. Önderliğin böylesi kritik süreçlerde, bu arkadaşların ruhunu bizlere hatırlatmasını anlamamız lazım. Önderlik neden Kemal PİR ruhu dedi? Çünkü Fatma, “duygu, düşünce ve hislerim Önderliğinki ile aynı değildir” diyordu. Madem senin duygu, düşünce ve hislerin Önderliğinki ile aynı değil, o zaman içimizde ne arıyorsun? Kemal PİR, partililiği; duygu, düşünce, ruh ve tarzda birliktelik olarak anlıyordu. Farklı duygu, düşünce ve hisler tasfiyeyi geliştirir. Önderliğin Kemal PİR tarzı demesinin nedeni budur. Partililiği böyle yaşarsak doğru yaşamış oluruz. Bunun dışındaki seçeneklerle Önderliği yaşayamayız.

PKK’de dürüstlük, Önderlik gerçeğiyle kendini yaratmaktır. Dürüstlük de, bağlılık da budur. Bunun dışında bağlılık ya da dürüstlük olmaz. Önderlik bu denli üzerimizde durdu, yaptığı çözümlemeler ortada, fakat yine de kendimizde ısrar ediyoruz. Bu ne biçim Önderlikle arkadaşlıktır? Böyle yaparak Önderliğin militanı olunmaz. Demek ki burada kandırma ve yalan vardır. Bunların düzeltilmesi gerekir. Önder APO’yu esas alan, bunlardan kendisini arındırmalıdır. Önderlik ruhu, Kemal PİR ruhudur. Kemal PİR ruhuna ulaşanlardır, Öndeliğe arkadaş olanlar.

İdeolojik grup, PKK’nin oluşumu var olan yaşama alternatif bir yaşamdır. Bu hareketin oluşumu, sadece bir partinin ortaya çıkışı değildir. Böyle anlarsak yanlış anlamış oluruz. PKK’yi yaratmak, yeni bir yaşam için adım atmaktır. Eğer böyle anlaşılırsa doğru anlaşılmış olur. Bu yaşamı geliştirme önemlidir. Yaşamı geliştirmek, PKK militanlığını geliştirmek anlamına gelir. PKK’de oluşacak olan militanlık, Önderliğin belirttiği militanlık temelinde gelişmelidir. Bu militanlık, dediğim gibi, kendini kendi olmaktan çıkaran, kendinde toplumsallığı yaratan militanlıktır. Bu militanlık, kendinde tarih ve toplumsallığı yaratandır, kendini geliştiren ve tümüyle kendini özgürlüğe bağlayandır. Bunun dışındaki yaşamı ya da ölümü kendine yaklaştırmayandır. Halkı için sürekli çaba içerisinde olandır. Başarı için hiçbir zaman kendisine sınırlar koymayandır. Militanlık yapmanın esasları bunlardır. Önder APO’nun partileşme ve kadrolaşmaya yaklaşımı budur.

Önder APO ve Önder APO’nun eseri olan PKK’nin 20. yüzyılla hiçbir ilişkisi yoktur. PKK belki 20. yüzyılda ortaya çıktı. Önderlik de bu dönemde ortaya çıktı. Şekli olarak kimi yönleriyle 20. yüzyıla benzeyebilir. 20. yüzyılın etkileri olabilir, vardır da. Tabii bu etkilerin şekli oldukları da kesindir. PKK ve Önderliğinin 20. yüzyılla hiçbir ilişkisi yoktur. Önder APO başka önderlerden farkını ortaya koydu, bunun yanında PKK ve Kürt toplumunu yaratmayı ve geliştirmeyi esas aldı. Bunun için Önderlik ve PKK hiçbir zaman diğer sosyalist ve komünist partileri gibi olmadı. Bu yüzden PKK ve Önderliğinde doğu-batı sentezini gerçekleştirdi. Önderliğe ve PKK’ye doğu ya da batı partisidir diyemeyiz. PKK’de hem doğu, hem de batıyı temsil eden özellikler söz konusudur. PKK ve Önderlik, demokrasi ve özgürlüğe hizmet eden ne varsa, onu kendisine esas aldı. Doğu ve batı sentezi olması da bundandır. Önderliğin kişiliği, ruhu, düşünceleri, hisleri, yaşamı, bunun üzerinden partiye yaklaşımı, Önderliğe yaklaşımı, 20. yüzyılla uyuşmuyor. Arada çelişki var. Bu yüzden Önderlik hem farklı oluşmuştur, hem de hedef haline gelmiştir. Hedef olmasının nedeni, belirttiğimiz bu gerçeklik ile bağlantılıdır. Çünkü hiçbir zaman var olan önderlik ve hareketleri benimsemedi. Önderlik onlar gibi olmadı, onlardan farkını hep ortaya koydu, hizmetlerine girmedi, onlara alternatif oldu. Bu nedenle hedef haline geldi. Çıkışından bu yana hedef olmasının nedeni bundandır. Önderliğin esas aldığı kişilik, tarihte insanlığın esaslarını temel alan kişiliklerdir.

Önderlik Felsefesi Bir Lokma, Bir Hırka Felsefesidir

Biz buna derviş kişiliği, peygamber kişiliği diyoruz. Günümüzde fedailik olarak isim buluyor. Bu kültür, tarihten günümüze kadar gelmiştir. PKK militanlığı, Önderlik militanlığı, tarihte dile gelen militanlığın farklı bir isimde dile getirilişidir. Köleliğe ilk karşı çıkan kimdir? Hz. İbrahim’dir. Bu bir gelenektir, kültürdür, kişiliktir. Köleliğe karşı çıkanlar, adalet, eşitlik ve özgürlük için savaşanlar bunu esas alırlar. Bu, PKK’de fedailik olarak adlandırılıyor. Bu yüzden PKK hareketi, peygamber hareketidir. Önderliği de peygambervari, dervişvari bir önderliktir. Peygamberlik ve dervişlik felsefesi, kendisi için yaşamama, yaşamı kendine haram etme, toplum için yaşama, toplumu bulunduğu konumdan çıkarma arayışında olma felsefesidir. Peygamber ve dervişler inzivaya çekildikleri zaman yoğunlaşıyorlar, daha sonra düşüncelerini topluma yayıyorlar. Önderlik, Kürt toplumunu bataklıktan çıkarmak için sistem yaşamını kendisi için haram kabul etti, yıllarca yoğunlaştı, bunun sonucunda ideolojik ve felsefik olarak düşüncelerinde rafineleşti. Bu bakımdan Önderliğin ve PKK’nin çıkışı, derviş ve peygamber çıkışına benzemektedir.

Önder APO ve PKK felsefesi, derviş felsefedir. Derviş felsefesi bir lokma, bir hırka felsefesidir. Anlamı ise; çalışabilmesi için aç kalmamak, çıplak kalmamak için de bir hırka sahibi olmaktır. Derviş felsefesinde, bunun dışında kendisi için bir şey arama yoktur. Her şeyi insanlık için arama ve yapma vardır. Dervişlerin yaşamına baktığımızda, kendilerine ait bir şeylerinin olduğunu göremeyiz. Derviş halk içerisinde dolaşır, halkın sorunlarını dinler ve onlara yardımcı olur. PKK felsefesinde de bu vardır. Yani kendin için bir şey istemeyecek, şahsi hesaplar içerisine girmeyeceksin. Bozgunculuk şahsi hesaplardan başlar.

Kendini tatmin etme amaçlı yaşam arayışı ve bunun imkânlarını geliştirme kişiyi kirletir, kötülüğe sevk eder. Böylesi bir yaşam anlayışı hırsızlıktır. Aldatarak, kandırarak kendine imkân yaratmak, kötülük ve kirlenmenin başlangıcıdır. Şahsı için yaşamayan, kendini tatmin etmek için bir şey istemeyen insanda kötülük göremezsiniz. Temiz ve arıdır. Kötülük, kendisi için yaşamak isteyende gelişme gösterir. Parti içinde de araştırırsanız bunu rahatlıkla görebilirsiniz. Yaşamında partiyi, örgütü, halkı ve özgürlüğü esas alanda kötülük göremezsiniz. Alavere-dalavere göremezsiniz. İkiyüzlülüğü göremezsiniz. Bir melek gibi temiz ve arıdır, hizmet etmek esas düşüncesini oluşturur, bunu asli görevi olarak görür. Kendisi için yaşayan, kendisi için çalışanlarda ise, bireysel hesaplar öne çıkar. Bu tür kişiliklerde her türlü anlayış gelişir. Normaldir. Kirlilik de zaten buradan başlar. Kendisini aşan ve kendisi için yaşamayan; özgürlük, insanlık ve halk için hizmet eden insanlarda hiçbir zaman kötülük gelişmez. PKK’nin halk içinde gelişme göstermesinin nedeni de budur. Halk üzerinde derin bir etki bırakmasının nedeni de budur. Halkımız, “arkadaşlar melek gibidir” diyordu. Kardeşine güvenmeyen insanlar; “ben PKK militanlarına inanıyor ve güveniyorum” diyordu. PKK militanlarında kişisel bir yaşam anlayışının olmadığını gördüler. PKK militanında her şeyin ülke, halk, özürlük ve insanlık için olduğunu gördüler. Bu yüzden halk güvendi, halkın kalbinde taht kurdu. Bu felsefe ve kültür üzerinde şekillenen kişilik temizdi. O kişilikte kirlenme yoktu, kendini adamak vardı. Zaten dervişlik de budur.

Bizim kişiliğimizin de böyle olması için, öncelikle sistemden kopmamız gerekir. Sistemin kültüründen, ölçülerinden, zihniyetinden kopuş gerçekleşmezse, temizlenme olmaz. Parti içerisinde eriyebilmek için, partiye göre katılım göstermek gerekir. Arkadaşlığa ve insanlığa hizmet böyle olur. Bunu başaramayanlar kurnazlık yaparlar, sahtekârlık yaparlar, ikiyüzlü olurlar, kandırırlar. Çünkü sadece kendilerini düşünürler. Kendisini nasıl büyütebileceğini, kendisi için nasıl imkân yaratabileceğini düşünür. Bu yüzden bozgunculuk yapar. Böyle bir duruma düşmemek için kişiliğimize dervişlik geleneğini yedirmemiz lazım. Günümüzde buna fedailik deniliyor. Fedailik halk, arkadaşlık, toprak ve insanlık değerleri için yaşamaktır. Kendini feda etmek, bunun dışında olan bir yaşamı haram etmektir. Gerek Kur’an’da, gerekse diğer birçok kitapta, Nemrut meselesi üzerine yazılan bir hikâye vardır. Bir sivrisineğin Nemrut’un beynine girdiği ve sürekli beynini kemirdiği, bir süre Nemrut’un bu acıyla yaşadığı, sonun da dayanamayarak öldüğü biçiminde anlatılır. Nemrut o dönemin egemenidir. Sivrisinek de Hz. İbrahim’dir, İbrahim’in düşünceleridir. İbrahim, halkı köleliğe karşı örgütlüyordu. Bu nedenle İbrahim, Nemrut açısından büyük bir tehlikeydi. Önderlik, “mitoloji, içinde birçok gerçeği gizliyor” dedi. Bu yüzden konuları ele alışlarımız basit olmamalı. Bu durumu iyi araştırmak gerekir. Birçok gerçeği masal diliyle anlatıyor. Anlamak ve sonuç çıkarmak şarttır.

Günümüzde de Önder APO’nun düşünceleri, sömürgecilerde büyük bir acı ve korku yaratıyor. Nasıl ki Hz. İbrahim Nemrut açısından tehlike oluşturduysa, Nemrut için acı kaynağı olduysa, bu yüzden Nemrut, Hz. İbrahim’i ortadan kaldırmak istediyse; sömürgeciler de, Önder APO’yu ortadan kaldırmak istedi. Nedeni, Önder APO’nun geliştirdiği düşüncelerin sömürgeciler, egemenler ve sistem için büyük bir tehlike oluşturmasıydı. Bu nedenle sistem, Önderliği ortadan kaldırmak istedi. Nasıl ki Nemrut, Hz. İbrahim’in üzerine yürüdüyse, sistem ve egemenler de o şekilde Önder APO-nun üzerine yürüdü. İbrahim, teslim olmamak ve darbe yememek için nasıl ki Kenan topraklarına yöneldiyse; Önder APO da, faşist ve sömürgecilerin hükmüne karşı, halkın umudunu temsil etmeye devam edebilmek için Kenan ülkesine yöneldi. Nemrut, Hz. İbrahim’i yakmak istedi, günümüzün Nemrutları da Önder APO’yu öyle yapmak istediler. Çok sayıda komplonun gelişmesi, bunu izah etmektedir. Sonunda da uluslararası komployu geliştirdiler. Önderliğin dediği gibi ‘çarmıha’ gerdiler. Günümüzün çarmıhına gerdiler. İmralı sistemi tarihin çarmıhıdır.

Önderlik Gerçeği, Adaleti Yerine Getirmenin Gerçekliğidir

Önder APO, Urfa tarihinden de hareketle kutsallığı esas aldı. Kutsallık ve lanetlilik Önder APO ile netliğine kavuştu ve anlamına buldu. Önder APO tümüyle bunu ifade ediyor. Adaletli davranmak, kutsal ve lanetli olanı birbirinden ayırmak ve haklarını vermektir. Önder APO da adalet yerini bulmuştur. Bu yüzden Önder APO adaleti temsil ediyor. Önderlik gerçeği, adaleti yerine getirmenin gerçekliğidir. Bu da büyük bir emek ister. Önderlik adalet için lanetlilikten hesap sordu. Bu konudaki en büyük silahı eleştiri ve özeleştiri oldu. Doğru-yanlış, iyi-kötü ayrımını ortaya koydu. Bu ayrımla kötü, çirkin ve yanlış olanı ortadan kaldırdı.

Önderlik gerçeğinde hesapsız bırakma yoktur. Sezar’ın hakkı Sezar’a derler ya, Önderlik gerçeğinde de yaşanan budur. Her şeyin hakkını vereceksin, yanlışın da doğrunun da hakkını vereceksin. Yanlışın ve doğrunun hakkını vermek nedir? Yanlışı görme ve ortadan kaldırma, doğruyu da görüp büyütmedir. Bu yüzden Önderlikte esas olan, hiç kimseyi hesapsız bırakmamadır. Önderlik; “Birileri mezara da girse, onların yakasını bırakmayacağım, mezarda bile hesap soracağım” dedi. Belki bazıları kurtulmayı ölümde görüyor, ama bunlar bile Önderliğin elinden kurtulamaz. Ölüm çare değildir. Herkes hesabını verecektir. Yaşasa da, yaşamasa da hesabını verecektir. Çirkinlik, yanlışlık daima hesabını verecektir. Önderlik gerçeği bunu ifade ediyor. Önderlik hiçbir zaman çirkinlikle, yanlışlıkla yaşamamıştır ve hiçbir zamanda yaşamayacaktır. Önderlik yaşamadığı için, yaşatılmasına da izin vermeyecektir. Bu yüzden Önder APO’nun çirkinlik ve yanlışlığa karşı savaşı büyüktür.

Benim Savaşım Namus Savaşıdır

Önderlik, kadının kerametini daima korumuştur. Önderlik görüşme notlarında; “benim savaşım namus savaşıdır” diyordu. Kadın savaşıdır, toprak savaşıdır. Kadını ve toprağı tüm değerleriyle koruma esastır. Özgür yaşamın yolu, kadın ve toprağa ait olan tüm değerleri sahiplenmekten geçer. Bu yüzden Önderlikte anaya bağlılık esastır. Önderlik bu hakkın savaşını veriyor. Anaya bağlı olan, ananın kerametine sahip çıkandır.

Toplumsallaşma ilk olarak kadının etrafında gelişme gösterdi. Bu yüzden kadın oluşumu, üretimi ifade ediyor. Toplum demokrasi, özgürlük, barış, adalet ve eşitlik üzerinden şekillendirilmek isteniyorsa, karşımıza kadının doğru temellerde ele alınması gerçekliği çıkacak. Önderliğin kadını esas alması ve her şeyin merkezine koyması bu nedenledir. Önderlik 3. Kongre’de; “Çözümlenen kişi değil toplumdur, an değil tarihtir” dedi. Önderlik tarih ve toplumu esas aldığı için, 1987’den sonraki çözümlemelerinin çoğu kadın üzerine yapılan çözümlemeler olmuştur. Buradan da kadın gerçekliğine ulaştı. Tüm sorunların kaynağında, kadın sorununun olduğunu gördü. Kadın sorununun çözüme kavuşması, diğer sorunların da bununla bağlantılı olarak çözüme kavuşacağı tespitinde bulundu. Toplumsallaşma kadın ekseninde olmuştur. Toplumu yeniden şekillendirmek, kadın eksenli olabilir. Önderlik bu doğrultuda erkeği öldürmek dedi. Erkeği öldürmek, kadında özgürlüğü geliştirmek, kadın ile erkek arasında eşitliği yaratmaktır, dedi. Önderlik, anaya olan bağlılığını bu biçimde göstermiş oldu.

Ben bağlıyım diyen, bağlılığını Önderlik gibi ortaya koymak zorundadır. Kadına bağlı olan, kadını geliştirmek, güç haline getirmek zorundadır. Kendinde kadın kişiliğini oluşturacaksın. Toprağa bağlıyım diyen, toprağın hakkını verecek. Egemenlerin elinde olan toprak acı çeker, o toprakta yaşayan insanlar acı çeker, bunlar bilinmek zorundadır. Önderliğin kadın sorununa yaklaşımı böyledir. Peki, biz nasıl yaklaşıyoruz? Bunun sorgulamasını da yapmamız gerekir. Önderliğe arkadaşlık yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz? Bunu görmemiz lazım. Önderlik kadını büyütüyor, ona kimlik kazandırıyor, irade haline getiriyor, güven kazandırıyor. Biz ise kadını nasıl kendi karımız yaparız, cinselliğimizi tatmin ederiz arayışındayız. Önderlikle arkadaşlık, Önderliğe bağlılık, kadına bağlılık bu mudur? Erkeğin yaklaşımı budur. Kadının yaklaşımı da bundan farklı değildir. Kadın açısından, erkeği erkek anlayışından çıkarma, aralarında özgürlük, eşitlik temelinde bir ilişki sağlama arayışı, bunun için mücadele etme yoktur. Kadında, erkeğin istemini yerine getirme vardır. Sistem, ailede olan istemi yerine getirmenin ötesinde bir şey değildir. Düşürülmüş kadın, erkeğin karısı olma, kendini tatmin etme arayışındadır. Bunların hiçbirinin Önderlik ile alakası yoktur.

Önderlikte sonuna kadar toprağa bağlılık vardır, toprağa ihanet edenlerden de hesap sorma vardır. Bu anlayış bizde çok fazla gelişkin değildir, ya da hiç yoktur. Toprağımızı, bizi bu hale koyanlardan çok fazla hesap sormuyoruz. Kötülüklere karşı kin ve nefreti kişiliğimize yedirmiyoruz. Bunu örgüt ve eyleme dönüştürme çabasını vermiyoruz. Toprağa bağlı olan biri bunlara tahammül edemez. Eğer yaşadığın topraklar, ülken işgal altındaysa, orada yaşayan insanlar da işgal altında demektir. İnsan olan bunu kabul etmez. Ne yapıp-edip o toprağı, ülkeyi işgal altından çıkarmak temel görev olmalıdır. İşgal altındaki toprak ve toplumda özgürlüğü geliştirmelisin. Toprağını, ülkeni sevmelisin. Hiçbir zaman toprağını kimseye teslim etmeyecek, ondan kaçmayacaksın. Teslim edenlerden hesap soracaksın. Önderlik savunmalarında köyünden bahsediyor, oradaki ağaçlardan, vadilerden bahsediyor. Önderliğin bu denli bir bağlılığı var. Onlardan hiçbir zaman kopmuyor. Hatta özeleştirisini veriyor. Köyden ayrılmak yanlıştı, diyor. Yine anne ve babasına yaklaşımının özeleştirisini veriyor. Öldürdüğü kuşların, yılanların özeleştirisini veriyor. Bu, bağlılığı ifade ediyor. Bağlı olan insan, yanlışlıklara girdimi, Önderlik gibi özeleştirisini verir.

İkinci Doğuşla Kürtlerin Uyanışı, İlk Serhıldan

İkinci doğuş dönemi, 1972’den 1984’e kadarki dönem farklı biçimlerde değerlendirilebilir. Bu dönem ‘Kürtlerin uyanışı’ biçiminde ele alınabilir. İlk isyan, ilk serhildan dönemi diyebiliriz. Yine namus ve kerameti ayağa kaldırma diyebiliriz. Düşüncede özgürlük adımlarının cesaretle atılması, kendini tüm yönleri ile kölelikten koparma, iktidarcı-egemen güçlere karşı gerçekleştirilmiş başarılı ilk eylem, duyguda yaratılan çarpıtmaların düzeltilmesi, Kürt insanı için bir ideoloji ve felsefe geliştirme gibi biçimlerde de bu dönemi yorumlayabiliriz. Bunların hepside doğrudur.

İkinci doğuş dönemi; 15 Ağustos ile 15 Şubat arasında yaşanan dönemdir. Bu dönem daha çok ikinci partileşme dönemin silahlı bir şekilde başlatılmasıdır. 15 Ağustos 1984’ten uluslararası komploya kadarki süreçte Önder APO’nun yürütmüş olduğu çalışma daha çok partileşme çalışmasıdır. Bu da silahlı çalışma üzerinden yürümüştür. Birinci doğuş Hz. İsa’nın doğuşuna benzer. Nasıl ki İsa’nın havarileri gizli bir şekilde İsa’nın düşüncelerini dağıtmışlarsa, Önder APO’da düşüncelerini gizli bir şekilde yaymıştır. Hz. İsa hareketi, kendini ilk başlarlarda nasıl ki gizli bir şekilde örgütlemişse, PKK’de kendisini gizli örgütlemiştir. Önder APO düşüncelerini gizli bir şekilde yaymıştır. Önder APO, “ Kürdistan sömürgedir dediğimde etrafıma baktım, acaba kimse duydu mu diye” diyordu. Çünkü düşman duyarsa derhal hareketin üzerine gelecek ve hareketi bitirecekti. Düşman vahşi olduğu için kendini gizli örgütlemek zorundaydın.

İkinci doğuş daha çok Hz Musa ve Hz. Muhammed’e benzemektedir. Yönünü Kenan’a çevirme, orada toparlanma, kadro oluşturma, tekrardan ülkeye dönme, ülkede örgütlenme, 15 Ağustos Atılımı hazırlığını yaparak çıkış yapma serüveni, Hz. Musa’nın çıkışına benzemektedir. Hz. Musa Mısır’daki firavunların zulmünden kaçarak kavmiyle birlikte Kenan ülkesine yönelmişti. Musa’nın yürüyüşü çok zahmetli geçmişti. Yürüyüş sırasında düşman peşlerine takılmıştı. Musa’nın kavmi disiplinsiz ve örgütsüzdür. Bu yüzden Musa hem kavmiyle, hem de düşmanla uğraşmak zorunda kalmıştı. Kavmini Kenan ülkesine yetiştirebilmek için sürekli moral vermeye çalışmıştı. Musa kavmine, lanetli kavim diyor. Bu yüzden onları lanetlilikten çıkarıp, kutsallığa doğru götürmek istiyordu. Kavmini lanetlilikten çıkarması kolay değildi. Musa kavmiyle savaşarak onları Kenan’a götürecekti.

Önderliğin çıkışı ve daha sonra ülkeye dönüşü, Musa’nın hikâyesini andırmaktadır. Önderliğin çıkışı çok zor şartlar altında oldu. Önderlik imkân yaratarak grup gönderdi, giden grubun iradesi kırılmıştı, birçoğunun savaşma iradesi kalmamıştı, ülkeye dönecek iradeleri bile kalmamıştı, mülteci kalma durumu söz konusuydu. Diğer taraftan da Semir, herkesi geri çevirme anlayışını güçlendirmeye çalışıyordu. Önder APO tüm bunlarla uğraşarak grubun yönünü ülkeye çevirdi. Bu süreç, Hz. Musa’nın kavmini Mısır’dan Kenan’a götürmesine benziyor.

Önderliğin ülkeye dönüşü, 15 Ağustos Atılımı’nı gerçekleştirmesi, atılımın devamını getirmesi, bu konuda ısrarcı olması, uluslararası komploya karşı çıkması ve her yönüyle mücadele etmesi de, Hz. Muhammed’in tarihteki çıkışına benzemektedir. Savaşın hazırlığını yapma, eğitim sürecinden geçme, örgütlenmeye gitme, savaş için her türlü hazırlık içerisine girme Hz. Muhammed’in durumuna benzemektedir. Hz. Muhammed Mekke’den Medine’ye Hicret eder, Medine’de hazırlık yapar ve burada hareketini geliştirir. Hz. Muhammed’in bu çıkışı, Önder APO’nun İkinci doğuş aşamasında vermiş olduğu mücadeleye benzer.

Bu süreçte Önder APO’nun savaşa güveni oldukça güçlüdür. Kendini savaşa katma sınırsızdır. Partileşme hamlesinin başarılı olabilmesi için ne imkân varsa bunları gerillanın hizmetine koyar. Bu çabalar Kürdistan’da sosyalist düşüncenin temellendirilmesi içindi. Sosyalist bir hareket kurmak içindi. Önderlik her şeyini sosyalizmin hizmetine koydu. Önderlikte kendini sosyalizmde eritme anlayışı söz konusudur. Bunun için gece-gündüz çalışma vardır. Kendisi için bir saniye bile yaşama yoktur. Önderlik bu süreçte savaşı kutsal görüyordu. Tüm yaşamını buna göre örgütlüyordu. Önderlik, “İktidarı, egemenleri temelinden sarsacak olan savaştır. Sosyalizmi, özgürlüğü getirecek olan bu savaş olacaktır. Eğer bu savaşta gerilla darbe yerse, savaş kaybedilirse bırak sosyalizmin inşası, Kürdistan’da hiçbir şey kalmaz. Bunların olmaması, değerlerin yok olmaması için savaşın, partileşmenin güç kazanması gerekir. Bu yüzden partileşme, sosyalizm, bunların hepsi savaşın kazanılmasıyla mümkün olacaktır. Bu yüzden verilecek savaş kutsaldır” dedi.

Önderlik bu süreçte toplumsallaşmayı tam yaşamıştır. Katılımı sınırsızdır. Önder APO’da analitik zekâ bu süreçte zirvedeydi. Analitik zekânın zirvede olması, duygusal zekânın geri planda kalmasına neden oluyordu. Bu yüzden Önder APO’da analitik zekâ ile duygusal zekâ arasında bir dengesizlik yaşanıyordu. Sosyalizm, partileşme ve savaş konusundaki yoğunlaşmaların çok güçlü olması, Önderlikteki duygusal zekâyı ikinci plana itiyordu. Bu durum Önder APO’nun sağlığına da etkide bulunuyordu. Analitik zekâ ve savaşın birincil yoğunlaşma konusu olması, birçok şeyin görünmemesine de neden oluyordu. Düşman gerillaya darbe vurmak için topyekûn saldırılar planlıyordu. Önder APO’nun bu dönemde atmış olduğu adımlar, za-mana ters düşen adımlar değildi. Süreç açısından uygun adımlardı.

İkinci doğuşun her ne kadar kazanımlar varsa da, Önder APO hedeflemiş olduğu amaçlara tam olarak ulaşmamıştır. Önderlik Kürtler için önderliği, partiyi, gerillayı geliştirdi. Halk örgütlemesini kurdu. Bunun üzerinden bir halk yarattı. Militanlığı, yaşamı geliştirdi. Tüm bunları yapmasına rağmen, istediği hedeflere de tam olarak ulaşamadı. Bunlar Önderlikte kimi çelişki ve rahatsızlıklara da neden oldu. Bu süreçte özgürlükte ısrar eden, savaşan bir halk gerçekliği ortaya çıktı. Önderlik bu dönemde, ‘özgür kadın’ gerçeğini açığa çıkarma konusunda da adımlar atmıştır. PKK ortaya çıkana kadar siyaset egemenlerin elindeydi. Siyaseti toplumun üst kesiminde yer alan elit kesim yürütüyordu. Alt toplum, yani siyasetin gerçek sahibi olan halk, siyasetin dışındaydı. Önder APO’nun yaptığı, siyaseti egemenlerin elinden alıp halka sunmasıydı, halkı siyasetin içerisine çekmesiydi. Tüm bunlar değişimi ifade ediyordu. Bu dönemlerde Kürdistan’da diplomasiden de bahsetmek mümkün değildi. Önder APO diplomasinin temellerin attı. Kürdistan’daki diplomasi, Kürtleri kandırma üzerine kurulmuştu. Kandırma üzerine kurulan diplomasinin Kürtlere kazandırdığı bir şey yoktu. Kürtler adına yürütülen bir diplomasi söz konusu olsa da, başkalarına hizmet etmekteydi. Önder APO Kürdistan’da yürütülen diplomasinin sahte olduğunu ortaya çıkardı. Bu nedenle Ortadoğu’da, Araplar içerisinde de Kürt diplomasisini geliştirdi. Belki PKK bundan çok fazla fayda görmedi, kaymağını yiyen YNK ve KDP oldu, fakat böyle olsa da, Önder APO’nun Kürtlere büyük hizmetleri oldu.

Önder APO Kürdistan’da ulusal bir ruhun oluşmasında öncü rol oynadı. Daha öncesinde ruhta ulusal birliktelik yoktu. Bu da büyük bir kazançtır. Parça parça edilen Kürt toplumunda ruh, duygu ve düşünceyi açığa çıkardı. Tüm bunlar Önder APO’nun, PKK’nin çabaları sonucu elde edilmiş kazançlardır. Önder APO Kürdistan’da yeni bir kişilik, toplum yarattı. Kültür ve ahlakı kendi özüyle buluşturdu. Önder APO’nun birçok konuda vermiş olduğu mücadele gelişerek diriliş devrimiyle süslenecekti. Diriliş devrimiyle Kürtlerin ayağa kalktığını söyleyebiliriz. Diriliş devrimiyle ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgide gidip gelen Kürtler, ölümün eşiğinden kurtulmuş oluyordu. O tehlike ortadan kaldırıldı. Bugünden sonra Kürtler için ölüm mümkün değildir. Kürtler adına yeni bir yaşam ve sorunun çözümü için olanaklar gelişme gösteriyordu. Başarısızlığın hüküm sürdüğü ortamda, başarmanın gücü açığa çıkıyordu. Bunları dönemin kazanımları olarak sıralayabiliriz. Bu kazanımlar inkâr edilemez. Ancak vicdansız biri inkâra gidebilir. Hiç kimse Kürtler için bu kadar çalışmadı, Kürtlere bu kadar kazandırmadı. Bu bir gerçekliktir. Önder APO ve PKK Kürtlere büyük bir damga vurdu. Bunun etkisi yüzyıllarca devam edecektir. Önder APO’nun Kürtlerde gerçekleştirdiği değişim devam edecektir. Hiç kimse artık bunun önüne geçemez. Hiçbir egemen, Kürtleri eskisi gibi yaşatamaz.

Elbette bu dönemin hataları da vardır. Nasıl ki dönemin kazanımları varsa, hataları da vardır. Önderlik ülkeye dönüşte; “15 Ağustos Atılımı’nı gerçekleştirebilmek için öncülük konusunu, buna öncülük yapacak kadroyu hazırlamam ve öncü kadroyu hazırlayarak ülkeye göndermem gerekir” diyordu. Tabii bunu yapmadı. Özellikle “öncü kadroyu hazırlamadım” dedi. Önder APO bu konuda, “tümden bir hazırlığa girdim ve bunun bir hata olduğunu gördüm” dedi.

Diğer bir hata ise; Amerika’nın 1991’de körfeze yaptığı müdahale sonucu patlak veren krizdi. Önderlik 1991 krizinde, “O dönemde bizzat ülkeye gidip gerillayı idare etmem gerekiyordu, bunu arkadaşlara bıraktım, fakat hataydı” dedi. Diğer bir hata da çetecilik konusundaydı. Önderlik parti içerisinde gelişen çeteciliğin zamanında görülmediğini, bunun da partiye zarar verdiğini dile getirdi. Çeteciliğin partide hâkim olması, PKK içerisinde PKK’lilerin azınlıkta kalmasına neden olmuştu. Yine Suriye’de çok fazla kalma, zamanında Suriye’den çıkmama, Suriye’yi stratejik görme ve bunu Suriye’ye dayatma hataydı. Önder APO Suriye’yi stratejik görüyordu, Suriye’yi de buna çekmek istiyordu, fakat Suriye buna gelmek istemiyordu. Önder APO, “Suriye buna gelmek istemiyordu, ben de Suriye’yi buna çekmek istedim, bu konuda ısrarcı olmamın hata olduğunu gördüm” dedi. Aslında Önderlik Suriye, Lübnan, İran, Filistin ve Kürtleri bir cephede buluşturmak istiyordu. Bununla da Ortadoğu’da değişimleri esas alarak yeni bir dönem başlatmak istiyordu. Önder APO bu konudaki ısrarında Suriye’nin çizgiye gelmediğini, kendisinin de dayattığını, fakat bu ısrarın hata olduğunu söyledi. Önder APO Suriye’den çıkmayışını da buna bağlıyor. O dönemdeki hatalardan bir diğeri de, var olan merkezin gözden geçirilmemesiydi. Önder APO, “merkezde yer alanlarda ısrar ettim” dedi. Merkezde yer alanlardan bazıları görevini yerine getirememesine rağmen, Önder APO bunlarda ısrar etti ve onları geliştirmek istedi. Tabii daha sonraki süreçlerde bunun hata olduğunu söyledi.

Önder APO’da En Büyük Savaş;  Anlayış, Tarz Ve Zihniyet Savaşıdır

Bu dönemde elde edilen kazanımlar elbette bir anlayış, tarz ve zihniyet sonucu ortaya çıktı. Bunun da iyi anlaşılması gerekir. Çünkü bu büyük kazanımlar kendiliğinden olmadı. Kısaca bunlar üzerinde de durmak gerekir.

Önder APO Fatma’ya karşı uzun soluklu bir mücadele içerisinde oldu. Bu savaş ve mücadele ile kadın ve erkekte yaşanan geleneksel anlayışı kırdı. Yaşanan gelenekselliğe karşı yeni bir anlayış geliştirdi. Geleneksel anlayışı esas almayan, ondan uzak duran kadında özgürlük anlayışını açığa çıkardı. Özgür kadın ve özgür bir hareketi ortaya çıkarmanın zeminini oluşturdu. Kürdistan’da yeni bir toplum kurabilme adına özgür kişiliği geliştirdi. Önderliğin Fatma’ya karşı savaşı bu konular üzerinde gelişti diyebiliriz. Önder APO Fatma ile mücadelesinde geleneksel anlayışa teslim olmadı. Ona karşı durdu. Bu mücadelede teslimiyetçi ve işbirlikçi hain Kürt’e de teslim olmadı. Önder APO vermiş olduğu savaşla, işbirlikçi hain Kürt anlayışını ve geleneksel anlayışı yendi.

Önderliğin savaşı, klasik erkek-kadın arasında ortaya çıkan çelişkilerden kaynaklı değildi. Çok temel bir savaştı. Eğer Önder APO bu savaşı geliştirmeseydi, doğru bir mücadele vermeseydi, mücadele zamanında gelişme göstermeseydi hiçbir zaman ‘gerçekleşen Önderlik’ ve parti bu şekilde olamazdı. Önder APO’nun Fatma’yla on yıl süren savaşı söz konusudur. Fatma’ya on yıl tahammül etti. Hiç birimiz Fatma’ya bir gün bile tahammül edemedi. Mesela ben tahammül edemedim. Bazı diğer arkadaşlar da tahammül edemiyordu. Fakat Önder APO tam on yıl tahammül etti. Önder APO Fatma’yı kendi çizgisine çekme konusunda ısrarcı oldu. Fatma da Önder APO’yu kendi çizgisine çekmek istiyordu. Fatma’nın çizgisi geleneksel, işbirlikçi hain Kürt çizgisiydi. Eğer Önder APO bu çizgi savaşında başarılı olmasaydı, Fatma başarılı olurdu. Bu da Önder APO ve PKK’nin bitişi anlamına gelecekti. Önder APO’nun Fatma’yla savaşı, PKK’nin geleneksel anlayışa, işbirlikçi ve ihanetçiliğe karşı vermiş olduğu mücadeleyi ifade eder. Eğer PKK’de geleneksel anlayış, işbirlikçi-ihanetçi çizgi çok fazla itibar görmüyorsa nedeni bundandır. PKK içerisinde bu tür anlayışlara karşı durulmuştur.

Önder APO kendini ve hareketi korumanın mücadelesini verdi. Bu savaş aynı zamanda kendini satmamanın, kerametini korumanın savaşıydı. Pilot, Önderliği ve hareketi kendi denetimine almak için her türlü imkânı devreye koymuştu. Bunlardan biri de paraydı. O dönemlerde hareketin paraya çok fazla ihtiyacı vardı. Devlet maddi açıdan çok zayıf olduğumuzu tespit etmişti. Pilot aracılığıyla para harcanarak hareket kontrol altına alınmak isteniyordu. O zamanlar bizlere, “bunlar açtır, baldırı çıplaklar” gibi söylemlerde bulunuyorlardı. Gerçekten de maddi olarak imkânlarımız yok denecek kadar azdı. Hatta “açlıktan nefesleri kokuyor” diyenler bile vardı. Söylenenlerin hepsi doğruydu, çünkü bir gün tok, iki gün açtık. Hareketimizin kadroları yoksul kesimden geliyordu, bu yüzden maddi olarak çok zayıftık. Kadrolarımızın hepsi üniversite öğrencisiydi, hiçbir gelirimiz de yoktu. Yeni bir oluşum olduğumuz için imkânlarımız da pek yoktu. Hareketin ilk dönemlerinde böyle bir gruba sahiptik. Hem okuyup hem de kendimizi geçindirmek için hamallık yapıyorduk. Bunu herkes biliyordu. Fakat kadrolarımız hiçbir zaman, “biz bu halimizle nasıl devrimci olacağız, bu imkânlarla nasıl devrimcilik yapacağız” demedi. Yaşamı eldeki imkânlar doğrultusunda kabul etmiştik. Hareketi olduğu gibi kabul etmiştik. Düşman parayla düşüremeyeceği insanın olmadığını düşünmüştü. Eğer bazıları vasıtasıyla harekete biraz para gösterirse, her şeyi kendi kontrolüne geçirebilirdi. En azından düşman böyle düşünmüştü. “Parayla tüm Kürtleri satın alabilirim” anlayışı çok güçlüydü. Düşman Kürt’ü böyle biliyordu, düşmana göre Kürt gerçekliği bundan ibaretti. Rahatlıkla onunla oynayabilir, satın alabilirdi. Tabii onların yarattığı Kürt gerçekliği buydu. Düşünceleri doğruydu. Fakat Önder APO’nun yarattığı Kürt, düşmanın düşündüğü Kürt olmayacaktı. Yani paraya tenezzül etmeyecek, kerametini para karşılığı satmayacaktı. Açlığı kabul ederdi ancak hiçbir zaman para karşılığı kendini satma söz konusu olamazdı. Devlet bunu bilmiyordu. Devlet “bunlar Kürt’tür, rahatlıkla satın alabilir, kandırılabilirsin” düşüncesindeydi. Devlet Pilot’a, o da bizlere para veriyordu. Pilot parayla kimi ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. Yemek ısmarlıyor, elbise alıyordu. Amacı bu biçimde üzerimizde kontrol sağlamaktı. Bir yemek ısmarlamakla bizleri rahatlıkla satın alabileceğini sanıyordu. Bir ara bize, “Büyük bir para var, bu para benim çalıştığım yere gelecek, hiçbir şehit vermeden paraya el koyabiliriz” dedi. Pilot on bir ya da on üç milyon gibi bir paradan bahsediyordu. Bu para için değil bir, on şehit bile vermeyi göze alıyorduk. Hareketi bu parayla kurtarabilirdik. Tabii bu durumu Önderliğe anlattık, fakat Önder APO kabul etmedi. Önderliğin kabul etmeyişine anlam veremiyorduk. Zaten bu olaydan sonra Önderlik, Pilot’un durumundan şüphelenmeye başladı. Pilot bizlere sözde Türk Kuşu ismindeki bir hava kurumunda çalıştığını ve ne kadar maaş aldığını söylemişti. Fakat yaptığı harcamalar, maaşının katbekat üstündeydi. Tabii ki tüm bunlar Önder APO’yu şüphelendirmeye yetecekti.

Bunun için Önderliğin Pilot’la savaşı çok önemlidir. Buradan çıkarılan sonuçlar çok önemlidir. Eğer Önder APO bu savaşı doğru vermeseydi, Pilot parayla rahatlıkla hareketi ve kadroları satın alabilir, devletin denetimi altına koyabilirdi. Önderlik Filistin’de, Suriye’de yıllarca kaldı. Orada Filistinlilerle, Lübnanlılarla, Suriye ile dostluklar geliştirdi. Bu ilişkilerde her ne kadar dostluğa değer verdiyse de, temel aldığı hareketin ve kendisinin özgürlüğüydü. Bu yüzden ne Filistin, ne Lübnan, ne de Suriye hareket üzerinde denetim kuramadı. Ortadoğu gibi bir bölgede siyaset yapmak kolay değildir. Özgürlüğünü, bağımsızlığını korumak çok zordur. Söz konusu devlet Suriye ise, bu durum daha da zorluk kazanır. Suriye bütün örgütleri eriterek kendi hizmetine koyan bir pratiğe sahiptir. Ya tümüyle, ya da parçalayarak etkisizleştirdiğini denetimine alıyordu. Kendisine hizmet edecek duruma getiriyordu. Böylesi bir sahada hem yaşamak, hem hareket ve halk için imkânlar yaratmak, hem de hareketi korumak gerekiyordu. Tüm bunlar özgürlüğü yitirmemek içindi. Dolayısıyla örgütü ve bütün değerleri korumak içindi. Önder APO bu sahada dostluklar geliştirdi, bu dostluklar üzerinden imkânlar yarattı, elde ettiği imkânlarla hareketi besleyip büyüttü, mücadeleyi geliştirme imkân ve ortamını yarattı. Önder APO en tehlikeli ve büyük olan görevi omuzladı. Bu yüzden Önder APO’nun yürüttüğü çalışma destansı bir çalışmadır. Sonuçları da ortadadır. Eğer Suriye bu kadar yıl Önder APO’ya göz yumduysa, O’na değer verdiyse, nedeni bu gerçeklikle bağlantılıdır. Hafız Esat kardeşini bile kendisine karşı yaptığı hatadan ötürü eleştirdi, Suriye’den attı. Rıfat Esat şu an bile Suriye’ye giremiyor. Ki Rıfat Esat yıllarca Hafız Esat’a hizmet etti. Hafız Esat ve iktidarı için her şeyi yaptı. Fakat bir hata yaptı ve bu hatadan dolayı Hafız Esat O’nu eleştirerek Suriye’den çıkardı, hala da Suriye’ye giremiyor. Eğer Hafız Esat bu kadar yıl Önder APO’yu Suriye’de misafir ettiyse, göz yumduysa, nedeni; Önderlik ve hareketin basit olmamasıyla ilintili bir durumdur. Hafız Esat Önderlik ve hareketin diğer hareketler ve önderlikler gibi olmadığını gördü. Önderliğin kişisel, ailesel ve aşiretsel bir yaşam ve çıkar peşinde olmadığını gördü. Bu hareketin tüm yaşamını özgürlük üzerine örgütlediğini, gece-gündüz onun için çalıştığını, halk ve arkadaşına hizmet ettiğini gördü. Aynı zamanda Önder APO’nun dostluğa değer verdiğini gördü. Kendisi ve halkı için çalışma yürüttüğünü gördü. Bu çalışma ve mücadelenin kendilerinin ve hareketin faydasına olduğunu gördü. Onun için göz yumdu.

Önder APO hata yapmamak ve dostluğa zarar vermemek için çok dikkat etti. Önderlikte dostluk çok önemlidir, dostluğa değer verir. Dostuna zarar vermeme noktasında hassas yaklaşır. Dostluğu suiistimal etmez. Hafız Esat’ın Önderlikte gördüğü bu özelliklerdir, Önderliğin Suriye’de kalıp çalışma yürütmesini sağlayan. Suriye Ön-der APO’ya hiçbir şey vermedi. Önderliğe bir kimlik bile vermedi. Önderlik orada yürüttüğü çalışmaların tamamını kendi emeğiyle ortaya çıkardı. Her şeyi kendi emeğiyle yaptı. Bilinçli yaptı. Dostluğa değer verdi, zarar vermedi. Çok çalıştı, çalışmalarından sonuç aldı. Birçok kişi Önderliğin Suriye’de kalışını ve çalışmalar yürütüşünü, Suriye Devleti’nin yardımlarına bağlıyordu. Bilinen ve algılanan gerçeklik buydu. Suriye Devleti Önderliğe imkân veriyor, para veriyor gibi anlaşılıyordu. Böylesi bir durum söz konusu değildi. Suriye Devleti bırakın silah ve parayı, Önderliğe bir kimlik bile vermedi. Suriye’nin yaptığı, Önderliğin Suriye’de kalışına göz yummaydı. Önderlik bunu küçümsemedi. Önderliğe göz yumulması bile büyük bir imkândır.

Önderlik bu imkânı nasıl değerlendireceği ve sonuç alacağı üzerinde durdu. Önderlik tarzı budur. Esas aldığı tarzıyla çalıştı, sonuç aldı. Suriye’nin yaptığı yardımlarla çalışmadı. Bırakın yardımı, hatta birkaç sefer Suriye Devleti Önderliği tehdit bile etti. Önderliğe, “sen temelimize dinamit yerleştiriyorsun” dediler. Önderlik oradaki Kürtler için büyük bir uyanış, bilinçlenme anlamına geliyordu, çalışmalarıyla bunu kanıtladı. Binlerce insanı harekete kattı. Daha önce sistemin hizmetine giren, ona ajanlık yapan insanları hareketin hizmetine koydu. O dönem çalışmalarımız oradaki insanlarımızın emeğiyle yürütüldü. Suriye Devleti’nin, temelimize dinamit koyuyorsun deyişi kaynağını bu gerçeklikten alıyor. Bu yüzden Önderliğe böyle yapma dediler.

Önderlikte her koşul altında kendi özgücü üzerinde yükselme, kendine güven, kendini dinleme, özgürlüğünü esas alma ve savunma, çözümü kendinde geliştirme ve yaratma, tüm ihtiyaçlarını kendisi yaratma-karşılama, mücadeleyi bu temelde geliştirme esas olan bir tarzdır. Önderliği ve hareketi ayakta tutan da bu tarzdır. Bu tarz Önderliğin ve hareketin düşmesini engelledi, şu ya da bunun hizmetine girmesine izin vermedi. Eğer sürekli kendi özgücü üzerinde yükselmeyi esas almasaydı, kendine güvenmeseydi, imkânlarını kendisi yaratmasaydı, çözümü kendisinde aramasaydı, kendinde ge-liştirmeseydi, tüm ihtiyaçlarını gerçekleştirmeyi önüne hedef olarak koymasaydı, özgürlüğe kendisini kilitlemeseydi, şu an ki durumda bu hareket diğer hareketlerden daha kötü bir durumda olurdu. Herkes harekete el atmak ve sonuç almak isteyecekti. Harekete el atmak isteyenler çok oldu, fakat sonuç alamadılar. Sonuç alamazlardı, çünkü bu hareketin verdiği mücadele ve sürdürdüğü savaş, şeref savaşıydı, keramet savaşıydı, irade savaşıydı. Kürt halkının iradesi, kimliği, kerameti ayaklar altına alınmıştı. Kürt halkını bulunduğu konumdan çıkarmak, özgücüyle hareket etmesine bağlıydı. Bu yüzden kendine güvenecek ve kendini inciteceksin. Başka türlü mümkün değildir. Yoksa kendini savunamazsın. Eğer bu hareket düşmediyse, tasfiye olmadıysa, şunun-bunun hizmetine girmediyse, şunun-bunun kuyrukçusu olmadıysa kaynağını bu gerçeklikte aramak en doğrusudur. Önderliğin felsefe, siyaset, örgüt ve mücadelesinde esas aldığı tarz budur. Önderlik gerçeğinden anlamamız gereken bu olmalıdır. PKK gerçeği budur. Hareketin her kadrosu bu gerçeği kendisine esas almalıdır.

 

  

Önderliğin Üçüncü Doğuş Aşaması-3-

Üçüncü doğuş dönemi, ikinci doğuş dönemine göre daha fazla sorumluluk ve görev alma, bunları geliştirme ve büyütmeyi ifade ediyordu. Eskiye göre zahmete ve zorluğa daha fazla göğüs germe anlamına geliyordu.

Cemil Bayık

Üçüncü doğuş, uluslararası komployla başlayan ve günümüze kadar devam eden süreci kapsar. Bu doğuş insanlık için bir doğuştur. İnsanlık sorunlarının çözümünü ifade eder. Üçüncü doğuş, birinci ve ikinci doğuş üzerinden gelişme gösterdi. Birinci ve ikinci doğuşta eksik ve yanlış olanın doğrultu kazanmasını ifade eder.

Üçüncü doğuşun temeli esasen komployla başlamıyor. Hareketin daha ilk başlangıcında vardır. Önder APO’un hareketi kurma zemininde yatan anlayış buydu. Fakat reel sosyalizmin ulusal sorunlara karşı çözüm anlayışının etkisi, Önderliğin geliştirmek istediği modelin, devrimin, partinin kendi hedef ve amacına göre gelişme göstermesi önünde engeldi. Bu durum Önderliğin amaç ve hedefleriyle çelişiyordu. Önderlik sürekli bu çelişkiyi çözme arayışı içerisinde oldu. Önderliğin hedefinde yeni bir kişilik, yaşam ve toplum yaratma istemi vardı. Tümüyle özgür anlayışı esas alıyordu. Fakat reel sosyalizmin ulusal sorunlara yaklaşımı temelinde şekillenen devletçi paradigma, bu hedefin gerçekleşmesine olanak vermiyordu. Hâlbuki Önder APO daha ilk adımını attığında özgür bir yaşam, özgür bir toplum ve özgür bir kişiliği açığa çıkarma çabasındaydı. Önderliğin atmış olduğu adımlar ve verdiği mücadele bu doğrultudaydı. Adım attıkça bazı şeylerin doğru olmadığını gördü. Bunlar yapmak istedikleri önünde engeldi. Verdiği mücadeleye orantılı olarak sonuç da alamıyordu. Hatta anlayışının dışında bazı pratikler bile ortaya çıktı. Yaşananlar Önderlik için bir çelişkiydi. Eğer üçüncü doğuşun temeli daha ilk başlangıçta olmasaydı, üçüncü doğuşun seyri bu şekilde olmazdı. Yani her şey bu hareketin ve Önderliğin başlangıcındadır. Başlangıç hareketin sonucunu belirliyordu. Hareketin başlangıcında, temelinde Önder APO’nun üçüncü doğuşla önüne koyduğu hedef ve amaç olmasaydı, doğuşun gerçekleşmesi mümkün olmayacaktı. Önder APO uluslararası komployla birinci ve ikincinden daha güçlü ve daha derin yeni bir doğuşun çıkışını yaptıysa, kaynağını başlangıçta aramamız gerekir. Bu nedenle başlangıçla olan bağ yadsınamaz. Hareketin temelinde ve hedefinde o vardır.

Reel Sosyalizme Kapitalizmin Sol Kanadı Diyebiliriz

Üçüncü doğuşla, ilk dönemde atılan adımların daha cesaretli ve kararlı atılması ve önüne konulan hedeflerin gerçekleştirilmesi temel çaba olmuştur. Önderliğin yaptığı budur. Önderlik hareketin temellerini atmaya başladığı anda bile reel sosyalizme ihtiyatlı yaklaşmıştır. Önderlik reel sosyalizmin paradigmasını esas almıştı, fakat bu paradigmanın eksik ve yanlış yanlarının olduğunu da görüyordu. Zaten bu yüzden ihtiyatlı yaklaşıyordu. Ne kadar ihtiyatlı yaklaştıysa da, reel sosyalizmin Önderlik üzerinde etkisi olmuştur. O dönemlerde bu etkiden kurtulmak için cesaretli ve kararlı adımları çok fazla atamıyordu. İmralı’yı cesaret ve kararlılığın zirveleştiği yer olarak ele alabiliriz. Önderliğe bu adımı attıran çok güçlü nedenler vardır. Örneğin reel sosyalizm tasfiye olmuştu. Reel sosyalizmin tasfiye olması, Önderlikteki cesaret ve kararlılığı güçlendiriyordu. Bu yüzden Önderlik, anlayışını büyük bir cesaret ve kararlılıkla ortaya koydu. Tabii ki bu adımı İmralı’da atmadı. İmralı’dan önce atmıştı. İmralı süreci, atılan adımın tamamlandığı yer olarak ele alınmalıdır.

Önder APO üçüncü doğuşla PKK’nin başarı kazanmasını engelleyen yanları PKK’den arındırdı. Böylece PKK gerçeği daha da güçlendi. Başlangıçtaki hedefine göre bir parti kurdu. Birinci ve ikinci doğuşta da istediği gibi bir parti kurmayı hedefliyordu, fakat reel sosyalist anlayış bunun tam olarak gelişmesine izin vermedi. Önderliğin kendisini reel sosyalist anlayıştan kurtarmasıyla beraber, istediği partiyi kurma ve sosyalizmi geliştirme imkânına kavuştu. Önderlik bu konuda cesaretli adımlar attı. Önderlik üçüncü doğuşla PKK gerçekliğine ulaştı. PKK gerçekliği buydu. Bizim anlamamız gereken de budur. Bu yüzden Önderlik; “Bende değişim olmadı, düşüncelerimde derinleşme sağlandı, düşüncelerimi reel sosyalist paradigmadan temizledim. Böylece PKK’yi kendi gerçekliğine kavuşturdum. Başlangıçta da kurmak istediğim parti ve geliştirmek istediğim anlayış buydu” dedi. Onun için üçüncü doğuşla, PKK kendi gerçeğine kavuştu.

Önderlik, “kendini bil” diyordu. Yine, “Beni öldürmeyen yaşatır. Yanlış yaşam yaşanmaz.” diyordu. Önderlik bu felsefe ile düşüncelerinde netleşme sağladı. Bununla da PKK’yi gerçekliğine, hakikatine ulaştırdı. PKK her ne kadar 1973’de, Çubuk Barajı’nda temelini atmış ve 1978 yılında parti haline gelmişse de, esas parti oluşu üçüncü doğuşla gerçekleşmiştir. PKK’nin kimliğine kavuşması için Önder APO 3. Kongre’de adım attı. Bu önemliydi. Fakat reel sosyalist anlayış, PKK’nin kimliğine, gerçekliğine tam olarak ulaşamamasına neden oldu. PKK’nin asıl kimliğine kavuşması, Önderliğin reel sosyalist anlayıştan kendisini arındırmasıyla mümkün oldu.

Önderlik uluslararası komplo ile 9 Ekim’de Suriye’den çıkış yaptı. Önderliğin Suriye’den çıkışı ve Avrupa’ya gidişi, kapitalist modernist paradigmanın iflası anlamına geliyordu. Yani onun sol anlayışı olan reel sosyalizm iflas etmişti. Reel sosyalizm, kapitalizmin bir bölümünü oluşturur. Kapitalizmin sol kanadı denebilir. Önder APO’nun yönünü Avrupa’ya çevirmesi, bu paradigmanın iflası anlamına geliyordu. Bu paradigma iflas edince, Önder APO arayışlarında daha cesaretli adımlar atmaya başladı. Kendi paradigmasını geliştirebilmek için bu adımlar şarttı.

Önder APO bir şeyi reddettiğinde yerine alternatifler geliştirir. Mesela, arkadaşlar birçok şeyi eleştiriyor. Peki, doğru olan nedir? Arkadaşlar doğru olanı geliştirmiyorlar, bunun mücadelesini vermiyorlar. Halbuki Önderlik gerçeğinde eleştirdiğin kadar özeleştiri de vermen gerekir. Eleştirdiğinin alternatifini geliştirmeli, özeleştiri de vermelisin. Eleştiri, yanlış olanı, çirkin olanı eleştirmektir. Özeleştiri ise, bu yanlışları ortadan kaldırmaktır. Önder APO’da bu esastır. PKK militanlarının da esas alacağı budur. Bunun alternatifini geliştirmeyen, mücadele vermeyen militan olamaz. Birçok arkadaş bu konumdadır.

15 Şubat 1999 yaşamın dondurulduğu andı. Kapitalist sistem elini Önder APO’nun boğazına atmıştı. Önderliği boğmak istiyordu. 15 Şubat böyle bir gündür. Önder APO’nun boğulması, PKK’nin ve özgür Kürt’ün boğulması anlamına geliyordu. Partimiz ve halkımız için kâbus günüydü. Karanlık bir gündü. Zaten parti de öyle ilan etti: “15 Şubat tarihimizde karanlık bir gündür, kapkara bir gündür” dedi. Uluslararası komployla Önderliğin yakalanması yaşamın soğumasına ve donmasına neden olmuştu. Hareket ve halkın ne olacağı bilinmiyordu. Komplocular kendi planlarını yürütüyordu. Hatta birinci adımlarında başarılı olmuşlardı. Bu adım üzerinden başka adımlar atılacaktı. Tabii bu adımların ne olduğu belli değildi. Bu adımlarla hareketin üzerine geliniyordu, hareket korkutularak teslim alınacaktı. Yaşananlar hareket ve halkta kimi tereddütleri geliştirmişti. “Harekete ne olacak, ayakta kalabilecek mi?” gibi kaygılar yaşanıyordu. Kimileri de, “artık PKK bitti” diyordu. Zaten komplocular, “altı aya kadar bitireceğiz” diyordu. Bu nedenlerden dolayı hareket, 15 Şubatı ‘kara bir gün’ olarak ilan etti.

Önderlik Suriye’den çıktığında ülkeye de gelebilirdi. Fakat yönünü Avrupa’ya çevirdi. Çünkü Kürt sorunu Avrupa’nın da sorunuydu. Bu sorunu esas olarak Avrupa çıkarmıştı. Eğer bu sorun çözüme kavuşacaksa, Avrupa’da çözüme kavuşacaktı. Bir de Avrupa, sorunun çözülmesi gerektiğini söylüyordu. PKK’ye de, “silah bırakırsa sorunu çözebiliriz” deniliyordu. Birçok Avrupa devleti Önder APO’yu davet etmişti. Önder APO’ya, “Avrupa’ya gel, sorunu çözelim” mesajı veriliyordu. Önderlik bu yüzden Kürdistan’a gelmeyi doğru bulmadı, Avrupa’ya çıktı. Önderlik Kürdistan’a gelseydi savaş büyüyecekti. Fakat Önder APO savaşın daha da şiddetlenmesini istemiyordu. Önder APO sorunu ortaya koymuş, çözümü için imkânlar da yaratmıştı. Artık sorunun diyalog yoluyla, siyasi yollarla çözüme kavuşması gerekiyordu. Önder APO’nun istediği buydu. Yönünü Avrupa’ya çevirmesinin nedeni buydu. Fakat daha sonra Avrupa’nın komplo içerisinde olduğu ortaya çıktı. Sorunu çözmek bir yana, sorunu daha da ağırlaştırmak komplonun amaçlarındandı. Uluslararası komplo ile Avrupa’nın gerçek yüzü ortaya çıkmıştı. Eğer bugün bile Kürt sorunu çözüme kavuşturulamıyorsa, bunun nedenlerinden biri yine Avrupa’dır. Avrupa ve Amerika Kürt sorununu çözmek istemiyor. Neden? Çünkü çözüm gelişirse PKK’nin çizgisinde gelişir, bu da PKK’nin, Önder APO’nun çizgisini Kürdistan’da hâkim kılacaktır. O zamanda Kürdistan Avrupa ve Amerika’nın hizmetinden çıkmış olacak. Sorunu çözmemelerinin bir nedeni budur. Diğer bir nedeni ise; Amerika ve Avrupa sorunu çözerse Türkiye, İran ve Suriye’ye baskı oluşturamaz. PKK üzerinden bu devletlerden tavizler almak istiyor, Kürt sorunu çözüme kavuşursa bunlar ortadan kalkar.

Önderlik komploya karşı gerilla ve halkı devreye koymak istedi, fakat bu olmadı, bu yüzden komplo başarılı oldu. Önder APO esir düştükten sonra, komploya karşı vermiş olduğu mücadeleyi daha da derinleştirdi. Önder APO nasıl yapacaktı da komployu harekete ve halka kavratacaktı? Eğer kavratamazsa büyük tahribatlar yaşanacaktı. Önder APO yakalandığında “ben konuşmayacağım” demişti, fakat daha sonra “Eğer konuşmazsam PKK ve halk gerçekliği anlayamayacak, komplocular da istediklerini almış olacak” dedi. Önderlik komployu iyi anladı, bu temelde halka ve harekete kavrattı.

Hareketlerin, halkların tarihinde birçok komplo yaşanmıştır. Kimi komplolar tasfiyeye, kimileri ise başarıya hizmet etmiştir. Bizim tarihimizde de bu var. Haki arkadaş komplo ile şehit düşürüldü. Önder APO bu komployu hareketi büyütmenin nedeni olarak gördü. Haki arkadaşın komployla şehit düşürülmesi hareketi büyüttü. O dönemlerde hareket tasfiye olabilirdi. Bazıları hareketten ayrıldı da. Fakat Önder APO, bu komployu komploculara karşı kullanarak hareketi daha da büyüttü. Uluslararası komplo, Haki arkadaşa yapılan komplodan daha kapsamlı bir komplodur. Bu nedenle uluslararası komployu daha derin anlamamız gerekir. Uluslararası komplonun mimarı sistemdir. O yüzden sistemi daha iyi anlamak gerekir. Komployu içimizden besleyen anlayışlar da vardı. Fakat esas olarak komployu geliştiren sistemdi. Bu yüzden sistemi iyi anlamak gerekir. Kendimizi sistemin etkilerinden kurtarmamız gerekir. O zamana kadar reel sosyalizmin etkileri söz konusuydu, reel sosyalizm de kapitalizmin bir parçasıdır. Kapitalizmin soluydu. Komploya karşı çıkmak, sistemi iyi anlamak ve onun etkisinden çıkmakla mümkündür.

Önder APO’nun yaptığı sistemi çözümlemekti. Önder APO sistem gerçeğini her yönüyle anlamıştı. Bu yüzden alternatifini daha da güçlendirmişti. Yeni sistem arayışında eksik ve yetmezlikler vardı, bu nedenle Önderliğin alternatifi çok fazla güç haline gelemiyordu, PKK güç haline gelemiyordu, bu da beraberinde komployu getirdi. Önder APO sistemi çözümlemesi ile alternatifini daha da güçlü ortaya koydu. Önderlik bu mücadelesinde sonuç aldı. Başarı kazanan Önderlikti. Komploya karşı İmralı’da vermiş olduğu mücadele başarı kazandı. Var olan paradigmanın sisteme ait olduğunu gördü. Bu paradigmanın sisteme alternatif olmadığını gördü, tam tersine sol alternatif, sistemin kendisiydi. Önder APO bu paradigmadan kendisini kurtardı. Sistem ile ilişkisini her yönüyle kesti.

Önder APO devletçi uygarlık üzerinden gelişen sistemi çözümleyerek büyük bir düşünceye ulaştı. Dünyada hiçbir kişi veya örgüt bu düşünce düzeyini yakalayamamıştır. Önder APO’nun düşünceleri herkesten daha ileridir. Hiçbir güç düşüncede Önder APO ile, PKK’yle mücadele edemez. Hareket sadece Önder APO’nun düşünce gücünü kullansa bile birçok sonuç elde edebilir. Önder APO’nun düşüncelerini sistemleştirirsek ki Önder APO düşüncelerini sistemleştirdi ve pratikte uygularsak, PKK’yle baş edebilecek tek bir gücü bile karşımızda göremeyeceğiz. Her ne kadar saldırı ve engellemeler olsa da, hareket kendi düşünceleriyle bunları boşa çıkarabilir, başarı kazanabilir. Dikkat edilirse, Önder APO komployu komploculara karşı kullandı. Hem düşüncede hem de bunun sisteminde komployu tersine çevirdi. Bu önemlidir. Önderlik bunu istiyordu. Komplo, komploculara karşı kullanılırsa başarı elde edilir. Önderlik sistemi çözümlemeseydi, onun alternatifini güçlendirmeseydi, başarı kazanacak olan komplocular olurdu. Önderlik böyle yaparak hem komplocuların önüne geçti, hem de komploculardan intikam almış oldu.

PKK’de intikamın nasıl alınacağını da iyi bilmemiz lazım. PKK’de dar anlayışlarla intikam alınmaz. İntikam almak, bizi öldürmek isteyene karşı çıkmak ve onun üzerinden başarının adımını atmaktır. İntikamını büyük almak böyle olur. İntikam düşünce, örgüt ve eylemde alınır. Başka türlü intikam alınmaz. Önderliğin gerçeği budur. Arkadaşlar; “Gidelim intikam alalım, şehit düşersek de intikam almış oluruz” diyorlar. Böylesi bir intikam PKK’nin anlayışına ve felsefesine sığmaz. Çok geri bir yaklaşımdır. Esas intikam büyük düşünerek, büyük örgütlenerek ve büyük eylem gerçekleştirerek alınır. Önderlik gerçeği budur. Hareketin gelişmesi ve başarı kazanması bu anlayış sonucu mümkün olmuştur.

15 Şubat Önder APO, PKK ve Kürt halkı için uçurumun kenarını temsil ediyor. Ya uçurumdan düşerek ölüm gerçekleşecek, ya da ayağa kalkılacaktır. Uçurumun kenarından ayaklanmak kolay değildir. Herkes de bu uçurumda ayağa kalkamaz. Uçurumun kenarından ayağa kalkanlar, büyük kalkış gerçekleştirirler, kanatlanırlar. Bunu yapamayanlar ise ölürler. Tarihte birçok hareket ve halk uçurumun kenarına varmış ve oradan düşmüşlerdir. Uçurumun kenarında kanatlananlar çok azdır. Kanatlanan da büyük bir kalkış gerçekleştirmiştir. Bu bir gerçekliktir. Uçurumdan düşmemek için uçmak gerek. Bu dönem, Önder APO için kanatlı düşünme dönemidir. Uçurumdan kendisini, hareketi ve halkı başka türlü kurtaramazdı. Önder APO böyle bir durumda kendisini, hareketi ve halkı uçurdu. Komplonun başarı kazanmamasının nedeni de budur.

Önderliğin ikinci doğuşunda, yani PKK’nin temellerinin atılmasından uluslararası komploya kadar ki süreçte, Önder APO’nun paradigmasında reel sosyalist bir yaklaşım söz konusuydu. Reel sosyalist paradigma devlet geleneği üzerine kurulu bir paradigmadır. Kürdistan’da sosyalizmi hâkim kılabilmek için devlet kurmak gerekir. Devlet ve iktidarı Kürdistan’da ele geçirebilmek için de savaşmak gerekir. Savaş ile Kürdistan’daki düşmanı yenecek, onun yerine kendi iktidarını kuracak ve proleter devlet adı ile kendi devletini kuracak, böylece Kürdistan’da sosyalizmi temel paradigma haline getirecektik. O dönemki paradigmamız buydu. Önderliğin tüm çalışmaları da buna yönelikti. Önderlik her ne kadar bu temelde çalışma yürütmüşse de, demokratik komünal değerleri yok saymamıştır. Eğer demokratik komünal değerler Önderlik ve PKK’de güçlü yaşanmasaydı, PKK de diğer reel sosyalist hareketler gibi olurdu. Reel sosyalizmin esas alan parti ve önderlerin başına ne geldiyse, Önder APO ve PKK’nin başına gelecekler de bunlardan farklı olmayacaktı. Reel sosyalizmin çöküşünden sonra PKK’nin ve Önder APO’nun çökmemesi, tam tersine daha güçlü adımların atılması bu nedenledir. Önder APO ve PKK’de her ne kadar reel sosyalist anlayış varsa da, bunun yanında demokratik komünal değerler de güçlü yaşanmaktadır. Önder APO ve PKK’nin farklı olması bu nedenledir. Önder APO, PKK daima bu çelişkiyi yaşadı. Reel sosyalist anlayış ile demokratik komünal değerler arasında çelişkiler yaşadı.

Özgür bir kişilik, özgür bir toplumu doğurur. O dönemlerde özgür bir topluma cevap veren reel sosyalist paradigmaydı. O yüzden esas alınan paradigma da bu olmuştu. Önderlik pratiği geliştirdikçe reel sosyalizmde sorunların olduğunu gördü. Önderliğin önüne koymuş olduğu hedefler ile yaşanan pratik birbirini tamamlamıyordu. Pratik ile hedef arasında çelişki yaşanıyordu. Önderlik bu çelişkiyi uzun süre yaşadı. Arayışlarında bu çelişkiyi aşmayı amaç edindi. Pratik, belirlenen hedeflere göre sonuç vermiyordu. Hatta bazen çok daha farklı pratikler bile ortaya çıkabiliyordu. Tüm bunlar reel sosyalist paradigmadan kaynaklanıyordu. Önderlik durumu anlayana kadar da bu çelişkiyi yaşadı. Sorunun paradigmadan kaynaklandığını görünce, var olan paradigmayı terk etti. Yerine de yeni bir paradigma geliştirdi. Arkadaşlar savunmaları okuyor. Önderlik savunmalarında daha cesaretli ve kendine güvenerek adımlar atıyor. Önderliğin reel sosyalist paradigmayla atmış olduğu adımlar rahat ve cesaretli değildi. Sosyalist hareketlerin hepsi mevcudu savunuyorlardı. Ona ters düştüğün an, herkes sana saldıracaktı. Önderlik 1984’de; “Var olan komünist partilerin ismi komünizmdir. Bunların ya kendilerini yenilemeleri, ya da tasfiye olmaları gerekir” dedi. Daha sonra bunun bildirilerini yayınladık. Bu yüzden komünist partilerin hepsi bize saldırdılar; “bunlar sosyalizme karşıdır” biçiminde üzerimize gelmeye başladılar. Reel sosyalist anlayış çöküşe uğradıktan sonra Önderlik sosyalizm, demokrasi ve özgürlük konusundaki adımlarını daha cesaretli bir şekilde atmaya başladı. Önderlik bunu yaşamasaydı bu adımı atamazdı. Diğer partilerin hiçbiri bu adımı atmadı, çünkü bunu yaşamıyorlardı.

Üçüncü doğuşun özelliklerini iyi bilmek gerekir. Üçüncü doğuş, devletçi sistem geleneğinde kendisini var etmiş toplumdan ve kapitalist-modernist sistemden kopmadır. Önderlik bu konuda hem eleştiri hem de özeleştiri geliştirdi. Önderlik kendisini devletçi uygarlıktan tümüyle kopardı. O zamana kadar da Önderliğin paradigması devletçi paradigmaydı. Tabii ki üçüncü doğuşla birlikte tüm bu anlayışlardan arındı. Artık devleti ve iktidarı esas almıyordu. Önderliğin üçüncü doğuşla esas aldığı demokratik sistemdi. Kendi sistemini de bunun üzerinden kurmaya başladı. Önderlik devletçi sistemden demokratik sisteme geçerken kendisini eleştiri-özeleştiri süzgecinden geçirdi. Eleştiri ve özeleştiri önemlidir. Önderlik ikinci doğuşla hareketin temellerini atmıştı, aynı zamanda diriliş devrimini gerçekleştirmişti. Bunlar ikinci doğuş döneminde yapılan eleştiri-özeleştiriyle mümkün olmuştu. Buradan hareketle Önder APO, üçüncü doğuş döneminde de eleştiri-özeleştiriyi en güçlü silah olarak elinde tuttu. Üçüncü doğuş döneminde geliştirilen eleştiri ve özeleştiri, diğerlerine göre daha kapsamlı, derin ve cesaretliydi.

Önderlik düşüncede büyük bir adım atarak, zihniyet devrimini gerçekleştirdi. Var olan zihniyeti, yani ideoloji ve felsefeyi terk etti. Dünyada tek bir ideoloji ve felsefe vardı; bu da devleti esas alıyordu. Devleti esas alması köleliği, iktidarı ve egemenliği esas alması anlamına geliyordu. Demokrasi, özgürlük, eşitlik, barış ve adaletten uzaktı. Önderlik geliştirmiş olduğu eleştiri-özeleştiriyle eski paradigmayı bir tarafa bıraktı. Yeni paradigma devletin dışında, demokratik değerleri esas alan özelliklere sahipti. İlkesini ‘demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü’ bir sistem temelinde oluşturdu. Bu da demokrasi sistemi anlamına geliyordu. Önderlik paradigmasal değişimle demokrasi ve sosyalizmi devletten kurtarmış oldu. Eski sosyalist paradigmaya göre hem demokraside, hem de sosyalizmde devlet anlayışı söz konusuydu. “Demokrasi ve sosyalizmin gelişmesi devletle mümkün olabilir” anlayışına dayanıyordu. Reel sosyalizmin temel ilkesi böyle formüle edilebilir. Önder APO demokrasi ve sosyalizmi devletten kurtardı. Demokrasi ve sosyalizm devletin bir parçası değildir. Demokrasi kendi başına bir sistemdir. Ayrıca devlete alternatiftir. Demokrasi devletin dışında kalmış insanları temsil eder. Önderlik hem demokrasi ve sosyalizmi devletin tekelinden kurtardı, hem de demokrasi ile sosyalizmin birlikteliğini oluşturdu. Sosyalizmin özgürlük ve eşitlik ilkesini demokrasiyle birleştirdi. Sosyalizme büyük bir itibar kazandırdı. Önderlik bu çabalarıyla; “Marks’a olan görevimi yerine getirdim” diyor. Sosyalizmle en fazla ilgilenenlerden biri de Marks’tır. Marks’ın ideoloji ve felsefesi, devletçi uygarlık üzerinden şekillendiği için sosyalizm gerçekleşmedi.

Demek ki hem ikinci, hem de üçüncü doğuşun temelinde eleştiri ve özeleştiri vardır. Hareketin militanları bunu bilmelidir. Önder APO eleştiri ve özeleştiriyle hareketi büyüttü. Hareketin kadrosu ise eleştiri ve özeleştiriden kaçıyor, eleştiri-özeleştiriyi hiçbir şekilde yaşamıyor ve yaşamak da istemiyor. Önderlikle arkadaşlık bu biçimiyle olmaz. Önderliği esas alan, eleştiri ve özeleştiriyi esas almak zorundadır. Çünkü Önderlik gerçeği budur. Hiç kimse Önderlikten bu denli büyük bir eleştiri-özeleştiri istemedi. Önderliğin kendisi bunu yaptı. Önderlik bunu yapmasaydı kendisini yenileyemez, temizleyemez ve çözüm gücü haline getiremezdi. Bu anlayış bizde ilke haline gelmelidir. Özeleştiri vermeyen kirlenir, hareketten kopar, militan olamaz, çözüm gücü haline gelemez. Hiç kimse Önder APO’dan eleştiri ve özeleştiri geliştirmesini istemedi. Fakat Önderlik eleştiri-özeleştiri ihtiyacını gördüğü için, bu konuda sorumluluk üstlendi. PKK militanları da bu ilkeye göre hareket etmek zorundadır. Önderlik gerçeği budur. Bu ilkeden uzaklaşma, Önderlik ve PKK’den uzaklaşma anlamına gelir.

Önder APO’da En Büyük Kazanç, İnsanlığı Köküyle Buluşturmadır

Önderlik var olan ideoloji ve felsefeleri reddetti. Yerine yeni bir ideoloji ve felsefe geliştirdi. Bu doğrultuda örgüt, ölçü, kültür, ahlak ve eylem anlayışı geliştirdi. Bu büyük bir değişimdir. Üçüncü doğuş tümüyle bunu ifade ediyor. Önderlik eleştiri-özeleştiriyle kendisini yeniden yarattı. Önderlik tarih ve toplum çözümlemeleriyle devlet gerçeğine ulaştı. Önderlik daha en baştan tarih ve toplumu esas aldı. Buradan da kadın gerçeğine ulaştı. Üçüncü doğuşla birlikte devletin de gerçekliğini anlamış oldu. Önderlik kadın gerçeğine ulaşmasaydı, devlet gerçeğine de ulaşamazdı. Kadın gerçeğini anladığı için devlet gerçekliğini anladı. Buradan da devletçi gelenek üzerinde kök bulmuş toplumun köleliği temsil ettiği sonucuna ulaştı.

Devlet hiçbir zaman özgürlüğü ifade etmez. Devleti esas almak egemenliği ve köleliği esas almak olur. Devletle demokrasi, özgürlük, adalet ve eşitlik mücadelesi verilemez. Belki kimi adımlar atılır, fakat sosyalizm gerçekleşmez. Devletin kendisi demokrasiye, sosyalizme karşıdır. Devletçi sistem üzerinde gelişme gösteren toplum köleliği temsil ediyor. Önder APO’nun amacı özgür bir toplum yaratmaktır. Bu nedenle özgür bir toplum ancak devlet dışı örgütlenebilir. Önderlik bu konuda doğal toplum gerçeğine ulaştı. Demokratik komünal değerler gerçeğine ulaştı. Önderlik, sistemini doğal toplum ilkeleri temelinde oluşturdu. Önderlik buradan hareketle, “İnsanlığın geçmişi daha doğrudur. Hakikat insanlığın başlangıcındadır, günümüzde değil” dedi. İnsanlığın gerçeği tarihin başlangıcında gizlidir. Bu nedenle Önderlik, insanlığı tarihin başlangıcında aramaya başladı. İnsanlığı buradan başlatarak günümüze kadar getirdi. Önderlik geleceği de bu esas üzerinden ele aldı. Bugün, gelecek ve geçmişin ilişkisini kurdu. Tarihi ayakları üzerine oturttu. Tarihte yaşanan sapmayı düzeltti. Tarihsel olaylardaki kopukluğu ortadan kaldırdı. İnsanlığı kökleri ile buluşturdu. İnsanlığı insanlığa tanıttı.

Devletçi uygarlık, özellikle kapitalist sistem, insanlık tarihini karartmıştı. Tarihte kopukluk, saptırma ve çarpıtmalar söz konusuydu. İnsanın belleği ve beyni karartılmıştı. İnsanlık kökünden kopartılmıştı. Bu yüzden insanlık tarihinden koparılmıştı. İnsanlığı yeninden kökleri ile buluşturma, insanlığı tekrardan ayağa kaldırma önemli bir görevi yerine getirmedir. Önderliğin yaptığı bu görevi yerine getirmek oldu. Bu çok önemli bir görevdir. İnsanlığı kökleri ile buluşturma, insanlık için büyük bir kazançtır. Kapitalizmin Önderliğe bu denli saldırmasının, Önderliği ortadan kaldırma isteminin nedeni budur. Kapitalizm günümüzde insanlığı tarihsiz ve köksüz bırakmak istemektedir. Önderlik buna karşı çıkarak tam tersini yaptı. Kapitalizmi, sistemi boşa çıkardı, sistemin ölümünü gerçekleştirdi. Önderlik bu nedenlerden ötürü tehlikeli görülerek hedef seçildi. Amerika, Avrupa ve sistemin temsilcileri Önderliği ve PKK’yi çok tehlikeli görmeleri bu nedenledir. Nasıl ki Kürtler tarihlerinden koparılmış ve Önder APO Kürt’ü yeniden tarihi ile buluşturmuş, Kürt’ü ölümden kurtarmışsa, insanlığı da yeniden ayağa kaldırarak kökleriyle buluşturdu. Önderliğin dünya genelinde hedef olmasının nedeni budur. Komploda bu kadar devletin yer almasının sebebi de budur.

Önderlik bu dünyayı reddetti. Bu dünyanın yaşamını, kültürünü, ahlakını, yönetimini ve önderliğini reddetmek dünyayı reddetmektir. Bu dünyaya karşı çıkmak, ona alternatif geliştirmektir. Tüm bunları yapmak, sistemin oklarını üzerine çekmektir. Tarihte yeni bir zihniyetle ortaya çıkanlar her zaman hedef olmuştur. Hareketin üzerine bu denli gelmeleri, kaynağını buradan almaktadır. Hareket var olan zihniyeti reddederek alternatif geliştirdi. Tarihte yeni zihniyet geliştirenler her yönü ile alternatif olamamışlardır. Önder APO her yönüyle alternatif olmuştur. Hareket ilk ortaya çıktığında herkes hücum ediyordu. Hücum edenler kendilerinin dışında herkesi yanlış görüyorlardı. Herkes bizi eleştiriyordu, üzerimize gelerek baskı oluşturmak istiyorlardı. Amaçları, kendimizden şüphe etmemizi ve hareketten vazgeçmemizi sağlamaktı. Biz kendi gerçekliğimizde ısrar ettik. Biz de tabii ki, “kendimizi doğru görüyoruz, herkesi de yanlış görüyoruz” dedik. Kendimize olan güvenimiz, üzerimizde etki bırakılmak istenen baskıyı gölgede bırakmıştı. Bu nedenle geliştirilen baskıların hareket üzerinde etki bırakması söz konusu olmadı. Böyle olmasaydı hareketin gelişmesi mümkün olmayacaktı. Bize, “herkes yanlış da siz mi doğrusunuz?” diyorlardı. Bunun mümkün olmadığı söyleniyordu. Biz de herkesin yanlış, bizim doğru olduğumuz gerçeğini ortaya koyuyorduk. Bugün bile yaptığımızın doğru olmadığını söylüyorlar. Bununla hareket, kadro ve kitle üzerinde baskı kurmak istediler. Tabii ki bunu, sonuç almak ve kendi çizgilerine çekebilmek için yapıyorlardı. Amaçları, bizleri kendi hizmetlerine koyabilmekti. Bizim yaptığımız da, kendimizi onların hizmetinden çıkarmak oldu. Hareketin militanları bu durum iyi anlamalıdır. Önderlik zihniyet ve vicdan devrimi dedi. Zihniyet, ideoloji ve felsefeyi ifade eder. Vicdan ise zihniyetin pratikteki örgütlenmesi anlamına geliyor. Örgütlenme; eylem ve pratikte devrim yapmadır. Neye göre? Zihniyete göre. Önder APO yeni paradigmasını üçayak üzerinden kurdu. Felsefe, (düşünce) siyaset (pratikleşme) ve ahlak. Yeni paradigma bu üç ayak üzerinden gelişti. Önder APO felsefe, ahlak ve siyaseti esas aldı. Bu üçayak; demokratik komünal değerleri, tarihte insanlık için savaşanların yaratmış olduğu değerleri esas alır ve bunları bilimle birleştirir. Bu temelde çalışma yürütürsek, özgürlük hedeflerimize ulaşmış oluruz. Özgürlük hedeflerine ulaşma ancak bunlarla mümkün olabilir.

Önder APO İrade, Moral Ve Güveni Daima Esas Aldı

Üçüncü doğuş dönemi, ikinci doğuş dönemine göre daha fazla sorumluluk ve görev alma, bunları geliştirme ve büyütmeyi ifade ediyordu. Eskiye göre zahmete ve zorluğa daha fazla göğüs germe anlamına geliyordu. Üçüncü doğuş dönemi öyle kolay olmadı. Birçok kişi üçüncü doğuş dönemini, “artık fazla mücadele etmeye gerek yok” biçiminde anladı. “Hedefimize ulaştık, fazla tehlike kalmadı, bu yüzden çok fazla mücadele etmeye gerek yok” denildi. Bunun yerine hareket içinde gelişme gösteren keyfiyetçilik oldu. Hâlbuki doğru olan tam tersiydi. Biz var olan dünyayı reddetmiştik, dünyaya karşı çıkmıştık. Bizden, eskisine göre daha fazla sorumluluk isteniyordu. Daha önce on saat çalışıyorduysak, üçüncü doğuş dönemiyle, yeni strateji ve paradigmayla yirmi saat çalışmamız gerekiyordu. Başka türlü sonuç almak mümkün değildi. Çalışma çıtasını geriye çekenler de oldu. Tarz, tempo ve üslup geriye çekildi. Yaşanan bu durumlar, bize büyük tehlikeleri yaşattı. Bu nedenle yeni paradigmanın bizden istediği, daha fazla sorumluluk, eylem ve çalışmadır.

Paradigmamızda keyfiyet yoktur. Üçüncü doğuş, Önder APO’nun çalışmalarını kapsamlılaştırıp derinleştiren özelliklere sahiptir. Önder APO üçüncü doğuşu İmralı’da, en ağır koşullarda, imkânsızlığın ve vahşetin sınırsız olduğu bir ortamda gerçekleştirdi. Böylesi yaşanılması mümkün olmayan koşullarda düşünce ve yoğunlaşmalarda muazzam bir gücü açığa çıkardı. Sonuçlarını harekete de yansıttı. Bizim içinde bulunduğumuz koşullar, Önderliğin koşullarıyla kıyaslanamayacak düzeyde olmasına rağmen Önderlik gibi yapmadık, hatta tam tersini yaptık. Önderlikten uzaklaşmamıza, Önderlikten kopmamıza neden olan da buydu. Uluslararası komplo, sonuç alabilmek için bu durumdan faydalandı. Tasfiyecilerin faydalandığı nokta da buydu. Tasfiyeciler komployla da sonuç almak istediler. Tasfiyeciliğin yaşanması ve büyük tahribatlara neden olması kaynağını buradan alır.

Önder APO’nun bizden istediği moral, güven, mücadele için ortam ve bunun imkânlarını yaratmadır, bunun duygusunu, düşüncesini, ruhunu ve tarzını geliştirmedir. Bu yüzden Önder APO demek, bunları yerine getirmek demektir. Önder APO İmralı’da, hiçbir yaşam olanağının olmadığı ortamda bile bize moral ve güven vermek, irade oluşturmak için büyük çabalar sarf ediyor. Bu nedenle Önderliğin bizden istediği bu görevi yerine getirmeyenler, unutmamalıdırlar ki, hiçbir görevi yerine getiremezler. Diğer görevlerin yerine getirilmesi kuşkusuz buna bağlıdır. Moralli olmayan, halkına moral ve güven aşılamayanın yapacağı bir şey yoktur. Böyle bir konumda halkı da kendisinden pek farklı olmayacaktır. Moral, güven, duygu, düşünce ve tarzın kişide oluşması ancak yansımalar doğurabilir. Morali olmayanın insanına vereceği moral yoktur. Çalışma da bununla olur. Bir insanda moral ve güven olmazsa çalışabilir mi? Kişiyi zorla çalıştırmak sonuç vermez.

İradeyi duygu, düşünce ve ruhu güçlendirerek, tarzını oluşturarak ve bunu pratiğe geçirerek güçlendirebiliriz. Başka türlü irade güçlenmez. Yoksa irade zayıflar, kırılır, teslim olur, ya da ihaneti esas alır. Önder APO iradeyi, morali ve güveni temel ilkeleri olarak ele alıyor. Bizim yaptığımız moralsizliği ve güvensizliği geliştirmekten öte bir durum değildir. Bu da Önderliğe, halka ve özgürlüğe karşı çıkmak anlamına gelir. Ben Önderliğin gerçek arkadaşıyım diyen, öncelikle kendisini iradi bir güç haline getirecektir. İnsanını irade haline getirmek, kişinin iradeli olmasına bağlıdır. İradenin güç olduğu yerlerde mücadele gelişir. Bizim mücadelemiz irade mücadelesidir. Bu yüzden iradenin günü gününe güçlendirilmediği yerde mücadele gelişmez. Düşman bize karşı vermiş olduğu en büyük savaşlardan biri de irade savaşıdır. Düşman, irade üzerinden inançsızlığı ve güvensizliği içimize aşılamak istiyor. Moralsizliği hâkim kılmak için özel savaş tekniklerini devreye koymuş durumda. Eğer düşman sana saldırıyorsa, senin yapacağın iradeyi daha da güçlendirmek olacaktır. Mücadele etmek iradeyi güçlendirmekle mümkün olabilir. Devrimcilikteki ilk adım iradeyi güçlendirmektir. Diğer adımlar ancak bu adım üzerinden atılabilir. Şu an birçok arkadaşta ne moral, ne inanç, ne de irade var. Sonra da, “ben Önderliğin arkadaşıyım” diyorlar. Bu ne biçim arkadaşlıktır? Önder APO İmralı koşullarında bile morali, inancı ve güveni esas alıyor, iradeyi güçlendiriyor. Bizim koşullarımız İmralı gibi de değil. Bu yüzden PKK’de moralsiz, inançsız yaşamak; iradesiz, kimliksiz yaşamaktır, teslimiyeti yaşamaktır. Düşmanın PKK’ye, PKK’nin militanlarına yaşatmak istediğini yaşamak ve yaşatmak suçtur. Çünkü bizim irademizi kırmak isteyen, moralsiz ve inançsız yaşamamızı isteyen düşmandır. Düşman bununla sonuç almak istiyor. PKK içerisinde moralsiz ve inançsız yaşamak, iradesiz yaşamaktır, düşmanı yaşamaktır, düşmanı yaşatmaktır. Bu yüzden suçtur. Suç içinde yaşayarak, “ben Önderliğin arkadaşıyım” diyemezsin. Bu kendini kandırmadır. Önderliğe ters olan bu durumun düzeltilmesi gerekir.